Biraz yavaşladığıma göre, birisi ortaya çıkıp öykümü yazsa iyi olur. Daha vakit var ama sonsuza kadar değil.
Onlara ne söylerdim? Eh, bakalım, sorun neyin önemli olup neyin olmadığı, değil mi? Bir sürü şey var ki, dinlemek bile istemezler. Babil’in düştüğü gün Sirus’un yediği o soğanları ben kavurmuştum. Piramitin içine kapatılmak üzere seçilen, benim ikiz kız kardeşimdi. Bana hiçbir zaman açmamak üzere bir mektup verdi. Büyük Çin Seddi’ni kuzeyden ben deldim. Midillim altımda çöküverince, buz üstünde, onun çiğ etini yiyerek kırk gün yaşadım. Nankin’in Porselen kulesinden alınmış olan ipek parçalarına sarılı olarak, Batı’nın evvel ezel gördüğü ya da duyduğu ilk barutla döndüm. Bununla, Türklerden özgürlüğümü satın aldım ve onların, Rodos’taki bacaklarını açmış duran deniz feneri devini, on sekiz tane kadırgayı alabora ederek koya yuvarladığını gördüm. Efes’teki Diana Mabedi’nde tapınan ilk kişi ve Coliseum’da aslanları bakışıyla utandıran ilk Hıristiyan oldum. Özgürlüğümle ve ata binme hızımla Asya’daki yedi kiliseye selam götürdüm: Efes’te geyik çobanı bir köpekle çiftleştiği için dağlanmış olan bir kadın gördüm; İzmir’de üzüm hasadının kurumasını beklemek için kaldım; Bergama’da keçi karaciğerini çiğ çiğ yedim, bir nefaset örneğiydi ve tenya illetine yakalandım; Thyatira’da
1 ılık süt dolu bir lazımlığın üstünde on gün oturarak tenyayı dışarı çıkmaya ikna ettim; Sardis’te son altınımı da Nuh’un Gemisi’nden çıkma bir kereste karşılığında verdim, o da heybemde un ufak oldu; Philadelphia’da
2 beni satrançta yenen kör bir arzuhalcinin bir gecede üç kızıyla birden yattım; Laodicea’da
3 iki başlı bir aslan gördüm, doldurulmuş. Bütün bu kiliseler şimdi Müslüman, ama bunda benim hiçbir kişisel sorumluluğum yok.
Kimse kendini, kendi öyküsünde bir karakter olarak düşünemez. Aslında hiç kimse kendi yaşamını bir öykü olarak düşünmez. Onun biçimini görecek kadar dışına çıkamazsınız. Biri benim öykümü kaydetmek isterse, kendine göre anlamlandıracak demektir. Bir şey uğruna dur duraksız bir arayış olmamış mıydı? Ya da sadece bir oraya, bir buraya savrulmalar ve hatalar? Bir allahın cezası şeyden bir başkasına.
Kendi öykünüze inanmamanızın nedenlerinden bir başkası da dünyanın nasıl sizsiz idare edilebileceğine inanamamanızdır. Ama eğer sizin öykünüzü ve onun anlamını anlayacaksa sizsiz idare etmelidir.
Belki de bilinmezlik daha iyi bir kader olacaktır. Öykülerin sonu gelmelidir ama bizde sadece bir duruma ulaşma arzusu var, bir durağanlığa, bir varlığa, askıntıda, kesinleşmemiş. Durmasını istemeyiz, kazanacağımız şan şöhret ne olursa olsun.
En nihayetinde tek bir öykü vardır: Var olduğumuzu söyleyen bedenlerimizin öyküsü.
Çeviren: Lale Akalın
1 Thyatira: Akhisar. (ç.n.)
2 Philadelphia: Alaşehir. (ç.n.)
3 Laodicea: Goncalı. (ç.n.)
John Fuller (1937) Britanya’nın Kent bölgesinde, Ashford’da doğdu. Babası, 1991’de ölen şair Roy Fuller’dır. Oxford Üniversitesi’nde, New College’da öğrenim gördü. Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde askerliğini yaptıktan sonra ABD’deki New York Eyalet Üniversitesi’nde dersler vermeye başladı. 1963-1966 yılları arasında Manchester Üniversitesi’nde dersler verdi. 1966’da Oxford Üniversitesi, Magdalen College’da öğretim üyesi oldu. Şiir ve kurmaca edebiyat dallarında çeşitli ödüller aldı.
Flying to Nowhere (1983) adlı romanı Whitbread Ödülü’nü aldı ve Booker Ödülü’ne aday gösterildi. Kraliyet Edebiyat Topluluğu üyesi olan Fuller halen Oxford’da yaşıyor. Tek öykü derlemesi
The Worm and the Star (1993, Solucan ve Yıldız) adlı kitaptır.