Anlayışımız birkaç yüzyıl önceki haliyle aynı: egzotik ya da evcil, nesli tükenmekte ya da değil her hayvanın eti biz yiyelim diye var çünkü biz bu gezegenin efendisiyiz. Şunu söyleyebilirim ki şu an bedel ödüyoruz. Bu devrin, bu lakayıt zevk devrinin bittiğini umuyorum. Son birkaç yüzyıldır insanın istisna olduğu iddiası, pervasız ve idaresi güç yabamızla doğa yokmuş gibi davranma devri son erdi.
Hafif de olsa, koronavirüs belirtileri gösteriyorum.Üç hafta önce, o zamandan bu yana testleri pozitif çıkan biriyle uzun süre, yakın temas içindeydim. Bunu öğrendiğimde, kendime nasıl test yaptıracağımı öğrenmek istedim, ama şu anda yapacağım son şey gidip bir hastane önünde belirtileri gösterenlerle bir arada sırada beklemek. 10 Mart’tan beri ne eşim ne ben evden çıkmadık. Kapıyı sadece üç kez açtık, verdiğimiz talimatları takip eden, bizim görmediğimiz kurye, market alışverişimizi getirdi.
Paris’teki üniversiteye haziranda geri dönmem gerektiğinde ne olacağından hiç emin değilim. Birkaç ay içinde dünyanın, başka ülkeden bir yurttaşın, ülke dışında eğitim vererek kamusal görevini sürdürmek için seyahat edebileceği bir yer olup olmayacağından hiç emin değilim. Üniversitelerin eskiden olduğu gibi insanların bir araya geldiği, neyin doğru ve neyin güzel olduğuna dair konuştuğu bir yer olmaya devam edeceğinden emin değilim. Ayrıca, annem kanser tedavisi görüyor ve onu bir daha göremeyeceğimden korkuyorum. Buzul bilimci olan kız kardeşim, Antartika’dan dönmeye çalışıyor ve bütün ülkelerin karantina altında olduğu, sınırların kapandığı, uçuşların iptal edildiği Kuzey Yarımküre’ye nasıl geri geleceği belirsiz. Eşim, yakında süresi dolacak turist vizesiyle benim yanımda. Burada vizesi dolan yabancılara nasıl davranacaklarını bilmiyoruz.
Bunlar, son zamanlarda kendime sorduğum sorulardan birkaçı. Salgının yarattığı milyarlarca sıradan trajedi arasında istisnai değiller. Bir nükleer savaş sonrasında hayatta kalanları nasıl bir hayat bekliyor diye sık sık düşünürdüm, şu sıralar bu dünyadan bir kesit görüyormuşum gibi geliyor.
Genelde huzurlu hissediyorum. Neredeyse her şeyin askıya alınması, bana özgürleşme hissi veriyor. Her şeye rağmen şu an özgürüz. Mart 2020 öncesine ait ve o zaman bu güne artık kullanışsız, körelmiş, yük haline gelmiş gibi hissettiren tüm hassasiyetlere, önceliklere, dünya görüşlerine ya da hobilere bağlı kalmanıza artık gerek yok. İstediğinizden kurtulabilirsiniz, kimse umursamayacak, belki kimse fark etmeyecek bile. Sadece alışkanlık olduğu için, size yanlış görünmesine rağmen yaptığınız şeyler var mıydı? Artık yapmayabilirsiniz.
Yaşanan trajedinin önemsiz göstermek istemiyorum, söylediğim gibi, beni de derinden etkiliyor ama bu aranın iyi bir şey olduğunu düşünüyorum.
Verilen ara, sonsuz değil elbette. “Kıyamet” ve “son” söylemleri ne kadar yaygın olsa da, sona gelmedik. İnsan, doğa ve bu ikisinin karşı karşıya gelişine dair düşündüklerimizde yaşanacak köklü bir değişimden geçiyoruz.
Şu an dünyanın sonunu yaşamıyoruz ama normal zamanlardan da geçmiyoruz. Bu ikisi ortasında bir yol olduğunu anlamamız gerekiyor ve bu yolu takip eden yolculuğumuza bir an önce başlamamız gerekiyor.

Yeni dünyaya uyum sağlamak için ben çok geç kalmış olabilirim. Ancak geleceğin dünyasına bir tavsiye verebilseydim o da şu olurdu: Doğayla yeni bir anlaşma yapma ihtimalini olabildiğince erken fark edin. Şu andan itibaren bu gezegende yalnız olduğumuzu düşünmemeliyiz ve düşünemeyiz. 1918’den 2020’ye virüslerin ne olduğuna, nasıl ürediğine ve yayıldığına dair birçok yeni bilgi edindik. Ancak bunları hiçbiri yeterli değildi.
