Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Temmuz 2022

Edebiyat

Gül’ün adı: Consuelo

Nihat Dağlı

Paylaş

0

1


“Hatırladığım eski bir hikâye var fakat yazarken biraz değiştireceğim. Bir gün küçük bir çocuk bir hazineye rast gelmiş. Hazine o kadar güzelmiş ki, çocuğun gözleri daha önce böylesini görmemiş. Nasıl düşüneceğini, bu hazineye nasıl dokunacağını bilmiyormuş. Bu yüzden çocuğun içinde hüzün tohumları yeşermiş.”

Ben de Küçük Prens’in emzirdiği okurlardanım. Hep taze, hep yeni kalmış/kalacak bu kitaptan geriye kalanlardan… Büyümeyi bilmemiş biri olarak varmıştım kitaba, belki de yuvarlanarak düşmüştüm hikâyeye, sayfalarına… Etrafım, çevrem, içinde yuvarlandığım hay huy çok katı, çok kaba, bildiği bildik bir şeydi. Küçük bir çocuk görünümlü, hiç de buralı olmayan bir prens vardı orada. Geldiği gezegende bir gül tarafından evcilleştirilmiş bir masal kahramanı olarak şaşkındı. Çokça tanıdığım, canımı acıtan, kafasını gönlünü sayılarla, başarıyla, çok parayla, garip şeylerle bozan her bir büyüğe yanaşıyor, onları en çıplak halleriyle bırakıyordu. Büyüklerin çıplak halleri, ortalıkta kalan hakikatleri gülünçtü, onlardan biri olmadığım için sevinçliydim. Hikâyeyle, hikâyede altını çizdiğim şeyle ayağım yerden kesilmiş, havalanmıştım sanki. Daha yukarıdan bakıyordum artık. Görünen her tarafıyla ortadaydı: insanı peşinden koşturan, yoran büyük şeyler çok küçüklerdi aslında, yorulmaya değmezlerdi.

Bir kez okumadım bu kitabı. Hayat denen ormanda, epey yürünmüş yolların tadı damağımda kekremsi tat bıraktığı her seferinde döndüm kendisine. Bir daha ama yeniden temize çektim kendimi bu hikâyeyle. Her seferinde yeryüzünden koptum, göğe yükseldim, başka bir gözle baktım, başka türlü bir dille sarındım. Demem şu ki, Küçük Prens’i karnında büyüten rahim olan Antoine de Saint-Exupery’i gökyüzünde bir yerde aradım hep. Yeryüzünde bir yerde değildi o, herhangi bir ülkede, bir ofis veya evde somurtup durmuyordu. Birinin eşi ve birilerinin de babası olamazdı. Şüphesiz geçmişti dünyadan. Geçmişti evet, ama büyümeyi/alışmayı bilmeden, dünya tarafından evcilleştirilmeden. Hep bir yabani, hep bir uyumsuz, hep canı sıkılan. Biteviye kaçan, uçan, hiçbir yere yerleşmeden. Ailenin, okulun, sokağın, kurumların gardiyanı gibi duran normların hiçbirine yakalanmadan. Yersiz, yurtsuz, hep yer değiştiren. Sokağı köleleştiren göz ve dillerin uzağında bir çiçeğin, bir tilkinin, bir meczubun dilini sökerken tahayyül ederdim kendisini.

Kendisinden kalan az kitabı çok okudum. Savaş Pilotu, Kale, İnsanların Dünyası, Gece Uçuşu… Hiçbir metni onu bir yeryüzü yerlisi kılmadı, hep gökte kaldı benim için. Niçin, neden? Sonradan, çok sonradan biyografisine merak saldığımda, yeryüzünden kaymış bir isim olarak belirdiğinde bu sorunun cevabını buldum. Daha on iki yaşında gördüğü düşün peşinden koşmuş, havalanmış biriydi. Toprağa köklenen, olduğu yerde sürüklenen bir form olmaktansa kendisini gönlünü çelen gökyüzüne çıkartacak uçaklara sevdalanmıştı. Şurada burada bir iki takılsa da nihayette o uçaklardan birinin koltuğuna oturmuş, bir daha da inmemişti oradan. Böyledir ki, kurduğu her cümle gökten yere baktırmış, öteberinin gölgede bıraktığı derinliği, ayrıntıları gösterebilmiş. Yeryüzüne batmış bizler, bizden çok önceleri açılmış ve dahi yürünmüş yollardan geçeriz, bu yolların geçtiği ve gösterdiği kadarıyla tanırız dünyayı. Bir şehirden diğerine, bir çeşmeden diğer çeşmeye varır, dünyanın tümünün suyla yeşermiş bir yer olduğunu, her tarafının insan eliyle imar edildiğini sanırız. Sanırız ki, dünyanın tümü yolların geçip gösterdiği yerler gibidir. Ayaklarımızın altında uzanan yeryüzünü, bütün çıplaklığıyla gerçeğini, gölgeli ve tenha yerlerini, sahrayı, çölü, ayak değmemiş kuytuları bilmeyiz. Exupery’inin farkı bu! Erken yaşta bindiği uçaklarla yükseldiği yerden çok daha fazlasını görmüştür. Dünyanın ıssızlığına, ısırıcı karanlığına, insanı çağıran/çeken uçurumlarına, var olan her bir şeyin çok daha fazla şey olduğuna tanıklık etmiştir.

