Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ocak 2017

Öykü

Hande Gündüz • Kilimanjaro’nun Duvarları

Hande Gündüz

Paylaş

21

0


“Bilmeni isterim,” dedin, “her gece çarpışıyorum onunla.” Ah dostum, bir engerekti o, kaçıp kurtulmalıydın. Belki de ilk defa konuşuyorduk onun hakkında. Bir matkaplık işti. Beni çağır, ne zaman istersen gelirim. Ne çok isterdik bunu sana yapmayı. Bu gece konser, yarın gece sende yemek, hiç önemli olmayan şeyler üstüne konuşmak ne kadar rahatlatıcı, buna kendini alıştırmalıydın. Bir matkaplık. Duymayacaktın bile, hiç acımayacaktı. “Size iyi eğlenceler çocuklar, bok ve kusmuk kokan evleriniz ve üstüne şerbet dökülmüş kadar tatlı eşlerinizle, sakın yanlış anlamayın, bunların hepsi de çok hoş, ama evin her odasından, bütün perdelerin, bütün örtülerin altından göz etmeleri, ve sesleri, evet o sesler, hepsi birbirinin üstünde, şu müziğin sesini biraz kısar mısınız, sesimi duyabiliyor musunuz?” Evet, sesini duyabiliyoruz dostum, endişelenme, biz bu gürültü içinde her türlü sesi ayırt edebiliriz, işlerimize proje yetiştirir, iki ayrı odadaki televizyon programını takip eder, yemeği karıştırırken ödev yapar, halıya dökülmüş pilav tanelerini toplarken duvarların artık boyanması gerektiği gibi büyük kararlar alır, kısacık bir telefon konuşmasıyla, haydi çocuklar gidiyoruz, der ve daha oracıkta yılın en büyük pikniğini yaparız, biz buyuz, hayatımız bu tatlı, ılık, yapışık, şerbetli karmaşa. Ama sen, size iyi eğlenceler çocuklar, benim biraz işim var. Hepsi iyiliğin içindi. Bizim iyiliğimiz içindi biraz da. Ne koparabilirsek birbirimizden. Elimde bir çivi kutusu, kolumun altına sıkıştırdığım ince sarı levhalara basılmış yazılar, karımla birlikte evin içinde adım adım yürüyoruz. Bizim çocuklar ve o zamanlar birçoğu henüz ölmemiş aile büyükleriyle bir kır düğününde çekilmiş fotoğrafın olduğu duvarın önünde duruyoruz. Buraya bir tane asalım, diyorum. Karım, levhayı duvara yaslayarak resim çerçevesiyle yazı arasında olması gereken mesafeye karar veriyor, sonra öbür elindeki kurşunkalemle deliklerin içine birer nokta konduruyor. Ben küçük çekiç vuruşlarıyla duvarda gidecekleri yolun başını açıyorum. Sonra levhayı duvara yanaştırıyor, delikleri çivi uçlarıyla yoklayıp levha, duvarla iyice birleşene kadar çakıyorum. On dakikadan fazla süren sessizlik bölünür. Ben de seninle kayığa gelebilir miyim? Seninle vakit geçirmeye ihtiyacım var. Ne istersen yaparım, kir, toz, yağ mı temizlenecek, vernik, zımpara işi mi var, midyeler, yosunlar mı ayıklanacak, tabii ki erkenden. Bende anlatacak ne çok şey var, nasıl olup da bu kadar coşku dolu kalabildiğimi soruyorsun, kayığımız sazlıkların arasında yüzerken. Ben böyle biriyim, coşkumu karnımda taşıyanlardan, sabaha karşı attığım o büyük kahkahalar yüzünden balıkların bizden fersah fersah uzak durduğunu söylüyorsun. Oğlanın matematik öğretmenine yaptıklarını, ortancanın balerin olacağım diye tutturmasını, en ufağın salon duvarına pembe bir fil çizmesini kahkahalar içinde anlatırken, balıklar bizden uzaklara mı gidiyordu? Neden susacakmışım? “Sazlıkların arasından geçen rüzgârın sesi, en iyi buradan duyulur, bu yüz kesen ayaz da o ses olmadan hiç çekilmez.” Susup suya çarpan gölgelerimize bakarak ıssızlığın içinde, o saz kokulu rüzgârın sesini dinlemiştik. Balık yakalamak önemli değil, demiştin. Ne canavardı o, işi gücü