Seçkin Erdi: "Kendi kendine konuşmasan yaşıyor olmazsın."

Seçkin Erdi: "Kendi kendine konuşmasan yaşıyor olmazsın."


Twitter'da Paylaş
0

Ama polisiye yirminci ve yirmi birinci yüzyılın kurucu edebi türüdür. Kaçıştan ziyade kurucu bir tür polisiye.
Çiğdem Öztürk

Müzisyen yönünü tanıdığımız Seçkin Erdi bu sefer bir romanla, Kampana’yla çıktı karşımıza. İstos Yayınları’nın kurucu kadrosunda yer alan Erdi uzunca zamandır yayıncılıkla da uğraşıyor. Biz de mikrofonu Erdi’ye uzatıp şarkı söylemesini değil, Kampana’daki kargayı, tuhaf askerleri ve hayatına şekil veren hikâyeleri anlatmasını istedik. Kampana bir karganın rehberliğinde açılıyor. Kargalara çok bakar mısın?

Mitik bir karga hayatımızda muhtelif yerlerden çıkıyor. “Hiçbir zaman, hiçbir zaman” diye duyduğumuz Poe’nun kocaman kuzgunu var mesela. Bir de evimin terasında gerçekten bir karga var, gelip gözlüyor içeriyi. Dikkat edince on senedir orayı mesken tutmuş kargaların gelip seni gözlediğini düşünmeye başlıyorsun. Kampana’da da bu hali temsil ediyor, kuzgun ya da karganın temel işlevi toplumsal bellek taşıyıcısı olması; yükü olan bir hayvan. Bir tür kolektif bellek figürü orada. Kolektif bellek de elbette tartışmaya açık. Dokunulmaz bir şey değil, aksine sonu faşizmlere varabilecek, müdahaleye ve manüpülasyona açık bir zemin, tıpkı tarih gibi. Ama diğer yandan hep birlikte inşa ettiğimiz bir bellek, hatırlamayı, öfkelenmeyi, unutmayı seçtiklerimizden oluşan bir şey, başka bir tarih de olabilir bu. Kampana’daki en basit işlevi buydu karganın ve gayriresmi tarihin. O bizim rehber hayvanımız.

Karga ile kuzgun arasındaki fark nedir?

Aslında aynı ailenin iki hayvanı, ama boyutları farklı. Karga daha gündelik olarak gördüğümüz, daha ufak, kuzgunsa onun daha görkemlisi ve rengi daha parlak olanı. Kargayı daha çok şehirde, diğerini kırsalda görürüz. Kampana’da da, kendine dair konuşurken kuzgun olduğunu söylüyor, ama ona dair konuşan herkes karga diye bahsediyor ondan. Karga ve bellek meselesi çok alıntılanmıştır. Karga hatırlar, kindardır, zekidir, mitik bir figür olarak sürekli hayatımızda var. Buna dair politik bir mitoloji de yazabilirsin. Hem doğu hem batı mitolojisinde baykuş muteberdir, karga değildir, karga pistir, yamyam, yağmacı bir şeydir. İpe sapa gelmez, cevizi kırmayı başarır.

Sende nasıl bir yeri var Poe’nun “Kuzgun” şiirinin?

Tuhaf metinler insanın kafasında kalır ya, ilk karşılaştığında ne oluyor şimdi burada dersin, o metinlerden biri benim için o. Büyük ihtimal 18, 19 yaşında karşılaşmıştım. Daha klasik metinlerin olduğu bir evden çıkıp dünyada ne olup bittiğini merak ettiğim zamanlar. Sonrasında artık yayıncılık yapmaya başladığımda, Türkçedeki çeviri farklarına bakarken tekrar dönüp baktım 2006, 2007 gibi.

Poe’cu musun?

Yok, o kadar değil. Ama karanlık seviyorum. Tabii ne kadar yazabiliyorum bilmiyorum.

