Bong Joon-ho’nun Parazit’i Oscar kazanan ilk Güney Kore filmi olabilir. Bu, ülkenin sonsuz yenilikçi film endüstrisi için uygun bir ödül olurdu.
Parazit’in yönetmeni Bong Joon-ho, yirmili yaşlarındayken Seul’ün süper zenginlerine özel ders verdiği deneyimlerine dayanarak bir hikâye yaratmaya başladığında aklından Oscar’a aday olabileceğini geçirmemişti bile. Tarihte hiçbir Kore filmi yabancı dilde çekilmiş film kategorisinde bile aday gösterilmemişti. Ancak, kendilerini hizmetçi ve öğretmen olarak gizleyerek zengin bir ailenin evinde çalışan Kim ailesinin komik ama aynı zamanda üzücü hikâyesi Amerika’da çok tutuldu. Bong’un filmi altı dalda Oscar’a aday gösterildi ve çok sevilen başka bir film olan 1971 ile birlikte başı çekecek gibi görünüyor.
Parazit en iyi film seçilirse Güney Kore film endüstrisinin yaratıcılığı sonunda ödüllendirilecek ve Kore sineması hakkettiği ilgiyi görecek. Kore sineması yirmi yıldır, Bong, Burning’in yönetmeni Lee Chang-dong ve Hizmetçi’nin yönetmeni Park Chan-wook gibi ana akım yönetmenlere ev sahipliği yapıyor. Sinefil olmayanlar muhtemelen Kore filmlerine ilgi duymaya Park’ın 2004 tarihli Oldboy’u ile başlamıştır. Film, şiddet dolu içeriği ve karanlık atmosferi sayesinde “Asya dışında ilgi çekebilir” kategorisine koyuldu. Ancak Oldboy ve yönetmenin İntikam üçlemesindeki diğer filmler bundan daha fazlasını başardı. Kendilerine özgü bir tarz yakaladılar: Trajediye dönüşen ve Kore’ye has özellikler içeren absürt bir komedi. On beş yıl hapsedildikten sonra serbest bırakıldığında bir avuç canlı ahtapotu ağzına atan kahraman Oh Dae-su gibi.

Diğer birçok Koreli yönetmenin çalışmalarında farklı ölçülerde görülen bu çok seslilik, ülkenin yakın tarihinin sarsıcı ayaklanmalarına bir tür tepki olarak görülebilir. Oh Dae-su’nun hapis cezası, Güney Kore’nin ilk tam cumhuriyetçi demokrasiyi yaşadığı yıl olan 1988’den 2003’e kadar uzanıyordu. O zamanlar ülke, daha önceki karanlık askeri yönetim dönemini ortadan kaldırarak serbest piyasa kapitalizmine çarpıcı bir giriş yapmıştı. Güney Kore, tıpkı Oh Dae-su’nun yaptığı gibi, bu değişimlerin ne anlama geldiğini görmezden gelmeye mi çalıştı? Ülkenin film yapımcıları bu değişimleri görmezden gelmedi; bu sosyal koşullarla boğuşmak, ülkenin olağanüstü sinemasının doğmasına yardımcı oldu.
Aynı bakış açısı Lee Chang-dong’un görkemli 1999 filmi Nane Şekeri'nin başlangıcında görülebilir. İntihara meyilli bir işadamı, eski arkadaşları onu görmezden gelince nehir kıyısında feryat etmeye başlar ve nostaljik bir şarkı söyler. Film zamanda geriye gider (Oldboy’un hapis tutulduğu değişim zamanlarına) ve kahraman aklını oynatmasına neden olan şeyi keşfeder. Birçok Kore yeni akım (hallyu) yönetmenleri bu döneme yönelir. Bong, Park ve ülkenin ilk yerli gişe rekorunu kıran film Shiri’yi çeken Kang Je-gyu gibi yönetmenler 1980'lerde askeri diktatörlüğü sona erdiren sivil kargaşa döneminde ortaya çıktı. Her biri demokrasi yanlısı insanlarla dolup taşan kampüslerde sansür yasalarıyla yasaklanmış filmler gösteren üniversitenin sinema kulüplerinin üyesiydi.

Artık bu döneme duyulan ilgi azaldı, ancak sınıf farklılıklarını ele alan filmlerin sayısında bir azalma olmadı. 2003 tarihli Bong başyapıtı Cinayet Günlüğü 1980'lerin Hwaseong seri cinayetlerini, diktatörlük döneminin vahşet ve yetersizliğini göstermek için kullandı. Yaratık (2006) filminde ise yarımadada bulunan Amerikan askerlerini eleştiriyor. Snowpiercer ve Okja (Chris Evans, Tilda Swinton ve Jake Gyllenhaal gibi oyuncuları içeren İngilizce filmleri) Amerikan kapitalizmiyle iç içe çalıştı ancak her zaman üstü kapalı bir şekilde sistemi eleştirdi. Diğer Güney Koreli film yapımcıları benzer temaları işlediler: ABD tarzı kapitalizmin ülkeyi zehirlediği hissi, okullardaki acımasız rekabeti gibi.
Bong ve Park artık uluslararası yönetmenler, ama Bong İngilizce filmler çektikten sonra ülkesine dönüp Parazit gibi eşitsizliğe değinen bir filmle karşımıza çıktı. Ne de olsa “yerel”, evrenseldir. Ya da Bong’un dediği gibi: “Artık hepimiz aynı ülkede yaşıyoruz: Kapitalizm.”
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Guardian)






