Hüseyin Bul • Çöl Mevsimi
25 Nisan 2018 Ne Haber

Hüseyin Bul • Çöl Mevsimi


Twitter'da Paylaş
0

Buzdolabının kapısına yapıştırdığımız takvime, on dakika önce değiştirdiğim tüpün tarihini işaretlerken bir önceki işaretle arasının bir ayı doldurmadığını fark ettim. Neredeyse günde beş defa çay demlenmesi hem tüpün ömrünü kısaltıyor hem de evdeki tek içecek olmasını sağlıyordu. Tabii böyle olunca da bu sonuç artık sürpriz olmuyordu evde. İpe sapa gelmez böyle küçük hesapları aklımda tutmaktansa takvimin üzerine yığarak oyalanıyordum. İlk ve tek karım Varter başıma dikilerek artık ezberlediğim cümlesini kurdu; “Ne yapcaz, hâlâ tek kelime konuşmuyor?” deyince, ben de artık karımın muhtemelen tahmin ettiği ve aşina olduğu bakışımı gönderdim ona doğru. Yirmi gün olmuştu askerden geleli ama bir tek kelime etmemişti Yılmazım, oğlum. Hakkını yememek lazım geldiği gün hoş geldin oğlum dediğimizde kırık dökük, küskün bir hoş bulduk demişti. Gün geçtikçe evde büyüyen sessizliği, küskünlüğü ve çaresizliği bir şekilde bitirmek, çözmek gerekiyordu artık. Önceleri yeni geldi askerden, zamanla geçer diyordum ama baktım ki gün geçtikçe karanlık bir girdap gibi bizi de içeri çekmeye çalışıyor. Biz, o girdaptan onu çeker dışarı çıkarırız sanıyorduk olmadı, ne o dışarı çıktı ne de içindekilerini dışarı attı. Varter’le konuşup hastaneye götürmeye karar verdik. Hangi servisten randevu alacağımızı bilemediğimizden sabah erken kalkıp hep birlikte hastaneye gittik; erken giden bir biz değilmişiz. Değil sıra almak neredeyse içeri bile giremiyoruz. Birden çok sıra var. Hangisinin arkasına geçeceğimizi de bilemiyoruz. Zar zor, ite kaka danışmanın önüne kadar gidebildim. Oğlumun durumunu anlatmaya kalktığımın üçüncü cümlesinde sözümü keserek, “Psikiyatri” dedi. Camın önünden ayrılmadığımı, gitmediğimi görünce, gözlerimin ortasına bakıp, “Sıradaki” diye bağırdı. Dışarı çıktığımda kuyruklar daha da uzamıştı. Güvenlik görevlisi bana yanaşıp, “Ragıp Amca, geçmiş olsun, hayırdır?” deyince yan binadaki Zülfükar’ın oğluna ayaküstü her şeyi anlattım. Kalabalığı yara yara aldı bizi içeri götürdü. On dakika sonra bizi doktorun odasına koyunca: “Siz dışarıda bekleyin, lütfen.” dedi doktor bize. Üç dakika sonra da tekrar beni içeri çağırdı. Yılmaz’ım hiçbir şey söylememiş, konuşmamış. Tek tek anlattım doktora. Bir iki soru daha sordu, sonra da ilaç yazıp gönderdi bizi. İlaçlardan sonra oğlum, Yılmaz’ım bir hayalete dönüştü. Önceleri konuşmadan evde köşesine çekilen oğlum ilaçlardan sonra bir gölge gibi dolaşmaya başladı evin içinde. Yüzündeki o mutsuz ifade gitti tanımadığımız, anlam veremediğimiz ebleh bir ifade geldi yerine. Mutlu olduğunu sanarak mutlu olmak üzereydik ki bu hevesimiz de kısa sürdü. Meğerse yüzündeki mutlu ifadenin öncesi sonrası yokmuş; sadece