Standart, kalitesiz eğlencele zamanında insan bu gezegenin efendisiyken diğer canlı türleri en iyi ihtimalle korumamız altındaki çocuklar, en kötü ihtimalle de düşmanlardır. Özellikle uzaylı filmlerinde, dünyaya gelen ziyaretçiler, insanlığı her daim bu gezegenin gerçek, meşru temsilcileri olarak görür.
En basit tabirle, bu mantıksız. Dünya dışından gelen varlıkların başka organizmalara, özellikle de bitkilere ve mikroorganizmalara ilgi duyması çok daha olası. Hatta gelen bu varlıklar da bitki veya mikrop benzeri canlılar olabilir. Yıldızlar arasında seyahat eden araçlarını, yakıt tankının içine doluşup oradan kontrol edebilirler. Eğer böyle varlıklar dünyaya gelseydi, bu gezegenin temsilcileri sadece insanlar değil, genel olarak hayvanlar bile olamazdı. Yanlış olan bu sonuca varacaklarını öne sürmek bana zorlama gibi görünüyor.
Elbette virüslerin ne yaptıklarını bildiğini ya da dünya dışından gelen canlıların geliştirdiği diplomatik ziyaret protokollerine layık olduklarını iddia etmiyorum. Demek istediğim şey, dünyanın tamamını etkileyen bir mantık mevcut ve insalık tarihi, kendine kim olduğunu ya da neye ulaşmaya çalıştığını anlattığı hikâyelerle şekillendiğinden çok bu mantıkla şekillendi. Artık bu gerçeğe karşı dürüst olmamız ve aklımızdan çıkmasına izin vermememiz gerekiyor.
Mikroskobik hayat hakkında yeterince konuştum, şimdi sinsi ama duruma göre de gayet görünebilir hale gelen karıncayiyenlerden bahsederek toparlamak istiyorum. Doğaya dair cahilliğimizle hepimiz, sadece virüs veya bakterilerin değil; orta boylu, nadir bir memelinin insanlık tarihini bir gecede nasıl değiştirdiğini görmeye gelince yanlış yerden bakıyoruz. Evcil çiftlik hayvan sayısının, tüm vahşi hayvanların toplamını muazzam bir şekilde aştığı dünyamızda, yarasa, şempanze, karıncayiyen gibi “egzotik” türlerin halk sağlığı, dolayısıyla da insanlık tarihi üzerinde boylarını bu kadar aşan bir rol üstlenebilmesi gerçekten dikkate değer. Politika’sında Aristoteles, insanların diğer hayvan türleriyle olan ilişkisini savaş olarak tanımlar. Yontma Taş Devri’nin aksine Antik Yunan çağında, az çok kazanılmış bir savaş olarak görülebilir bu. Ama gerçekte yaptığımız şey, birkaç türü tamamen hakimiyetimiz altına alırken hala özgür kalan diğerlerinden gelecek saldırılara açık kalmaktı.
Walter Burkert, Antik Yunan pazarlarında ayinle kurban edilmemiş hayvan etinin satılmadığını söylüyor: Bir hayvanın kanınını dökmenin vahşi ve kötü olduğunu, bu yapılacaksa da gündelik, banal, olağan hale gelmemesi gerektiğini düşündüklerini gösteriyor. Semavi inançlardaki helal ve koşer kurallarında da buna benzer bir görüşün izi yaşamaya devam ediyor. Ama çoğunlukla etin metafiziği, 1918’dekiyle ve hatta birkaç yüzyıl önceki haliyle aynı: egzotik ya da evcil, nesli tükenmekte ya da değil her hayvanın eti biz yiyelim diye var çünkü biz bu gezegenin efendisiyiz. Yaşanan salgının yaptıklarımız karşılığında aldığımız bir ceza olduğunu söylemiyorum ama şunu söyleyebilirim ki şu an bedel ödüyoruz. Zevk almaktan daha iyi sebep yokken öldürdüğümüz için bedel ödüyoruz. Bu devrin,bu lakayıt zevk devrinin bittiğini umuyorum.
Son birkaç yüzyıldır insanın istisna olduğu iddiası, pervasız ve idaresi güç yabamızla doğa yokmuş gibi davranma devri son erdi.
Point Mag'deki yazıdan kısaltarak çeviren: Ata T.






