Rüyalar aynalara benzerler;
bazen içlerinde başlarımıza gelecek şeyleri görürüz.
Moliere
Rahmetli bacanak ne iş güç düşkünüydü. Her işini de sanki nadide bir ipek üzerine altın ipliklerle nakışlar işliyormuş gibi özenle yapardı. Rüya bu, başka türlüsüne akıl ermez. Bir süredir çok fazla işe vermişti kendini, sanırsın dünyanın yedi harikasından birini yeniden yapıyor. Ben bir köşede bir palmiyenin gölgesindeki hamakta sallanır gibi bir rehavet içinde onu seyrederken birden bıraktı çalışmayı. Önlüğünü, iş eldivenlerini çıkarıp attı, elindeki takımları bir kenara fırlattı. Gel dedi, çıktı yola. Kalktım, peşine düştüm. Kendisine uymaz bir aymazlık içinde gibi, elleri cebinde, ağzında ıslık, dünya ne umurunda. O böyle olmayı sürdürmeye oldukça kararlı, ben olamayacağım kadar şaşkın şehrin sokaklarını bitirip gitmeyi hiç aklımızdan geçirmeyeceğimiz bir yola vurduk kendimizi. Bahçelerin arasından geçip orman içine daldık. Nehre paralel, yer yer toprak, yer yer taş döşenmiş, sanki sık çalıların arasına gizlenmiş bir patikadan tepelere doğru yürüdük. Sığ, berrak ve çakıllı nehir, bazen gözden kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyor, bazen de birkaç metre yüksekten sesli sesli akan bir çağlayan oluyordu. Borges, ünlü bir eserinde aynen şöyle yazıyor, dedi az bir soluklanmak için durduğumuz bir an. “İnsanoğlunun başına gelen her şey, tam ama tastamam şimdi'de geçiyor. Yüzyıllar geçiyor ve yalnızca şimdiki zaman'da oluyor her şey; havada, yerin ve denizin üzerinde sayısız insan var, ama gerçekte, olup biten her olay bana oluyor.” Yorulmaya başlayan bacaklarımı dinlendirmeye çalışırken ona şaşkınlık dolu bakmaktan kendimi alamadım. Hayatında tek bir edebi eser okumamış bilirdim, Borges’i ne zaman tanımış, ne zaman eserlerinden paragraflar ezberlemiş, bunu tahmin etmem olanaksız. Patikanın artık bittiğini sandığım bir yerde, birbirlerine iyice sokulmuş, kalın gövdeli ağaçlar arasından geçip sanki bir dağın arkasına dolanıyoruz. Birden olmayacak kadar vahşileşiyor her şey, hayret verici oluyor. Tepelerden aşağıya kendini atmış gelen azgın bir nehir var önümüzde. Daracık patikanın bittiği yerdeyiz. Bir yanımız bıçak kadar keskin yırtıcı kayalarla dolu azgın nehir yatağı, bir yanımız göğe tırmanır gibi yükselen dik bayırdı. Yemyeşil otlar, taze kır çiçekleriyle bezeli bayırda dalları erik büyüklüğünde kıpkırmızı kirazlarla, ballı incirlerle, altın rengi kayısılarla dolu ağaçlar dizili. On kadar da at var, ama ne atlar, kar beyazı tenli, ipek yeleli. Belli ki çok açlar, inatla direniyorlar dik bayıra tutunabilmek, bir tutam o yeşil otlardan, taze çiçeklerden ya da meyvelerden yiyebilmek için. Olanaksız iş; kimisi beceremiyor, azgın nehre düşüp kayalarda parçalanıyordu. “İşte cennet,” dedi bacanak dik bayırdaki bir ağacın dallarındaki meyveleri göstererek. Ben dehşet dolu bakışlarımı bayıra tutunmaya çalışan atlara dikmiştim, ne yemyeşil otları görüyordu gözüm, ne kıpkırmızı kirazları, ne ballı incirleri. Az önce o güzelim atlardan birisi daha kayaların üstüne yuvarlanmış, şimdi kanlar içinde sularda sürükleniyordu. “Yatalım şu bayırın çimenlerine de keyif çatalım biraz.” Şaka mı yapıyorsun bacanak,” dedim başımla kırmızıya boyanmış azgın nehri göstererek. “Boşveeer!”dedi, nehrin azgın sularında gözleri ölüm korkusuyla açılmış sürüklenen zavallı ata umursamaz bir bakış atarak. “Biliyor musun hastayım, çok az ömrüm kaldı.”