gülüyormuş. Evde, Verter’le benden başka konuşan yoktu. Hâlâ sorularımıza, yakarışlarımıza ve yalvarmalarımıza cevap vermeyerek kayıtsız kalıyordu. Sessizlik ağırlaştıkça çaresizlik gelip evimize yerleşmeye başladı. Çöl mevsimini yaşıyorduk. Oğlumun, Yılmazımın gülümsemesi kısa süreli bir serapmış meğerse. Birçok evde çaresizlik, sessizlik ve kayıtsızlık mülteci olabiliyorken bizim evde yabancı olan bizdik. İlaçlar fayda etmemişti, aksine sahte mutluluklar yaratmıştı. Oğlum, Yılmaz’ım ilaçları içtikçe mutluluk bize uzaktan el sallıyordu adeta. Yakınlaştıkça kaçıyordu, uzaklaşıyordu. Varter’le ömrümüzü verdiğimiz tek oğlumuz gözümüzün önünde bir mum gibi eriyordu. Yan komşumuz Fedora zorlama Türkçesiyle “O’nun psikoloğu bozulmuştur!” deyince bir de psikologa gitmeye karar verdik. Kalkıp Sevinç Hanım’a gittik. Kırk beş yaşlarında, güleç yüzlü, kumral, hanım hanımcık bir doktor. Meğerse Sevinç Hanım’ı bir tek biz bilmiyormuşuz. Kendi alanında oldukça yetkin, bilgili ve meşhur biriymiş. Neyimiz var neyimiz yoksa oğlumuz için harcamaya hazırdık. Yeter ki konuşsun, evin ortasına çöken, gün geçtikçe ağırlaşan, katılaşan, karanlık bir hal alan sessizliği söken, bozan bir tek kelime için elimizde ne varsa vermeye hazırdık. Bir tek sözcük bile bizi avutmaya yeterdi. Sessizliğine son verecek en küçük bir ses, bir cümle bizi dünyanın en mutlu anne babası yapmaya yeterdi. Psikolog’un ücretinin çok yüksek olması öncelikli sorunumuz değildi. Evde beş yerine üç defa çay pişerdi, ya da hiç pişmezdi. Bizi almadı içeri. Yılmaz’ım içerdeyken, bir mucize gelecek diye, biz, umutla bekliyoruz doktorun kapısında. Çıktıklarında, “Haftada iki kere geleceksiniz, canınızı sıkmayın, Yılmaz konuşacak, çözeceğiz,” dediğinde Sevinç Hanım, Yılmaz’ımız sanki konuşmuş kadar mutlu olduk, sevindik, umutlandık, evimiz yine şenlenecekti. Üçüncü haftanın son seansına girdiğinde oğlumuz, Yılmazımız, ilk baştaki kadar umutlu heyecanlı değildik. Bunun da bir para tuzağı olduğunu falan düşündük Varter’imle. Şevkimiz kaçmıştı; Yılmazımız konuşacağına dair hiçbir işaret vermemişti. Bir hafta öncesine gelene kadar yani arabayı satmadan önce arabayla dışarı çıkarıyor, dolaşıyorduk birlikte, ama en ufağından bir ışık bile görünmüyordu. Şehir dışına çıkıyor, dağda bayırda yürüyorduk gözden uzak yerlerde, ne yazık ki sessizliğini, suskunluğunu kendiyle getiriyordu oğlum. Üçüncü haftanın son seansında Sevinç Hanım dışarı çıktığında tam olarak anlamlandıramadığımız bir yüz ifadesi vardı. Mutlu desen değil, kederli desen değil, alacağını almış desen değil. Hüzünlü bir sevinç vardı yüzünde. Yılmazımız, oğlumuzu içerde bırakıp çıkmıştı Sevinç Hanım. Biraz da endişeli bir yüz ifadesiyle bize yanaşıp, “Oğlunuz askerde cinsel tacize uğramış,” dedi.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR