Bugün 19 Ekim Salı! Çok da önemi yok aslında. Günler ardalandıkça kurtlanmış yaramın içinden beynime sıçrayan sancılar yüzünden kâbuslara uyanıyorum. Çoğu zaman bu kâbuslar insan kalabalığının içinde yürürken yükseliyor zihnime. Öyle alelade bir sancı değil bu. Merasimdeki büyük bir ordu gibi aynı hareketleri aynı anda yapan ve bedenimde aynı yaraya basan bir yürüyüş gibi. Rap rap sesleri kulaklarımda uğulduyor. Yere serilmiş duygularım askerlerin ayakları altında can çekişiyor.
Askerlerin yürüyüşü belki de bu kâbusu anlatacak kadar güçlü bir metafor değil. Daha çok paletli bir tankın insan kemikleri üzerinden geçmesi gibi bir his belki de daha iyi bir anlatım olur. Kaçmak istiyorum. Yüreğimde kaçacak kadar cesaret var ama bedenimde bunu sağlayacak kadar güç yok. Galaksinin en uzak yıldızına seyahat edecek bir uzay gezgininin hislerini yaşıyorum. Dönüşü yok biliyorum ama hangi yolculuk geri dönülmek üzere başlar ki?
Bir bebeğin yolculuğu gibi boğazını yakan oksijene inat bağırmakla başlar. Hiç alışık değilim ama madem bu yolculuğa başladım son adımına kadar yürüyeceğim der gibi. Yürümek tam da bu noktada her şeyin başladığı ve sonun başladığı yer. İlk adım atıldığı zaman sonunda gizli hüznü hiç düşünmez insan. Hüznü barındırdığı kadar sağlam ve derin adımlar atar insan. Bir ayağı galaksinin sonundaki yıldıza doğru diğer ayağı kurtlanmış yarasına basar.
Feryadı kendinde saklı hüzün bahçesinin asude çiçeğini andıran zamanın çengelli iğneleri sinir uçlarında korkunç sancılar bırakır. Keşmekeşin içinde kaybolma arzusu bu yüzdendir. Sağır kalabalığın içinde bağırmak daha cazip gelir. Duyanın yok. Kanayan yarana kimse dönüp bakmaz bile. Kalabalıklar görmek istediğini görür. Kimse senin yaranı görmek istemez. Bundandır lal, melal suskuların kanayan ciğerinin murdar kokusunu kimse almaz. Sokak kedilerine inat kanayan yaralarının tek alıcısı yine senin o biilaç feryadındır.
Çetrefil çaresizliğin girift sancıları beynini uyuşturacak kadar güçlü ataklarla gelir. İki elinle başını sımsıkı kavrarsın. Patlarsa parçaları etrafa dağılmasın diyedir belki. Belki de bu yükselen atağın son atak olduğunu düşünürsün. Gol olursa hakem maçı bitirecek. Olmazsa maç uzatmalara gidecek. Acılı ve sancılı bir keyfilikle uzayıp giden hayat müsabakasında eline geçse belki benden pes diyeceksin ama maç yenilgiyi hazmeder ama pes etmeyi kabullenmez. Savaşabildiğin kadar varsın ve savaştığın sürece maçta varsın.
Yenilmekte boşuna savaştığını bilmekte bu muharebenin en belirgin özelliği... Savaşacaksın ve boşuna savaştığını bileceksin. Elinde tırpan rüzgar biçmek gibi bir şey. Ne eksik ne fazla. Kimse rüzgar biçip biçmediğine bakmaz. Tırpanı hangi maharetle salladığına bakar. Sen tırpanı sallarken tırpan ıslık çalıyor mu çalmıyor mu?
Hayat, oduncunun hıkçısı gibi bakar sana. Bütün uğraşların bir avuç toprak kadardır. Bir avuç toprağa ektiğin tohum kadarsın. Gerisi boş hayal… Tıpkı suya yazı yazmak gibi. Büyülü ve sonuçsuz… Su her zaman en büyülü hikayeyi kendi yazar. Sen o hikayeyi su diye içersin.