fısıldamaktı. Kuşatıvermeliydik onu oracıkta, sazlıkların dibine dibine batırıvermeliydik. Sana dediğim zaman yapacaktık, bırakmadın. Küçücük cüce bir yılandı, besleyip büyüttün onu. Bir tane de buraya. Sakın ha, o sözcük yasaktır bu evde. Gürültü serbesttir. “Size kahvaltıya gelebilir miyim? Ama kalabalık bir zamanda.” Elbette ne zaman istersen, biliyorsun bizim ev her zaman kalabalık. Baldızla bacanak, iki çocukları, kayınvalide zaten ne zamandır bizde. Sen gel yeter, çocuklar seni çok seviyor, evet, ne tuhaf değil mi? Gel hadi bekliyoruz. Kocaman bir buket çiçek, daha erken ama bir şişe şarap, çocuklara kitaplar, kızlara toka mı aldın? Kızarmış ekmek sepeti elden ele dolaşacak, sonra tuzluk, zeytinyağı, limon var mı, bütün eller masanın üstünde, kekikli domatesler, hangi peynirden, ev reçeli, ben peçeteleri getiririm, kayısı mı rafadan mı, benimki açık olsun, görüyorum seni, masanın öbür ucundasın, yüzünde hafif bir gülümsemeyle izliyorsun, bir anda anlıyorum, o pis büyücü engerek de bizimle sofrada. Sen onunlayken belki gülümseyen bir siyah zeytin, belki biraz yeşil biber ama bizden biri değilsin. Hepimizin tadını çıkartarak bakıyorsun. Gözlerinle teşekkür ediyorsun bana. Peçeteyle ağzımı silip kalkıyorum masadan. O engereği de getirmişsin, kimseye bulaştırmasan bari. Duvarlardaki o resimler, yerlerdeki o halılar, o şarap bardakları, nereden buldun onları? Karım o bardakları görünce, sana hayran olmuştu. Bunca yıl senin serseriliğinden dem vurduktan sonra, hani o gece, bizim çocuklar yeterince büyüyünce, senin deyiminle kusmuksuz bir hayat sürmeye yeniden başladığımızda, tüm dostlar bir yılbaşı gecesi sendeydik, çocuklarla birlikte tam yirmi iki kişiydik, seninle birlikte yirmi üç, sen hep öyle derdin ya, ben gelince her şey tek sayıya döner, ne mutluydun o gece, kalabalık içinde rahat etmediğine kimse inanmazdı, tam olarak bize aittin sanki, karım benden duyduğu yaptığın tüm serserilikleri unutup bütün gece boyunca o şarap bardaklarını, nasıl olup da bu kadar güzel bardakları öbürlerinden ayırt edecek ince bir zevke sahip olduğunu sorup durmuştu. Onun böyle şeylerle ilgilenecek bol zamanı var, demiştim. “Benim onunla ilgilenecek zamanım yok.” Avuç içi kadar bir şey, kucağımda uyukluyor, küçük karnı inip kalkıyor, gözlerini bir görsen, hiç de öyle sorun çıkaracak bir tipe benzemiyor. Biliyorsun, bizim evde zaten iki tane var. Çocuklar bunu yağmurda saçağın altında bulmuş, masraflarını dert etmediğini biliyorum, bir yere giderken bize bırakırsın, annesiz bir yavru, bu halde bırakırsak bir iki güne kalmaz ölür, senin neyin var ha, geri mi bırakalım saçağın altına? Hiç beğenmedim gözlerini demişti karım. İçlerindeki karanlık büyümüş, sanki baktığı şeyin ötesini görüyor, burada değil gibi, anlıyor musun ne dediğimi, biraz ürkütücü. Nasıl biriydi, bizimle ne zaman tanıştıracaktın, işte sonunda bugünlere de gelmiştik ha, şimdi engereği alt etmenin tam zamanıydı, boş ver aldırma söylenenlere, iki kişilik yalnızlık, aşkın ömrü üç yıldır, hayat bu şekilde geçmez, sana söylüyorum, daha ne bekliyorsun, avucunda sıcak bir yüz, ev yemekleri, dırdır eden balık dudaklar. Artık, o engereği de tuvaletin deliğinden sallardık. N’oldu ha, n’oldu, zapt edemedin onu işte, yuvarlan git o pis, karanlık sularında kendi kendine. Neden kendini biraz bırakmıyorsun, aynı kahvaltıda ekmeğini peynirli yumurtaya daldırırken ağzından