Philip Roth’u tasarladıklarını sonuna kadar götürebildiği için okuruz. Onu dinmeyen ve tarihin kimi kez altını oyan yaratıcılığı için okuruz.
Philip Roth romanlarının iç yaşamları hep çok zengindir. Üst üste okunduklarında birkaç önemli meselenin çeşitlemeleriymiş gibi görünürler ve bu meseleleri her seferinde çok olağan görünen kurgular içinde verirler. Amerika’nın yakın tarihi, aile mefhumu, Amerika’da yaşayan Yahudi cemaati üzerinden Semitizm ve anti-Semitizm, ya da her zaman dönülen gözde bir konu olarak cinsellik, bunun uyandırdığı sorunlar, karmaşalar… Birinin durduğu yerde diğerinin devreye gireceği ve yazarına epey sorunlar da getirecek olan bu konular hangi tür bir cesaret, nasıl bir dürüstlük, ironiyle hayal gücünün oyunlarını birleştirecek nasıl bir hınzırlık gerektiriyorsa göze alınır ve, yine benzer bir sırayla, ülkenin kanaat önderleri, aydınları, en yakın aile bireyleri, ülkede yaşayan Yahudi kesimleri ve cinselliğin olabildiğince tutku, sapkınlık ve saplantı içinde işleniyor olmasını eleştiren her türlü “muhafazakâr” okur tarafından kıyasıya eleştirilir.
Eleştirinin bir kısmı, gerçeklik etkisini bu ölçüde yaratabilen yazarın hayal gücünü (yazınsallık da diyebilirsiniz) hiç hesaba katmayan okurlardan geldiği için bu romanları aynı zamanda yaşamsal bir dava sebebine de çevirebilirler, çünkü kimi kez kendisi dahil en yakın çevresini kanlı canlı kişiler olarak hikâyelerine sokan bir yazar söz konusudur. Kitaplarından birine “Gerçek Bir Hikâye” altbaşlığını koyacak kadar bütün bu itirazları önemsediğini ve kışkırttığını (babasının son zamanlarına dair bu kitap gerçeğin yazınsal halidir) varsayabileceğimiz için de, ya onlara kurgusal birer biyografi örneği olarak bakmamız ya da sözgelimi Amerika’ya Tuzak’ın son derece gerçekçi bağlamına alternatif bir tarih olarak yerleştirilmiş ilaveleri (Charles Lindbergh’in Nazizm korkusuyla yaşayan ülkede ne Başkan olarak görev yaptığını ne de uçağının kaybolduğunu) bir aşamadan sonra başka türlü önemsememiz gerektiğini anlarız. Philip Roth, bir romanda bile gerçek tarih kalıntıları arayan böyle okurların algısını sahiden de epey diri tutar (aynı Lindbergh’in Nazi Almanya’sı hayranlığı kayıtlarla sabittir) ve “olup bitenlerin” bunca eğilip bükülmesinin hayatın veya tarihin değil, yaratıcı edebiyatın, asıl yazınsal olanın en derin soruşturması olduğunu o zaman sezinlemeye başlarız. Reflekslerine ve önyargılarına sıkıca bağlı bu tür okurlara rehber olsun diye, romanın sonuna kaynakçalar veya bazı tarihsel belgeler koymak dışında –öyle gelir ki– yazarın göstereceği başka bir çaba veya lütuf yoktur.

Oysa hem Amerika siyasi tarihine değinen (en başta Amerika Üçlemesi) hem de siyaset hevesini tümüyle gözden çıkaran ve bu büyük boşluğu genç erkeklerin, yetişkinlerin, ihtiyar adamların seks düşkünlüğüyle telafi eden bu romanlar, bir haham üzerinden dolaylı olarak antisemit dünyaya kapılar açabilen iç yaşamlarıyla ve ruhsal motivasyonlarımızı kendi bilgimizin sınırlarından bile öteye taşıyabilen yanlarıyla –mantık ölçüsünde veya değil– çok güçlüdürler; ve Sabbath’ın Tiyatrosu’nda altmış dördündeki Sabbath’ın arzularını ister rezilce ister tutkuyla ve sonuna dek yaşadığını düşünelim, gerçekleri ve aklımızdan geçenleri sonsuza dek değiştirecek kadar sarsıcıdırlar. Aynı sahnede, tek paragrafta, hem bu ihtiyar seks düşkününün eski bir dostun on dokuz yaşındaki kızının külodunu cebinde taşırken yakalandığını, sevgilisinin mezarına gidip mastürbasyon yaptığını (ve onu izleyen başka bir âşığın ve onu da izleyen bir başkasının orada hazır bulunduğunu) hem de hiç kimsenin ifade edemeyeceği bunların hepsinin Sabbath (ya da onun birkaç nesil daha genç hali olan, beyzbol eldiveniyle ilişkiye giren Portnoy) tarafından ifade edildiğini okuruz: Burası önemli, çünkü gerçeklere ve kurallara riayet etmekle tanımlanmış okurun aynı zamanda başka bir açıdan, yani ifade edemediği için riyakâr olabilecek içsel dünyasından (hayal kuramadığı için çoraklaşmış edebi, düşünsel yaşamından) çarpıcı bir resmini veriyordur. Sabbath’ın ölen sevgilisi de onu tam bu sınırsız açıksözlülüğü nedeniyle tutkuyla sevmiştir.
