Kilisenin dolgun kubbesini turlayan göçmen kuşlar yem bulma umuduyla kırık mezar taşlarına süzülmüşlerdi. Oradan ilçeye gelene kadar bir hafta gölün üstünde ara vermeden uçmuşlardı. Şimdi yorgunluktan titreyen kanatlarını erik dallarının tepesinde dinlendiriyorlardı. Ara ara didikledikleri erikler koparken bir başkasını sallayıp topluca ağaç dibine yuvarlanıyorlardı. O arada gölgede yemlenen tavuklar, bu tuhaf sağanak karşısında telaşla zıplayıp titrek boyunlarını gererek çığlık atıyorlardı. Bahçe, kuzeyinde, aşağı inen asfalttan üç beş adım ötede üst üste yığılarak örülmüş bir duvarla ayrılıyordu. Bu sabah, satışı geciktirmenin telaşıyla sütçü, ardından gelen eşeğin yularını çekiştirip duruyordu. Hayvan ise onun bu tavrına aldırmayıp sırtında iki yandan sarkan güğümleri ihtiyatlı adımlarla sallıyordu. İlçe tüm canlılığıyla bahçenin ortasında, sık erik dalları arasında kaybolmuş iki katlı evin içine doluyordu. O sabah ezandan evvel uyanıp kahvaltı namına atıştırdıkları bir iki lokmayla işe girişmişlerdi. Bayramda pırıl pırıl bir ev telaşıyla alınan arapsabunları kovalara boca edilmişti. Müzeyyen Hanım daha iki hafta evvelden hazırladığı kıyafetlerini ütüleyip kollarını sıvadı. Rengârenk bezleri köpüklü suya daldırıp olanca kuvvetiyle sıktı. Kırışan nemli bezi sehpanın üstüne koyarken dolap üstlerini ve gözden kaçması muhtemel kanepe aralarını tembihledi. Genç kız başında iğreti duran eski yazmayı sıkıp bıkkın bir yüzle dinledi söylenenleri. Hemen işe koyulmalıydı, bilhassa camlardan. Çünkü biliyordu ki annesi yarım saat sonra rahat edemeyip gelecek ve odayı yarım ağızla tekrar teftiş edecekti. Bir yandan da “Ah babaannen olacaktı ki başında, bir saniye boş bırakmazdı seni” diye söylenecekti. Güneş, sık dalların arasından doğruca cama vurup yer yer beliren parmak izlerini parlatıyordu. Kalorifere dayanmış tabureden kanatlara tutunarak küpeşteye çıktı. Bezi koynuna sokup bir ayağı dışarıda, dengede durmak için boynunu tekrar odaya doğru uzattı. Tam o anda yatağa özenle serili desenli, beyaz bezi fark etti. Önce elini göğsünde, kabarık bezin üstünde gezdirdi. Sonra yanlışlıkla yatağa serdiğini sandığı bezi kontrol etti. Oda öylece zigon sehpanın üzerinde duruyordu. Nasıl da fark etmedim, diye düşündü.
Başta toz bezi olduğunu sanıp nevresimin üstünde görünce telaşlanıp annesinin kızacağını sanmıştı. Sonra dört yanını çeviren sarı boncukları, ortasında ki gül desenini, sağında ve solunda işlenmiş “M” ve “K” harflerini fark etti. Toz bezi olmak için fazlaca özen gösterilmişti. Kirletmemeye çalışarak katlayıp alt kata indi.
– Anne, bak ne buldum?
Müzeyyen Hanım tanıdık parıltı ve desenlerden çok onu kavrayan ele sıkıntıyla baktı.
– Ne arıyor o sende?
Alnındaki çizgiler kaşlarının çatılmasıyla daha da belirginleşti.
– Ne azarlıyorsun anne? Önemli bir şey olduğunu bilseydim dokunmazdım.
Kırık, dökük bir sesle çıkmıştı bu sözler genç kızın dudaklarından. Yutkunarak devam etti:
– Hem sevinirsin diye düşünmüştüm. Bu kadar özenle işlendiğine göre bir hikâyesi olmalı.
– Şey, diye mırıldandı, Müzeyyen Hanım belli belirsiz, zoraki bir gülümsemeyle, ne hikâyesi Allah aşkına, bu paçavra yüzünden eşek gibi dayak yedik teyzenle.
Kız, sarkarken pencerenin demirine takılıp sökülmesin diye kalçasından bağladığı etekliği silkeleyip kanepeye çöktü.
– Anlatsana anne, ne olursun, lütfen lütfen!
– Amaan deli sende. Eşek kadar oldun, hâlâ aklın fikrin masalda. O zamanlar…
– O zamanlar ben var mıydım?
– Ne sen, baban bile yoktu ortada daha. Şimdiki gibi her köşede mektep açılmazdı. Devlet ilçede on dört’ün üstünde kim varsa toplayıp yukarı çarşının oradaki handa okuttu. Bir sınıfta elli, altmış kişi düşünebiliyor musun? Ben de liseye geçeli iki sene olmuştu ki, Alan seçeceksin, dediler. Ne alanı, dedim. Yatkın olduğun bir iş falan yok mu, dediler. O zamana kadar elimize iğne, iplikten gayrı bir şey mi tutuşturdular? Daha okumayı bile doğru dürüst bilmiyordum. Bizi alıp biçki dikiş sınıfına indirdiler, bodrum kata. Sınıf dediğime aldanma. Besbelli atölye, bütün gün müdürün, müstahdemlerin söküğünü dik dur. Evimiz çarşının bitiminde olduğu halde biz de uzaktan gelenlerle aynı koğuşta kalırdık. Bütün nevresimler, yastıklar tek renkti, düz beyaz. Kışla usulü anlayacağın. Bir gün nasılsa şeytan dürttü. Salak kafam! Şimdi olsa el sürer miyim hiç? Aldım elime iğneyi, can sıkıntısından. Şu ortadaki gülü işledim, tam ortasına. Sınıftaki köylü kızlardan biri ispiyonlamış müdüre. Oldum olası sevmezlerdi beni. Neyse ertesi sabah, toplandık meydana, marş okumaya. Bizim müdür muavini ismi mi anons etmez mi onca kişinin arasında? Çıktığıma bin pişman etti. Nerden baksan yedi yüz, sekiz yüz kişi. Ne kızlığıma baktı, ne ufak oluşuma. Pata küte tokatladı onca kişinin arasında. Ben gülü söktürecek sanırken bir de, Güzel olmuş, demez mi. Neymiş, okulun kurallarına aykırıymış. Ceza olarak gülün etrafını boncukla çevirtip iki yanına M ve K harflerini işlememi istedi. 29 Ekim yaklaşıyor ya. Mustafa Kemal Paşa’nın baş harfleri… İmzasını da isteyecekti de zor kurtuldum elinden.
Konuşurken bakışları tozlu paspasa dalıp bulanıklaşmıştı. Kendine geldiğinde kızın uyuya kaldığını fark etti. Rahatını bozmamaya özen göstererek parmaklarını yavaşça çözüp bezi kurtardı. K harfini okşayarak:
– Seni ne çok sevdiğimi bir bilseydin. Ne kadar da yakışıklıydın Ka…
– Müzeyyen, müzeyyen! Ulan öldünüz mü be! Evin babası gelmiş, ortalıkta bir tek adam yok. Alsanıza şu kolonyayla, şekeri…