tükürükler saçarak, çocuklarla o şarkıyı bağıra çağıra söylerken kendini bıraktığın gibi, üstelik kimse sarhoş değildi. Bırakmalıydın kendini, aynı her şeyi o şarkıya bırakır gibi. Oraya yaklaştığımızı sanmıştım. Gel hayatım, bir tane banyoya, tam rezervuarın üstüne. Bu evde oda kapıları kilitlenmez. Şu duvarlarındaki resimlere bak, bu duvar tehlikeli bir deniz, bu duvar tekinsiz bir orman, demek bunlara bakarken buluşuyordunuz, her yer sessiz oluyordu, tam istediğiniz gibi, resimlerin içindeki gölgelerde oynaşıyordunuz, kim bilir saat kaçlara kadar, el ele. Sonra birdenbire söyleyivermiştin. Ne demek bir işin yok artık? Onca yıl zorlukla üst üste koyduğun basamaklardan sonra, konuşmaktan vazgeçmek de ne demek, hem de böyle bir zamanda, bunun olamayacağını sen de biliyorsun, hayır dostum hayır, herkesin aynı şeyi söylemesi de mümkün değil. Bütün perdelerin açık olduğu pencereden saatlerce gökyüzünü izlemiş, konuşmadan bira içmiştik. Olanları hiç önemsemediğini anlamam fazla uzun sürmedi. Kendini olduğu gibi ona teslim etmenin bir başlangıcıydı bu. Bir kavuşma belki de. Buradaydı, tam aramızda, senin içinde. İçerde tıslayıp duruyordu muhakkak. Görünmüyordu ama oralarda bir yerlerdeydi, sen iyi saklardın onu. Kaç raunt kaldı sence, dedim, “Bitmek üzere, ben onu bırakamıyorum, ama sanıyorum onun benimle işi bitti.” Kilimanjaro’nun duvarlarına çarpacaktık onu. Kendini korumak için başını havada gövdesine doğru kıvıracak, ama duvara öyle sert vuracaktı ki, o buzluğa, tüm bedeniyle saplanmayı engelleyemeyecekti. Soğuk, kaskatı kesilmiş bir halde bükülerek aşağı inerken, biz onu duvarın dibinde bekleyecektik. Yere çarpar çarpmaz, saplayacaktık mızrağı kaybolmuşluğun gövdesine, bağsızlığın, ürpertilerin tam göbek bağına, kim bilir neleri kesip koparacaktık. Kopar kopmaz seni bırakıverecekti bu hayata, direnmeden suyun akışına, hep birlikte, hep birlikte, suyun gittiği yöne doğru yorulmadan kulaç atacaktık. Bir tane terlik dolabına, bir tane televizyon kumandasının sırtına, bir tane yatakların üstündeki tavanlara, bir tane aynanın köşesine. Bu kadar yeter, dedi karım, bu korkuların çok saçma, o bambaşka bir adamdı, etrafta onun gibi birini görüyor musun sen? Biz bir aileyiz, giremez bu eve o engerek. Haklısın bir tanem, yeteri kadar gürültü yapar, hep bir arada durursak, yaklaşamaz bize o esmer çıyan. O zaman getir de şu son levhayı buraya çakalım, dedim. Gece oturduğum koltuktan karanlıkta televizyonun kıpırdaşan renkli görüntülerine baktım. Sen gitmiş olduğuna göre, biz haklıydık. Çocuklar bizi anlayacaktı. Televizyonun tam üstündeki yazı, ışıkların kararıp aydınlamasıyla parlıyordu. Bir başınalıklarınıza bir tabak soyulmuş portakalla ara verilir. Yeri iyiydi. Dudaklarımı şişirip kendimden emin bir tavırla başımı salladım.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yoksa Her Şey Bir Virüsle mi Başlamıştı?Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ferhan Yüksel

19 Mayıs 2026

Ayurvedik Bakış Açısı

Hintlilerin uzun ve sağlıklı yaşam geleneği olan Ayurveda sürekli değişim halindeki istatistiki verilere göre şekillenmez. Bakış açısını kavradığımız takdirde Ayurvedayı öğrenmek kolaydır. Açık, sade ve nettir. Gayet basit bir bakış açısıyla insanın nasıl sürekli sağlıklı bir ya..

Devamı..

Kasım Hasan Ünal: “Bazen bir Doğulu ya..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024