Böylelikle, Philip Roth’un ele aldığı konularda sorgulama bilincini sonuna dek götürmesiyle, işlemekte olan yazınsal bilincin iç içe geçtiği daha edebi, daha “plastik” bir düzleme gelmiş oluruz. Karşıt Hayat’ta deneyselliğin elverdiği ölçüde karakterlerin yaşamları değişen kurgularla birbirinin yerine geçer ve aklımızın bir yanıyla Avrupa, Amerika ve Batı Şeria arasında bölünmüş halde bulunan Yahudi toplumunun ilişkilenme veya ayakta kalma çabalarına dikkat gösterirken, bir yanıyla yazarın dünyaları birbirinden bunca uzak karakterleri yine birbirlerinin konumundayken hayal etme becerisinin ardındaki ihtiyacın tümüyle bir oyun olduğunu düşünürüz. Philip Roth bu oyunu bilhassa ondan iki kardeşi birbirine düşüren dinsel ve yaşamsal öncelikleri olduğu gibi vermesini bekleyen şüpheci, ibadetle arzuyu ayrı ayrı görmek isteyen okura değil, birinin yaptığını diğerinin de yapabileceğini, arzuların kaygan, geçişken doğasını verili kabul edip bu edebi şenliğe daha serinkanlı, daha cin fikirlerle hazır olan başka bir okura kurmuştur elbette. Bu oyunsu duyguyu başka hiçbir romanında (en azından teknik olarak) uyandırmadığına bakarak diğerlerine göz atacak olan okur, sözgelimi Meme’de kendisini bir sabah kasık bölgesinde bir şişkinlikle, devamında bir ameliyat masasında tümüyle tombulca bir meme olarak bulan hazin karakterin, bütün bunlara bir anlam vermeye çalıştıkça derinleşen paranoyası, hatta şizofrenisi karşısında gerçekliğin yeniden sarsıntılar geçirdiğini görebilir ve hiçbir şeyin o anlama gelmediği, yanlış anlamalarla hakikatin karıştığı, güvenle komplo duygularının durmadan çarpıştığı ve bunlar olurken hayatın mantığının nasıl olur da katı çizgilerle belirlenebildiğine belki, okumasının bir ânında, şaşırıverir: İşte bu tanımı belirsiz aydınlanma anlarında artık sadece deminden beri resmini çizdiğimiz sinirli ve saf okur değil, insan zihninin karmaşasına açık okur da dersini almış olur. Yazının hayattan farklı olduğunu düşünmüyorsanız, hasta olduğuna inanabilmek için her şeyini verecek ve herkesin her sözüyle durumunu daha da çaresiz bir hale soktuğu David Kepesh’in değişip durmakta olan zihni de klinik bir vaka olmaktan öteye geçmez. Oysa bütün bu olup bitenleri tasarlanmış bir oyun olarak düşündüğü müddetçe de doğrulamaz meme-insan: Öyleyse, bir hikâyeye sığdırılan bu olağandışı durumun içinden, şizofreniden kurtulur gibi, nasıl çıkacaktır okur? Philip Roth bu çıkmazı önümüze bir zorunluluktan önce bir süreç olarak sunar ki, okuduğumuza gerçek mi diye inanacakken bir ikinci kez yeniden düşünelim ve zavallı David Kepesh gerçek mi diye inanacak olduğunda doktorundan, sevgilisinden, hatta babasından duyduklarını da bir ikinci kez yeniden düşünelim. Roman bize bu zihin fırtınasına kapılacağımız süreyi, olağandışı kısalığıyla iyice yoğunlaştırarak vermektedir üstelik.