Biyografisinin izinden giderken bir isimle, kalıba sığmayan, hep kendinde kalan bir ressam olan Consuelo de Saint-Exupery ile de karşılaştım. Bin dokuz yüz otuzlarda Buenos Aires’te kesişmiş iki patika olan Antoine ile Consuelo’nun büyük aşkı, sükûn bulmayan evlilikleri, araya uzakların/savaşın girmesiyle harlanan arzuları, tutkuları, çatışmaları ve bütün olanlara mekân ve tanık olan mektupları vardı. Fransızcada dahi çok sonraları yayımlanmış ama şimdilik Türkçede yoktu. Meraklanmıştım. Bana hep bir gök ehli, masal kahramanı gibi gelen Küçük Prens (vaya Exupery) bu mektuplarda ete kemiğe bürünecek, bu dünyadan nasıl geçtiğini öğrenecektim. Bir yere sığmamış gibi duran, o yüzden kendini sahraya, çöle vuran, göklerde kendine yer bulan Antoine’nin nihayet bir kadın formuna yerleşmesi, Consuelo’yu kendine bir yuva olarak seçmesi ilgi çekiciydi.

Şükür, bu mektuplar yakınlarda Timaş’tan, Gizem Olcay’ın Türkçesiyle raflarda yerini aldı. İlgiyle aldım kalemi elime, öylece kitabın sayfalarından geçtim. Okuduğum her mektupta çarpıldım; gökte uçan prensimi bir kadının yanından, içinden geçerken izledim. Ki İnsanların Dünyası’nda şu görünün altını çizmişim:

“Akşamın yumuşaklığında iniş yapmıştım. Bir çeşmeye sırtımı verip genç kızlara bakıyorum. İnceliklerinin iki adım ötesinde insanoğlunun gizemini daha iyi görebiliyorum. Hayatların başka hayatlarla birleştiği, çiçeklerin rüzgârın yatağında başka çiçeklere karıştığı, bir kuğunun diğer bütün kuğuları tanıdığı bir dünyada sadece insanlar kendi yalnızlıklarının duvarlarını örüyorlar. Ruhlarının arasında nasıl da geniş bir mesafe bırakıyor insanlar! Genç bir kızın hayali, onu benden soyutlar. Nasıl ulaşmalı o hayale? Bakışları yerde, zihni hayranlık uyandıran keşif ve kandırmacalarla dolu, kendi kendine gülümseyerek yavaş adımlarla evine dönen bir genç kız hakkında neyi bilebilir ki insan? O, bir sevgilinin sesinden ve sessizliklerinden, düşüncelerinden bir krallık var eder. Onun için artık bu krallık dışındaki herkes birer barbardır. Bu kız, kendisini alışkanlıklarının gizeminin ve hafızasındaki ezgilerin içine hapsetmiş, hissediyorum bunu. Daha dün volkanlardan, çimenlerden ya da denizlerin tuzundan dünyaya gelmiş olduğu halde bugün yarı tanrıça gibi dolaşıyor ufukta.”

Consuelo ile karşılaştığı günden sonra aradaki duvarlar yıkılır, akışkanlık başlar arada, ikisinin de yalnızlığı dağılır. Tutarlar birbirlerini, tutulurlar birbirlerine, birleşmiş gibi olurlar. Ama sonuçta iki ben vardır; iki tarih, iki hikâye, varlığın iki tür belirişi… Birisi gökten inmiş, diğeri yerden göğe yükselmiş, arada buluşmuşlar gibi. Yerçekimi ve gökçekimi arasında iki benin parçalanışı, dağılışı, çatışması… Consuelo, Küçük Prens’i evcilleştiren gülün adıdır aslında, ilk kez karşılaştığı, bulduğu bir hazine. Antoine, bir gök ehli olduğundan, yeryüzünde karşılaştığı bu hazineyle ne yapacağını bilmeyen çocuk gibi kalır. Alır eline, çokça düşürür, bir taraflarını kırar onun. Kıskanır, uzaklaşır, bir daha döner. Neyse ki diyeceğim, araya uzaklar girer, savaş çıkar ortaya. Antoine sahraya döner, çöle, gökyüzüne, bulutların ötesine… Consuelo Fransa ile Amerika arasında, şurada burada, sevgilisiz, parasız, bin türlü yoksunluk ve özlem içinde kalır. Mektuplar, telgraflar uçar arada, Antoine bir türlü gelmez, karısıyla birlikte yaşama ve yaşlanma umudu hep ertelenir. Birbirlerinden uzakta ama hep birbirlerine akan iki ırmak gibi başlarını taştan taşa vurup akarlar. Platon, “aşk bir yoksunluk arzusudur” der. İnsan mutluluğu olmadığı yerde bulur sanır, olmadığı yere doğru umutla yürür. Arzusunun nesnesi büyür, yoksunu olunan şeyin mekânı olarak belirir. Aradaki mesafe ve uzaklık, Antoine ile Consuelo için de böyle çalışır. Her mektup ve telgrafları, arada büyüyen/harlanan aşktan bir alev gibi havalanır, sahibine ulaşır veya ulaşmaz.

YORUMLAR

tuba sina

çok akıcıydı. kaleminize sağlık

12 Temmuz 2022

Öne Çıkanlar

Sait Faik • İpekli Mendil | Kısa FilmOggito
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

29 Ağustos 2025

Çevirinin Konukseverliği Üzerine Bir O..

Yazar için çeviri, insanlığı birleştirir. Çeviri, yazar için bir misafir ağırlama biçimidir, kelimenin yabancılığını silmeden ona ev açmaktır.“Şiddet içeren çevirinin çaresi yine çeviridir, çünkü kavimler ve kabilelere dağılmanın çaresi de insanlıktır..

Devamı..

Tanrı’nın Yalnız Çocukları, Yalnızca B..

Besim Can Zırh

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024