Lut gölünde çatlamış toprağın suya yaktığı ağıt gibi içli bir şarkı mırıldanıyorum. Ağzım kuru, yüreğim çatlamış. Toprağın öfkesi tabii ki suya değil. O, yaprağa küstü. Baharları çiğ tanesinde saklayan mevsimlerin lafına alındı. Su, şaka bilmez. Bundandır alınganlığı. Benim şarkım suyun senindeki ahengin yanına yaklaşamaz biliyorum ama bir yağmur yağsa ağzım ıslanacak, yüreğimdeki çatlak kapanacak.
Sonuçsuz ve perdesiz bütün hayat oyunlarında yenilgi üstüne yenilgi alıp dağıldığında hala ayakta duracak kadar gücün olduğunun farkındasındır. Cılız da olsa bir yıldız parıldıyor. İşte o yıldız seni ellerinden tutup kaldıracak olan umuttur. Sen, ona tebessüm edebildiğin kadar varsın. Gerisi karanlık bir mağara... Umudun olmadığı dipsiz ve karanlık kuyuyu andıran mağara seni kendine doğru çekerse bütün gücünü topla ve kaçabildiğin kadar kaç. O, seni takip edebilecek kadar güçlü değil.
Kimliği sorgulanmaktan kevgire dönmüş benliğinin içinde sakladığın bütün yıldızlar karanlık ve dipsiz kuyularda yolunu bir meşale gibi aydınlatacak. Her dönemeçte bir yıldız bırak. Ola ki yürüdüğün yollardan geri dönmek istersen kaybolmazsın en azından. Hayat çoğu zaman ortasını bulsa da sen en uçların uçurumu andıran zirvesinde bir ayağı boşlukta sallanan bir cesaretle tutunursun hayata. Hayat, sonuçsuz ve perdesiz oyunlarında sana biçtiği role tebessüm eder. Sen, yıldızlara tutun.
Bir şair edasıyla yazdığı her kelimeyi teneffüs eden, her imgeyi kendine yük edinmiş bir duyguyla yürüyen zaman, acıları ve hüznü hasret çekiciyle sevda örsünde dövdükçe kıvılcımlanan feryat, rotasını yitirmiş kaptanın maharetiyle seni limana ulaştıracak tek pusula yine o yıldızlardır. Alnını yıldızlara sırtını rüzgâra dön. Hayat denen o büyülü geminin dümenini umuda kır. Yıldızlar seni kucaklayacak. Seni boğmak isteyen dalgalara inat… Şair bütün imgelerini o yıldızlar üstüne kurmuştur. Tıpkı bir dalgakıran gibi…
Çıldırmış dalgaların uğrayacağı son yer yine bir sahildir. O sahil senin bütün hayatındır. Belki dalgalara alışırsın ama o dalgalar hep olacak. Ceketini yağmurlara asmış yorgun şair edasıyla bütün gücünü topla ve dalgalara siper et. Boğulacak gibi olduğun zaman biraz daha bekle. Dalganın en güçlü anı son gücünü tükettiği andır. Sen ayırma gözlerini yıldızlardan.
Çıldırmış şairlerin titreyen mısralarında üşüyen imgeler boşuna değil. Göz açık kelime cambazları anlamaz bunu. Hare su diyen şairin nağmeleri kulaklarımda yankılanır durmadan. Zaman hızla ve hissettirmeden tükeniyor. Yıldızlara tutunan çıldırmış şairlerin hare su döken edasıyla lut gölüne ağıt yakan bir çaresizlik seninkisi. Ağlamak geri getirmez gideni. Kurumuş ağaçlar senfonisinin nakaratlarında dünyayı, sağır bir sessizlik kaplıyor.
Düşünsene su yok, ağaç yok, ağıt yok, umut yok. Sen sonsuz bir girdabın içinde ağzı kurumuş yüreği çatlamış hoyrat bir mısranın içinde kimliksiz ve kimsesiz bir sözcükten öteye geçemiyorsun, dokunabildiğin tek şey sağır bir sessizlik.






