Akşamın alacakaranlığı odamın duvarlarını siyahi renge bürürken, ben sandalyenin üzerine oturmuş, pencereden dışarıya bakıyordum. İçimde ne olduğunu bilmediğim bir duygu beni pür dikkat bir noktaya kilitlemişti. Sanki hafızam silinmiş, hiçbir şey düşünemiyordum. Kendimi hiç bu kadar dış dünyadan soyutlanmış bir halde görmemiştim. Olduğum yerde sanki donakalmıştım. Hiç yerimden kıpırdayamıyordum.
Karanlığın iyice yeryüzüne sinmesiyle birlikte birdenbire derin bir uykudan uyanır gibi korkuyla irkildim. Karanlığın korku ve ölüm kokan havası bütün bedenimi sarmıştı. Birden kendimi tünelde hareket eden trenin vagonundaymışım gibi hissettim. O kadar halsizdim ki kalkıp ta elektrik düğmesine dokunmaya bile takatim kalmamıştı.
Karanlıktan o kadar korkmuştum ki korkudan gözlerimi açmak istemiyordum. Fakat dayanamadım. Göz kapaklarımı açtığımda kendimi odanın ortasında buldum. Karanlıktan odamın duvarlarını zor seçebiliyordum. Odanın duvarları üstüme doğru geliyordu. Karşımdaki duvara baktığımda tam karşımda duran ne olduğunu seçemediğim, iri kafalı, uzunca bir karartı gördüm. Baştan aşağı vücudumdaki bütün tüyler diken diken olmuştu. Tir tir titremeye başlamış, dilim tutulmuş ve konuşamaz hale gelmiştim. Ne olduğunu anlamadığım anlamsız sesler işitiyordum. Sanki yan odada bir davulcunun davul çaldığını duyar gibi olmuştum. Daha çok bir düğünden gelen seslere benziyordu. Sesi geldiği yöne doğru kulak kabarttım ve iyice kulak vermeye çalıştım. Düğünden ziyade bir cenazede yakılan ağıtlara daha çok benziyordu.
Gözümü o hayalete benzeyen karartıdan çevirip pencereye doğru baktığımda perdenin sallandığını gördüm. Ayağa kalkmak için ne kadar çabalasam da yerimden kımıldayamıyordum. Bir keresinde ayağa kalmaya çalıştımsa da başarılı olamadım. Bacaklarım titreye titreye diz üstü yere düştüm. Üzerime acayip bir ağırlık çökmüştü. Sanki öldüğümü, ruhumun bedenimden ayrıldığını seziyordum. Büyük bir şaşkınlık içindeydim. İçimden her erken ölüm gibi kendimin de ölüme zamansız yakalandığını düşünmeye başlamıştım.
Ölüm korkusu ve endişesi beni müthiş etkilemişti. Ne kadar zamandır bu düşünceye kapıldığımı da hatırlayamıyordum. Bir an dışarıda gelen, yoldan geçen arabaların korna sesleriyle irkildim. Kendimi araştırma hastanesinin morgunda zannettim. Terden sırılsıklam olmuştu bütün vücudum. Üzerimdeki ter buz gibi soğumuştu. Korkudan kalp atışlarımı duyar gibiydim. Hatta kalp atışımın saatin tıktıkları gibi ses çıkardığını duyar gibiydim. Nefes alışverişim hızlanmıştı. Bu haldeyken birden aklıma annem geldi. Benim üzerimde ağladığını, arkamdan nasıl ağıtlar yaktığını duyar gibi olmuştum. Babam gözlerimin önünden geçti. Beraber geçirdiğimiz günleri, bana kızdığı anları hatırladıkça gözlerim buğulamıştı. Aile fertlerimin hepsini özellikle yeğenlerimin hıçkırıklara boğuluşlarını hisseder gibi olmuştum. Hayatım bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu. Anne ve babamın hüzünlü bakışları beni gerçekten çok etkilemişti. Yüzlerine bakmaya çalıştım. Bakışlarında oğlum henüz erken değil miydi? Diye bir ifade gördüm. Herhalde öldüğümü onlar da biliyor diye iç geçirirken birden odanın kapısının açıldığını gördüm. Büyük bir korkuyla yerimden fırladım. İçeri giren ev arkadaşımdı. Elektrik düğmesine dokunduğunda beni bu halde görünce arkadaşımda çok korkmuştu. Bana, “Sana neler oldu?” diye soruyordu. Fakat ben hala konuşamıyordum. Başımı kaldırdım. Karşıya baktım. Hayalet olarak anımsadığım şey benim duvarda asılı olan siyah ve uzun paltomdu. Üzerinde berem asılıydı. Yüzümü pencereye dönüp baktığımda perde halâ sallanıyordu. Dışarda esen rüzgârın etkisi halâ devam ediyordu.
Yavaş yavaş kendime gelmeye başlamıştım. Arkadaşım şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Ben ise afallayarak konuşmaya başlamıştım. “Evet, demek ki akşamdan beri duyduğum anlamsız sesler rüzgârın esintisinin sonucu çatıda meydana gelen seslerdi,” diye birkaç kez tekrarlayarak söyleniyordum. Arkadaşımda da hiçbir şey anlamadan şaşkın şaşkın bana bakmaya devam ediyordu.