Kampana’nın büyük kısmı gecede geçiyor.

Evet, öyle. Karanlık derken bir dil karanlığından da bahsediyorum, Poe’cu musun sorusunun da yanıtı olarak. Kanlı olmasa bile bir dil karanlığını da seviyorum. Biraz ergence belki ama seviyorum.

İyi bir polisiye okuru olduğunu kargalardan duyduk.

İyi bir polisiye okuru demek çok iddialı. Ama 2013’ten beri, kendi yapmak zorunda olduğum kitaplar ve temel okumam gereken dünya halleri metinleri dışında sadece polisiye okuyorum diyebilirim. Edebi tür olarak okuduğum tek şey polisiye. Onu da edebi tür saymıyor pek çok insan ama.

Kaçış edebiyatı da deniyor.

Doğru, kaçma ihtiyacı duyduğumuz zamanlardayız. Ama polisiye yirminci ve yirmi birinci yüzyılın kurucu edebi türüdür. Kaçıştan ziyade kurucu bir tür polisiye.

Polisiye asla taklit edemeyeceğim bir şey. Çünkü polisiye yazarı çalışkandır, işkembe-i kübradan yazmaz, geceler gündüzler boyu o şehir neye benziyordu diye çalışır, şu sokaktan dönünce nereye çıkarsın, şu köşede ne satılır, ekonomi-politiği, kentin sınıfsal yapısı nasıl, hepsini bilir.

Niye öyle?

Bir kere çok ciddi bir hesaplaşmaya zorluyor seni. Her şeyden önce şüpheyi, gerilimi temel bir hakikat ve adalet tesisi meselesini içinde barındıran çok iyi bir hikâye kurmak zorundasın. Bu türün amentüsü bu, bunu yapabiliyorsan zaten bu altyapıdan Medea metni de yazabilirsin, cinai olmasa bile, gerilim, şüphe, adalet tesisi ve hakikate ulaşma çabası olan dört ayağı polisiye olarak işletmeyip edebi, daha klasik bir metin de yazabilirsin. O nedenle kurucu. Cinayetin peşindeki dedektif bunlar ya da anti kahramanlar gibi bir şey değil benim için polisiye. Antik Yunan tragedyaları da benim için birer polisiye. Saydığım dört sacayağı var, geri kalanı Mayk Hammer. Bunu da seviyoruz, o kaçışı yaparken bile yetkin bir kalem olman gerekiyor. Bu dört şeyi başarabildikten sonra sen bir hikâyecisin, hikâyeni nereye doğru kırdığın ya da anlatırken neleri tercih ettiğin senin tarzınla neyi nasıl anlatmak istediğinle alakalı.

Polisiye yazarlarından en çok kimleri seviyorsun?

Çerçöp dahil ne bulsam okurum. Bir favorim yok. Son yıl için Lindsey Davis’i ve Philip Kerr’i sayabilirim. İki ayrı dönem. Kerr, ‘36 Berlini’nde büyük ihtimal süreç içinde Nazi işbirlikçisi olacak polis eskisi bir dedektifle başlatır hikâyeyi. Klasik anlamda bir polisiye. Ama inanılmaz bir kent tasviri yapar, Alman toplumunu, bürokraside ne olup bittiğini ve dönemin ruhunu anlatır. Lindsey Davis de aynı şekilde, üç kitaplık Falco serisinde, (şimdi onun kızının hikâyesine geçti) milattan sonra 1. yüzyıl Roması’nı anlatır. Polisiye asla taklit edemeyeceğim bir şey. Çünkü polisiye yazarı çalışkandır, işkembe-i kübradan yazmaz, geceler gündüzler boyu o şehir neye benziyordu diye çalışır, şu sokaktan dönünce nereye çıkarsın, şu köşede ne satılır, ekonomi-politiği, kentin sınıfsal yapısı nasıl, hepsini bilir. Bunu çıkartmak ve çıkarttığın şeyi bahsettiğim dört sacayaklı yapının üzerine oturtmak büyük bir emek ve buna gıptayla bakıyorum.