Amerikan edebiyatında bir örneğini ancak John Dos Passos’ta görebileceğimiz, şehir hayatının, insanının karmaşasını dilsel bir enerjiyle karşılayan koşutluk Philip Roth romanlarında da belirgindir. Hayatın en acı, en hüzün verici ya da en sahici ve kesin anlarını aktarırken (diyelim çok saygın bir hayat süren bir çiftin genç kızları Vietnam savaşı karşıtlığıyla bir postaneyi bombalayıp oradan geçmekte olan birini öldürdüğünde tepetaklak olacak bir mutluluğu tasvir ederken) yazar “kısa ve net” veya “yalın ve akıcı” olmaktan öylesine uzaktır ki, hayatın ve edebiyatın bu ezberini bir farkla değiştirip “uzun ve net” veya “karmaşık ve akıcı” demekle cümlelerinin (tarihi ayan beyan ortada bir ülkenin kaderini yeniden inşa ederken) sergileyeceği cüreti belki tanımlamış oluruz. Ama bu cümleler, Meme’de biraz yaklaşır gibi olduğu bir alegoriye ne eylemlerin sürüp durduğu Pastoral Amerika’da ne de diğerlerinde sapmadığı için, gerçeklik etkisini yitirmezler ve daha ziyade bu etkiyi dağılan, dal budak salan patikalar gibi romanların genel seyrine yayarlar: Philip Roth’un sadece anlatıcılarının değil, diğer neredeyse tüm karakterlerinin de gayet entelektüel olduklarını; yatakta tartışıp kavga ederken bile bizi düşünceden düşünceye savuran çiftlerinin, kendi arzularını çözümleyen üniversite hocalarının, sevdiği bir arkadaşını seneler sonra tasvir eden çocukların kurmakta olduğu cümlelerin daha okurken, o anda nasıl da kapsayıcı görünmelerinden anlarız. Dikkatle okunduklarında uzunlukları ve enerjileriyle yormayacak, bu arada algımızı romanın tümünü bünyesinde tutan bir prizma gibi aydınlatacak dilsel yapılarıyla bu cümleler bir arada o kadar çok ayrıntıyı verirler ki, yazarın yukarıda bahsettiğim türden edebi oyunlarını bazen belirsizleştirir, ama bazen de bütün “numaranın” tam da bu sözel şiddetin kendisinde olduğunu, hayatın yapısını pekâlâ upuzun, soluksuz bir cümlede de bulabileceğimizi (elbette Borges’ten de uzak bir olgusal düşkünlükle) çok yakından gösterirler bize.
Hararetle tartışmacı diyaloglar üreten ve bazen romandan romana büyük tek bir (çoğunlukla yetişkin erkek) sesmiş gibi de sanacağımız anlatıcıları, Roth’a kariyerinin bir noktasından itibaren yazar kimliğinin alter ego’su olacak –Nathan Zuckerman adlı– başka bir kişiyi daha esinlemiştir. Hayalet Yazar’dan başlayarak bu gayet edebi ses, öte yandan asla kavramsal, formüle edici, cinsel kazılar sırasında bile literatürden ilhamla oluşturulmuş bir sözel heyecan göstermez. Aforizmalar kurmaktan ise epey uzaktır ve bunca donanımlı yaklaşımlarına karşın neredeyse bir cümlesini bile bağlamından koparıp bir başına sergileme heyecanı da göstermez. Sanki söz konusu bu tek cümleleri ayrıştıracak olursak, yazarın bütün bir kitaba sığdırdığı can suyundan ve köklü yaşamsallıktan da onları mahrum edecekmişiz gibi gelir. Telkinlerde de bulunmayan entelektüel bu kişileriyle bir Philip Roth romanı her zaman için genişleyip duran hikâyelerle (öyle bir tercihle) dirsek teması halindedir. Bir Milan Kundera romanında alışkın olduğumuz gibi (Roth bir romanını bu dostuna adayacaktır) sevişmeye dünden hazır, hevesli karakterleri söz konusu olduğunda ve bu durum ona epey grotesk, Sabbath’ın Tiyatrosu’nda veya Arzu Profesörü’nde iyice alevlenecek cinsel karmaşalara fırsat tanıdığında da, Roth yine Rabelaisvari bu coşkunluk ve iştahı söylem düzeyine ağırlık vermektense kişilerin iç içe geçen hikâyelerine yedirmiş olur.
Philip Roth’u tasarladıklarını sonuna kadar götürebildiği için okuruz. Onu dinmeyen ve tarihin kimi kez altını oyan yaratıcılığı için okuruz. Hepsi de hüzne ve tutkuya yakın karakterlerini kişisel tarihleri bakımından fazlasıyla önemsediği için okuruz. Amerika Üçlemesi’ni oluşturan her bir romanda veya Amerika’ya Tuzak gibi cinselliğin bahsinin bile geçmediği daha klasik yapılı olanlarında bile neredeyse dionizyak bir iştahla hem eserin iç yaşamını ördüğü hem de tam o ânı detaya, tam yerine uydurulan dakik gözlemlere boğabildiği için okuruz. Philip Roth’u bize tarihsel perspektifler önerdiği, arzularımızı tanımamızı alttan alta gösterdiği için değil sadece, veya Yahudiliği (başka bir düzlemde Toni Morrison’un Amerika’nın kanayan yarası siyah-beyaz tartışmasını hep gündeme getirişinde olduğu gibi) herkes için sinir uçlarına kadar irdelediği için de değil sadece, üslubunun titiz parıltısı, işçiliği ve bütün bunlarla birlikte nasıl tek bir cümleyi uzun uzun ve emeğini üstlenerek kuruyorsa romanlarının daha geniş gövdelerini de öyle gelişkin bir dikkatle hayal edebildiği için okuruz… Sonuç olarak onu, tüm bunları eserlerine bağlanabilmemiz için birer koşul olarak ileri sürmediği, ama uzun sürmüş yazarlık hayatı boyunca da hiçbirinden uzaklaşmadığı için sever ve öyle okuruz.






