Karşımda tam anlamıyla bir cumhuriyet çınarı duruyordu.
Hıfzı Topuz ilerlemiş yaşına rağmen okumayı ve yazmayı bırakmayan, bugüne kadar 51 kitap ve yüzlerce makale/söyleşi yazan çok önemli bir yazardır. Özellikle Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk kuruluş dönemine ait yazdığı romanlar büyük bir ilgi görmüştür. Bu tür romanlarında ayrıntılı bir inceleme görürsünüz. Bir kişiyi ve bir olayı anlatırken okuru düşünerek o kişi/konu hakkında bilgiler verir. Dolayısıyla o romanları okurken hem estetik bir tat alırsınız hem de bilgi sahibi olursunuz. Bazı kitaplarını söylemek gerekirse şunları önemli belirtebilirim: Meyyâle, Gazi ve Fikriye, Nevbahar, Taif’te Ölüm, Hatice Sultan, Çamlıca’nın Üç Gülü, Şanlı Kanlı Yıllar, Devrim Yılları, Çılgın ve Özgür, Kara Çığlık…
Kendisini en son birkaç yıl önce İstanbul’daki evinde ziyaret etmiştim. Doksan altı yaşında olmasına rağmen, beni ayakta ve güler yüzle karşıladı. Odasında binlerce kitap, dergi, daktiloya çekilmeyi bekleyen dosyaları vardı. Duvarlarda yer alan heykeller, resimler ve çeşitli sanatsal objeler ilgimi çekmişti. Odasında asılı birçok Türk ressamın eserleri vardı. Söz gelimi, Fikret Mualla, Abidin Dino, Bedri Rahmi, Avni Arbaş… Bunların haricinde Afrika’da geçirdiği yıllarda topladığı çok sayıda Afrika konulu maskeler de vardı. Yani sizin anlayacağınız bir sanat koleksiyoncunun odasıydı diyebiliriz. Nereye baksanız bir sanat eseri görüyordunuz. Kitaplar ise her edebiyatçı için eşi bulunmaz bir hazine gibiydi.
Yaşamı edebiyat ve sanatla dopdolu olan birinin çalışma odasında koyu bir sohbet yapmıştık. Edebiyatla ilgili konuşmamız esnasında halen okuduklarını, aldığı notları söylediğinde, ne yalan söyleyeyim, bu denli çalışkan bir yazarla buluşmaktan onur duymuştum. Bana, Afrika ve bazı Avrupa ülkelerinde yaşadığı anılarını anlattı. Kabahat bende ki hiçbiri hakkında not tutmadım. Tüm anılarını sabırla, bazen tebessümle bazen de düşünceli bir yüz ifadesiyle benimle paylaşmıştı. Yazılarınızı nasıl daktilo ediyorsunuz diye sorduğumda ise şunları söylemişti: “Tufan Bey, yazılarımı eski usul yani elle –tükenmez kalemle– yazıyorum. Malumunuz, ellerim biraz titriyor ve yazmakta doğal olarak zorlanıyorum. Bir asistanım var. Buraya gelip tüm yazdıklarımı daktiloya çekiyor. Sonra, ben onları tekrar okuyorum ve gerekirse bazı düzeltmeler yapıyorum.” Ondaki bu yazma heyecanını yüzündeki ifadeden anlıyordum. Yazmanın bir meslek olmadığını, bir yaşam biçimi olduğunu ve insanı düşünsel ve kültürel anlamda ileriye doğru yönlendirdiğini anlatmıştı.

Hıfzı Topuz ile konuşurken kendisinin halen demokrat, sol eğilimli, Atatürkçü ve laikliği savunan biri olduğuna bir kez daha tanık oldum. İlerlemiş yaşına rağmen, emekçiden yana olmanın, kadın haklarını savunmanın, sendikalaşmanın önemi söylemişti. Ayrıca özgür düşünceden yana kişisel görüşlerini de anlatmıştı. Karşımda tam anlamıyla bir cumhuriyet çınarı duruyordu. Her sözünü belleğime kazırcasına dinliyordum. Okumanın, yazmanın ve araştırmanın insan belleği ve kişisel gelişimi için gerekli olduğu konusunda bir şeyler yazmak istiyordu. Şimdi yaşasaydı ve şu satırı okusaydı bana sitem edecekti. Yaşamı boyunca çok sayıda önemli ödüller almıştı. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1998 Sertel Demokrasi Ödülü.
2003 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü
2004 Lions Kulüpleri Federasyonu Atatürk Barış Ödülü
2005 Osmangazi Üniversitesi Onursal Doktora Ödülü
2007 36. Orhan Kemal Roman Armağanı
2009 Çağdaş Gazeteciler Derneği Onur Ödülü
2012 Yılı Balçova Belediyesi ve Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Aydınlanma Onur Ödülü
Ancak bu ödüllerin hiçbirini odasının en görülen yerine koymamıştı. Bunun nedenini sorduğumda biraz utangaç bir ifadeyle şunu söylemişti: “Ödüller gösterilmek için alınmaz!” Bu anlamlı söz için ne denir ki?
Hıfzı Topuz’un kitaplarını ve yazılarını okuyanlar bilecektir; kendisi entelektüel bir bilgi birimine sahiptir ve özellikle heykel sanatıyla yakından ilgilidir. Odasındaki Afrika maskeleri üzerine çok geniş bir bilgi birikimine sahipti. Afrika’nın hangi bölgesinin hangi kabilesinin ve tarihçesini de söyleyerek bu heykelleri anlatmasını halen (lütfen, ilerleyen yaşını anımsayınız… TE) unutamadım. Benim için bir ders niteliğinde olan, bu sohbet yaklaşık birkaç saat sürdü. Hani, eskilerin deyimiyle “Ağzından bal damlıyor” derler ya, işte aynen öyleydi. İnanır mısınız, bu sohbet sırasında hiç yorulmadı, sıkılmadı ve genç bir edebiyatçı gibi heyecanla konuşmaya devam etti. Bu anlamda şunu da eklemeliyim. Bu değerli insan bana “Afrika Maskeleri” adlı büyük boy ve kuşe baskılı kitabını armağan etmişti. O kitabı kütüphanemde özenle saklıyorum ve gerektiği zaman çıkarıp ilgili bölümleri okuyorum.
Karşılıklı çaylarımızı içtik, ülkemizin geldiği durumdan söz ettik. Hıfzı Topuz Hoca’mız mevcut siyasal ortamdan memnun değildi. Özellikle kültür ve sanatın geriye itildiğini, eğitimli ve bilgi neslin gerilediğini, bağnazlığın biraz daha güçlenmesi durumunda sorunların daha da artacağını söylemişti. Şimdi düşünüyorum da kendisi yerden göğe kadar haklıydı. Onca yaşına rağmen ülkesinin ilerlemesini düşünüyor, kendisiyle tanışma şansına sahip olanlara çağdaşlaşmamanın öneminden söz ediyormuş. Ben şanslı olandandım…
Hıfzı Topuz’la yaptığım bu anlamlı sohbetler bende derin bir iz bırakmıştır. Arada sırada telefonla konuşurduk. Her konuşmamızda neler yazdığımı sorar ve bazı önerilerini sıralardı. Bilgisini saklamayan, paylaşmaktan mutluluk duyan, birçoğumuza örnek olan bu güzel insanı saygı ve rahmetle anıyorum.