Kemal Tahir de Mayk Hammer’leri yazarken New York haritasına bakıp yazıyormuş.

Tabii, öyle. Bu arada klasik Mayk Hammer’ın ilk kitabı da tam olarak anlattığım her şeyi karşılar, bir Amerikan toplumu eleştirisini de içinde barındırır. Ama tabii sonra hızlı yazmak gerekir. Asıl dokusundan çıkar. Polisiye benim için çok mümbit bir zemin. Yazamam, ama önünde şapka çıkartmaktan asla vazgeçmeyeceğim. Ayrıca polisiyeci bir babayla büyüdüm.

Peki annen?

Annem hikâye anlatıcısıdır. Gündelik şeyleri hikâyeyle süsler. Ben masal dinlemeyi çok seviyordum, bir yerden sonra o da masal uydurmaya başladı. Görece de karanlık masallardı. Annemin zihin dünyasını bilmiyorum. O anlatma isteği beni hep çok etkilemiştir, annemden bulaştı bana da. Mutfaktan su getirirken kenarına bir hikâye atıverir. Annemin bütün çocukluğunu çok iyi bilirim, detay detay dinledim. En son not defterleri bıraktım eve, yalvardım yazın diye, ama o yüz yüzeyken anlatmayı seviyor.

Nasıl hikâyeler sızdı Kampana’nın içine? Babanın kitaptakine benzer bir şarap hikâyesi varmış.

Babamın ben çocukken anlattığı Çanakkale Öğretmen Okulu’ndan bir hikâye o. Bir şarap bulmuşlar, artık çok koyuymuş, sulandırmışlar. O hikâye orada duruyordu. Ben de aldım, kullandım. Bu benim ilk yazdığım şey. Bunu yazarken yazmayı, geçmişin hikâyesini uzun uzun köpürtmeyi sevdiğimi fark ettim. Kitaptaki bütün karakterlerin nerede doğduğu, ne yaptığı, vs bilgisi bende var. Ama o bilgi okurda yok, çünkü temel meselemiz o değil. Anlatıcının ismi olması gerekmediği için yok mesela. Zihnimizin içine oradan buradan, bir arkadaşımızın anlattığı hikâyeden, çocukken dinlediğimiz hikâyeden, izlediğimiz bir şeyden bir sürü şey atıyoruz, sonra özgün bir işin başına oturduğunda bu parçaların kendi bağlamlarından, üsluplarından kopup başka bir şeyin içinde selam vermeleri fikri çok hoşuma gidiyor. Bunu yapmaya da çalışıyorum. Kampana’nın içinde de böyle bir sürü an, cümle var. Bir kısmı da italikle yazıp arkada kaynaklarını belirttiğim alıntılar, bir kısmının alıntı hallerini bozup içine koydum.

Kampana askerlik romanı diye sınıflandırıldı. Ben askerlik mekânını o amaçla kullanmadım, bir akıl hastanesi ya da cezaevi de olabilirdi.

Kampana’yı yazarken askerlik anısı kovaladın mı?

