Okumaya dair en eski anım, Huckleberry Finn’in Maceraları ve Tom Sawyer. Babam New York’ta büyüdüğünden evimizde çok fazla Amerikan kitabı vardı. Mark Twain’in bu iki kitabı benim gibi bir çocuğun hayal gücü için birebirdi. Huckleberry Finn, yolla ilgili okuduğum ilk roman, Tom Sawyer ise okuduğum ilk cinayet gizem romanıydı.
Ergenlik çağımda en çok etkilendiğim kitap Jean Genet’nin 1930’lu yıllarında Avrupa’sında geçen ve büyük bir kentin kenar mahallerinde yaşayan eşcinsel bir adamın hayatını anlattığı klasik romanı Hırsızın Günlüğü. Bu kitap benim edebiyatla ilgili görüşlerimi, edebiyatın neleri ele alabileceği ve hatta alması gerektiği konusundaki fikirlerimi dönülmez bir biçimde değiştir. O yaşlarda okumak epey zor olmuştu çünkü ana karakterin zihinsel izlenimlerini algılamakta güçlük çekiyordum. Kavrayamadığım şey bir insanın cinsel yöneliminin farklı olabileceği değil, bir insanın kötü muamele görmekten nasıl zevk alabildiğiydi. Muhtemelen beni romana çeken de bu oldu.

Bende yazar olma isteği uyandıran kitaplar Jack Kerouac’tan Yolda ve Charles Bukowski’den Ekmek Arası. Nasıl ki, müzik yapmak müzik dinlemenin bir sonucu, bana göre yazmak da okumanın sonucu. Tıpkı yemek masasında anlatılan hikâyeleri devam ettirme arzusu gibi sosyal bir refleks. Biri bir hikâye anlatır, ötekiler ona katkıda bulunur, şimdi sıra sizdedir.
Yeniden okuyamayacağım kitaplar Ernest Hemingway’inkiler. Eskiden çok büyük bir hayranıydım. Geçtiğimiz günlerde romanlarından birini yeniden okumaya çalıştım ama eskidiğini fark ettim. Hemingway ya da Raymond Chandler, onlardan çok fazla yazar etkileniyor ve dolayısıyla çoğu kitap size onların eserlerinin komik birer kopyasıymış gibi geliyor. Hemingway’i tekrar okuma konusundaki hayal kırıklığımdan bahsettiğimde yirmi beş yaşındaki editörüm şöyle dedi: “Bilirsin, Hemingway gençlerin yazarıdır.”
Çok geç keşfettiğim kitap Joseph Roth’un Radetzky Marşı. Geçenlerde ailemden kalan kitaplara göz atıyordum. Bu roman gerçek bir mücevher. Avusturyalı bir ailenin üç neslini konu alsa da, arka planda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküşünü anlatıyor. Şu inşa etmenin imkânsız olduğunu bildiğim bir zaman ve mekân duygusu var. Hüzünlü, destansı ve trajik: vatta edilen cennet bahçesinin aslında gelecek değil ama geçmiş, o bir daha asla dönemeyeceğiniz zaman ve mekân olduğunu anlıyorsunuz.

Sık sık aklıma gelen yazar Henrik Ibsen. Ibsen okumak Norveç eğitim sisteminin zorunlu bir parçası ama maalesef o yaşlarda size inanılmaz sıkıcı geliyor. Kendimle ilişki kurabildiğim yaşlarda yeniden okudum ve bütün oyunlarını oldukça keyifli buldum.
Şu an okuduğum kitap Jonathan Haidt’in The Righteous Mind isimli kitabı. Haidt, sosyal antropoloji ve psikoloji alanında çalışan bir yazar. Bize ahlakın nasıl evrimleştiği, bunun da sosyal davranışları nasıl etkilediği konusunda ikna edici argümanlar sunuyor. Mesela kimi Amerikalıların zeki insanlar olmalarına rağmen niçin Cumhuriyetçilere oy verdiklerini anlamak epey aydınlatıcı oldu. David Hume’un da dediği gibi, akıl her zaman duygunun kölesi olmuştur. Aklımızı çoğunlukla doğru olmasını istediğimiz şeylerin gerçek olduğunu teyit etmek için kullanıyoruz. Kendimizi doğrulamak konusunda sahip olduğumuz önyargıları çocukluğumuzdan yaşlılığımıza kadar taşıyabilir ve bir an olsun bile yanıldığımızı hissetmeyebiliriz. Bu hepimiz için geçerli; siz, ben, onlar…