Aşağı yukarı aynı şeyi dinliyorsun zaten. Bu da çok doğal, ne dinleyebilirsin ki. Birkaç klişe var aslında, psikopatlar vardı, bilmem neler bilmem neydi. Yakın zamanda bir arkadaşım askerde psikopatlar vardı dediklerinin dövmecisi olduğunu anlattı, o kadar uzak değil senden yani. Zaten bir zor mekânı burası ve buranın kurulu bir düzeni var. Bunların hiçbiri kontrol dışında değil. Ekşi Sözlük inanılmaz bir memba bu konuda, dönüp dönüp aynı hikâyeyi anlatıyor aslında herkes, birbirleriyle hikâye yarıştırıyorlar. On kişinin askerlik anısında birer cümleyi kesip arka arkaya koysan Dadaist bir anı yaratabilirsin. Kolektif askerlik anısı. Kampana askerlik romanı diye sınıflandırıldı. Ben askerlik mekânını o amaçla kullanmadım, bir akıl hastanesi ya da cezaevi de olabilirdi. Gündeliğin ortasında girmek zorunda kalabileceğin ve bütün duvarları senin senliğinle oynamak, zora çarptırmak üzerine kurulu bir yer. Roman formunda askerlik mekânını bir zor mekânı olarak kullanmak istedim, o yüzden bu bir askerlik romanı mı emin değilim, mekân olarak bir kışlayı kullanıyor ve zorunlu askerlik vazifesi içinde karşılaşabileceğin zor biçimlerini araçlar olarak alıyor. Oradaki hayatta kalma ya da tektipleşme mekanizmalarını bir motor olarak kullanıyor, ama temel meselesi askerlik değil, temel meselesi kim olduğumuzun parçalı doğası, bu parçalı doğanın herhangi eyleme geçme anlarıyla karşılaştığında verdiği ya da vermediği tepki ve başka kendine benzeyen parçalı doğalarla girdiği ilişkiden çıkan hikâye, benim dramaturjik derdim buydu.

Kampana’nın akışında da dört ayrı kökenden gelip aynı zor mekânının içinde dışlanmış, tuhaflaştırılmış karakterler, çöküntü karakterleri takip ediyoruz.

Erdem Aksakal geçenlerde Erzurum’da askerlik yaptığı sırada, 1 Mart 2003 Irak tezkeresinin meclisten ret oyu aldığını öğrenen askerlerin yaşadığı mutluluğu, rahatlamayı anlattığı bir tweet dizisi yazdı.

Tahmin ediyorum. Kampana özelinde zamansızlık ve mekânsızlık var. Türkiye’de miyiz belli değil, olaylar Türkçe geçiyor, birtakım Arapça isimler var, Türkiye olması çok mümkün. İçinde savaş ihtimalini barındırmayan bir hikâye. Bir zor mekânının kişiliği biçimlendirme hikâyesi. Kişiliğin biçimlendirilmesi içinde, zaten kişiliğin doğasında olan onlarca parçanın nasıl birbirlerinin içine geçeceği, nasıl birbirleriyle kutuplar oluşturacağı, bu parçalar içinde hangi yalana ikna olunacağı, yekpare gözüken bir şey içinde bir birey olarak yer almanın mümkün olmaması, yer alacağın şeyin neye benzeyeceği üzerine aslında bir varoluşsal tartışma yürüyor. Bu bir bölünmüş benlikte kırılıyor, kişimiz gündüzleri inanılmaz uyumlu, çok çaba harcıyor bunun için, her bir mimiğiyle, kelime seçimiyle monoblokun satıhta düzlenmiş bir parçası. Diğer parçası sathı bozan bir kuyu olan ve tuhaf olanlarla birlikte kendi tuhaflığını abartan, romantize eden biri. Bir bölge var ve bu bölgede mutat olarak bahar ayları geldiğinde birtakım operasyonlar düzenleniyor ve bu uyumlu kişimiz yekpare sandığı şeyin diğer tuhafların operasyona gelecek olmasından öfke duyduğunu fark ediyor. Savaş gerçek bir şey, savaşın içindeki, sen ne kadar bunu bir monoblok olarak düşünsen de, gerçek ve insan. Ölmek ya da ölmemek, öldürmek ya da öldürmemek kararında duraksamak kadar, hele bir de zorunlu olarak bir mekânın içinde bu profesyonel olarak yapılıyorsa bunun şüphe yaratması ya da iki ay sonra bambaşka bir hayatım olacak, ben şu anda niye bunu yapıyorum, sorusunun ortaya çıkmaması kadar doğal bir şey olamaz. O yüzden de bir zor mekânı vardır ve zor mekânı sen şuradaki kamuflaj içindeki binlercesinden bir tanesin ve hiçbir özelliğin, önemin yok, sadece öldüğün zaman bir özelliğin olacak, öldüğün zaman bir kişiye dönüşeceksin, der. Bunu fark ettiğin anda burada araz çıkması kadar doğal bir şey yok. Gene başa, kimlik sorgulamasına dönüyoruz, ama kişi kendiyle birlikte bir sürü şeydir, kişi başka biriyle kurduğu temasla kişidir ve kişi olmamak düzenine ikna olmak nasıldır bilmiyorum. Bizim ne yaptığımız, ne olduğumuzdan daha kıymetli geliyor bana. Askerde kafanı düzleyen şeyler var, bağcık şöyle bağlanır, gömleğin kolları şöyle katlanır, bunların hepsi için yazılı nizamname var. Maksat kafanı düzlemek. Askerden döndükten bir ay sonra elime bir gömlek, bir postal alıp Nevizade’ye girip erkeklere askerlik yaptıysanız bu postalı bağlayabilir misiniz, diye sormak istedim, beceremeyeceklerine çok emindim. Direkt silindiğine o kadar eminim ki o bilginin. Kol başka türlü kıvrık diye dayak yiyorsun. Bahsettiğin tweet hikâyesini sonunda ne diyeceğini bilerek dinledim, çünkü gerçekten gündelik hayat böyle akıyor. Kampana’nın akışında da dört ayrı kökenden gelip aynı zor mekânının içinde dışlanmış, tuhaflaştırılmış karakterler, çöküntü karakterleri takip ediyoruz. İnsanlar kuyulardan korkar, etraflarından dolanırlar ya da üzerini toprakla kapatırlar. Bunlar üzerleri toprakla kapatılmış insanlar. Onların dertleri gidip gitmemekle ilgili, savaşla ilgili bir sorgulamaları yok, başka bir sorgulamaları var hayatta. Benim kırmaya çalıştığım şey de oydu. Savaşla ilgili olması insanlara yukarıdan bir politik pozisyon atfetmek demek olurdu. Ben bununla değil, küçük bir anlatıyla ilgilendim. Tek derdi birlikte olup olmamak olan iki karakter var mesela. Savaş varsa birlikte değiliz, o zaman gidemeyiz, o kadar gündelik ki. Yahya’nın ne olduğu belli değil, genizsil sesli bir dil konuşuyor ve telefon bekliyor. Savaşta telefon yok, delirir, kavga çıkartır.

Zihin kocaman bir dünya ve orada ses var, yok mu?

Senin tipler, kendini kesen Kara, yüzünde sürekli gülümseme olan Mahsun, Cebrail ve Mikail askerde psikopat denen tipler mi?

Hayır, bu bahsettiğin psikopatlar askerliğin gündelik hayatındaki normal figürler bence. Yani kurulmuş o düzen içinde psikopat da olacak, babacan komutan da, çok samimi toprağın da. Kara değil o askerdeki psikopat mesela, dediğim gibi psikopatlar uyum içindeler. Askerde çok psikopat vardı, klişesi bizim hikâyemizde hiç kimseleşen tarafta kalıyor, onları hiç görmüyoruz biz bu hikâyede, bizimkini gündüzleri o tarafa veriyoruz, ama orada ne olduğunu bilmiyoruz. Bir de görünmeyenler var. Bizim çocuklar da öyle, anılara giren insanlar değil bunlar, aksine anılardan uzak tutulmaya uğraşılan insanlar. Çok tuhaflar çünkü, deliler ya da öyle gözüküyorlar. Kara’nın jiletlemekle psikopatça bir ilişkisi yok, o neşter arıyor, çünkü onun içinde biri var, psikopat olduğundan ve bunu insanlara göstermek istediğinden yapmıyor bunu. Öyle olsa revire götürüldüğünde o dikişi kabul eder, çünkü krallık ilan etmektir o, erkeklik içinde bir şey. Bu çocuklar hikâyedeki o erkeklik içinde değiller. Temel gündelik motivasyonları buradan çıkmıyor. Bizimkiler sathın içinde bir kuyu, bir içe çökme. Geriye kalan her şey satıh, bizim bölükte ne psikopatlar vardı hikâyesi de satıh. O öyle olmak zorunda, oranın doğası itibariyle öyle, o psikopat çünkü savaşta da psikopat, o çok sevilen bir asker aslında, muteber bir şey orada. O kadar delilik olacak, dayak yiyecek komutandan, nöbetine giderken de bir şey yapacak, ama bizim ilgilendiğimiz böyle bir askerlik dünyası değil. Kampana’daki başka figürler. Gerçek ama hatırlanmayan, görünmeyen, uzak durulan figürler.

Şarkı söylemek de bir tür kendi kendine konuşma değil mi?

Bence herkes kendi kendine konuşuyor. Kendi kendine konuşmasan yaşıyor olmazsın. Zihin kocaman bir dünya ve orada ses var, yok mu? Mesela ben otobüsteyim, bir yerden bir yere gideceğim, üç cümle var art arda gelen, yolda dördüncüsünü, beşincisini bulmayı kendime iş ediniyorum. Zihnimizde aynı anda başka işler yapan kutuplar bunlar. Bunlarda bir sorun görmüyorum. Bunların bu kadar iç içe, dış dışa ve tartışmalı hali bir tür oluş yaratıyor, ama bir yandan son on, on beş senede hayatımızda profesyonel yardım alma zorunluluğu, bir psikolog, psikiyatr hayatı, ilaç kullanma ne kadar arttı. Bazen acaba çok doğal bir şeyi çok mu abartıyoruz diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Çanın sesine bir kadın karşılık veriyor. Kim o?

Karakterlerin birkaçının adını biliyoruz, birkaçınınkini bilmiyoruz, anlatıcımız dahil. Kim olduğunun o anlamda bir önemi yok. Bu erkek hikâyesi içindeki erkeklerin temel sorgulamaları erkeklikleri değil, ama erkek dünyası içinde kendi kaderlerini ellerine alıyorlar, kendi cezalarını kendileri kesiyor, kendi hikâyelerini kendileri noktalıyor, çanın çalınmasıyla yerleri tespit edilip de yakalanmalarıyla biten bir hikâyeden yeni bir hikâye açılıyor. Kuzgunun anlattığı kadarını biliyoruz, kadın burada değil, baykuşun gözetimi altındaki bir coğrafyada, çok ihtiyar ve hayattaki direnişi ölmemek. Ölmesi için bir koşul var, onun için fantastik ve miras olan bir dünyanın sesini duymak. O adaletsizliğe uğranmış bir dünya belli ki, kopup gelinmiş bir dünya. O dünyada çok şey yaşanmış, açlık, direniş, iç savaş, idam, seyyar anılar var, bencilce çalan başka çanlar var, ve bizim hikâyemizin sonu olan ses, bu tüm oluşu ölmemek olan bir kadının ölmeye ikna olmasını sağlayan bir şey. O ses, başka bir dünyaya ait olan, hiç duymadığı ve şimdi duyduğuna kanaat getirdiği bir ses. Ama aslında o da delirmiş figür, ihtiyarlığıyla orada gündelik hayatın ortasında dikili duran ve senle aynı anı paylaştığında da kesinlikle orada olmadığına, başka bir şey beklediğine emin olduğun çok tanıdık bir figür. Çan sesinin taşınmasında muradım buydu zaten, eylemlerimiz ya da farkında olmadığımız bizde üzerimizde cisimleşen eylemler başka hikâyelerde ne açıyor olabilir?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR