Kaptan’ın Hayat Defteri…
14 Mayıs 2017 Kültür Sanat Sinema

Kaptan’ın Hayat Defteri…


Twitter'da Paylaş
0

Derinliklere Yolculuk, TRT’de gösterilen Yaşayan Deniz belgesel serisiyle 70’lerde Türkiye’de de çok sevilen Fransız deniz araştırmacısı Jacques-Yves Cousteau’nun hayat hikâyesini anlatırken küçük oğlu Phillippe sayesinde bencil kişiliğinden sıyrılıp çevreci bir figüre dönüşümüne de vurgu yapıyor.
Uğur Vardan
Televizyonun evlere tam olarak nüfuz etmediği yıllardı. Ekranla buluşma yerimiz, mahallemizin küçük kahvesiydi. Yazılı olmayan bir anlaşma vardı kahvenin sahibiyle mahallenin minikleri arasında; ön sıra her daim onlara ayrılmıştı, karşılığında da her gece Kapanış’tan sonra boşların ve sandalyelerin toplanmasına yardım edilecekti. Kız kardeşimle birlikte bu anlaşmanın en sadık neferleriydik. Kaptan Cousteau’yu işte bu dönemde tanımıştım. Rahmetli pederin, “Hadi artık yemek vakti” çağrılarına, “Kaptan Cousteau bitsin, geliyoruz” diye cevap verdiğimi hatırlarım. Derinlere Yolculuk Yönetmen: Jérôme Salle Oyuncular: Lambert Wilson, Audey Tautou, Pierre Niney, Laurent Lucas, Vincent Heneine, Benjamin Lavernhe, Chloe Hirschman – Fransa yapımı Emektar Fransız deniz araştırmacısı işte böyle bir ortamda hayatımıza girdi... Belgesel denen türün varlığını, Jacques-Yves Cousteau ve gemisi Calypso sayesinde tanıdık. TRT’nin tek kanal olduğu, bütün toplumu kapsayıcı bir refleksle hareket ettiği zamanlardı ve hepimiz “Gargantua” misali önümüze koyduğu her şeyi büyük bir iştahla zihnimizde eritiyorduk. Şimdiden bakıldığında, o uzak geçmişte, “Belgesel ve kültür sanat programları izlerim” ifadesinin gerçekten karşılığı vardı ve bu cümledeki “Belgesel” ifadesi, âadeta Kaptan Cousteau özelinde, Yaşayan Deniz Türkçe çevirisiyle huzurlarımıza gelen programlarda ete kemiğe bürünmüştü. Bu haftanın yenilerinden Derinliklere Yolculuk (L’Odyssée) işte bu ünlü belgesellerin yaratıcısını ve hayatından kimi önemli dönemeçleri anlatıyor. Jérôme Salle imzalı film, meseleyi eski bir Deniz Kuvvetleri mensubu olan Jacques-Yves Cousteau’nun İkinci Dünya Savaşı sonrası çizdiği yol üzerinden alıyor ve bu çok özel karakterin yaşadıklarına, yaşattıklarına odaklanıyor. Gökyüzünden ilgisini denizaltına çeviren Cousteau, eşi Simone Melchior’un ekonomik katkılarıyla o ünlü gemisi Calypso’yu çekip çevirirken iki oğluyla, çocukluk ve büyüme dönemlerinde gelgitli bir ilişki yaşıyor. [caption id="attachment_29212" align="aligncenter" width="800"] Jacques-Yves Cousteau 25 Haziran 1997’de aramızdan ayrılmıştı.[/caption]

“İsyankâr oğul”

Derinliklere Yolculuk, Cousteau’nun ekran vasıtasıyla o çok sevdiğimiz karakterinin ardındaki farklı profilin çizgilerini netleştiriyor. Bu profilde daha çok kendini önemseyen bir adam var. Eşi, çocukları, mürettebatı onun “yüce” uğraşları için âdeta birer yardımcı öğe. Lakin oğlu Phillippe, büyüyüp zamanla isyan bayrağını açmasının ardından babasını bir noktadan sonra öyle bir çizgiye çekiyor ki, karşımıza gerçek bir çevreci ve duyarlı bir bilim insanı çıkıyor. Yani dönüşüyor, dönüştürülüyor. Jérôme Salle hem bu dönüşümü hem bir hayat hikâyesinin genel çizgilerini hem de ara durakları, gayet başarılı bir çerçevede anlatıyor. 1949’dan 1979’a uzanan bir zaman aralığında salınan film, görüntü yönetmeni Mathias Boucard’ın etkili kamerasıyla yıllar önce ekrandan büyüsüne şahit olduğumuz Cousteau belgeselleri tadına ulaşıyor. Oyunculuklara gelince: Cousteau’da emektar aktör Lambert Wilson, eşi Simone’da Audrey Tautou gayet başarılı performanslar sergilerken özellikle Phillippe’te Fransızların son dönemin yükselen ismi Pierre Niney çok çok iyi. Beyazperde bazen ışıltılı hayatların ardındaki trajedilere, dramlara yakından göz atmak için fırsat sunar. Fransız sineması sanki “Kaldırım Serçe”’yle, Edith Piaf’ın hayat öyküsünü sinemaya taşırken bir kapıyı aralamış, ardından da Coco Chanel, Yves Saint Laurent ve Dalida gibi isimlerin yaşadıklarını izlemiştik. Derinliklere Yolculuk vasıtasıyla Jacques-Yves Cousteau da bu listeye dahil oluyor diyebiliriz.

Gerçeğin İki Yüzü

Yönetmen: Sean Penn Oyuncular: Charlie Theron, Javier Bardem, Jean Reno, Adиle Exarchopoulos, Jared Harris, Denise Newman, Zubin Cooper, Sebelethu Bonkolo, ABD yapımı

Bu acılara tıp ne yapsın?

Geçen yıl ilk kez gösterildiği Cannes’dan bu yana yerin dibine sokulan Gerçeğin İki Yüzü (The Last Face), bu hafta itibariyle salonlarımıza uğruyor. Sean Penn imzalı yapıma yönelik eleştiriler “oryantalist”’ bakış açısı, iki ana beyaz karakter eşliğinde “Kara Kıta”nın talihine göz atarken samimiyet içermemesi, derinleşememesi gibi noktalarda kıyıya vuruyordu. Film, yolları Afrika’da kesişen iki doktorun, İspanyol Miguel Leon ve Güney Afrikalı Wren Anderson’ın on yıllık bir süreye yayılan ilişkileri etrafında yoksulluk, acı ve sömürü manzaraları sunuyor. Öykü ezilenleri Liberya, Sierra Leone, Güney Sudan gibi yörelerde, refahı ve ezenleri ise Cenevre ve Cape Town’da resmediyor.

Haksız eleştiriler

Senaryosunu Erin Dignam’ın kaleme aldığı Gerçeğin İki Yüzü’nde Sean Penn belki yönetmenlik kariyerinin en iyi yapıtına imza atmıyor ama doğrusu derdini gayet iyi aktarıyor. Bir yanda her daim alanda yer alan ve sorunları birebir yaşayan pragmatist bir doktor, öte yanda babasının izinde bir idealist olarak sahaya inen ama onca acıya, kana ve gözyaşına dayanamayıp masa başına geçen ve çözümü bürokrasinin çarkları arasında bulmaya çabalayan bir başka doktor. Dünyanın temel dertleri ve bu dertler arasında bir ilişkinin gelgitleri... Belki biraz uzun, belki şimdiki zamanın tempo histerisine kulak kabartmayan ve kendi yatağında sakin akan bir film Gerçeğin İki Yüzü. Ama ne oryantalist bir bakışı var ne de kibirli yaklaşımı... Keza Sean Penn bugüne kadar çizdiği portreyle meseleleri şekilci bir tavırla ele almaktan ziyade yerinde, doğru hamlelerle kendi yolunu çizmiş bir aktivist olduğunu defalarca gösterdi. Bu son filminde de acı çeken bir dünyanın profilini elinden geldiğince çizmeye çalışmış. Ana karakterler Wren ve Miguel’e hayat veren iki oyuncu Charlize Theron ve Javier Bardem de tıpkı Penn gibi elinden geleni yapmış. Ama ara rollerde karşımıza gelen Jean Reno, Adиle Exarchopoulos ve Jared Harris’in derinleşemeyen karakterlerde karşımıza geldiğine dair eleştiriler varsa, buna katılırım! Bu arada filmin en hoş yanlarından biri de Red Hot Chili Peppers’ın Otherside’ının ne kadar güzel bir şarkı olduğunu hatırlatmasıydı. Sonuç? Kapitalizmin, sömürünün, eşitsiz gelir dağılımının, egemenlerin yarattığı ve muhtemelen hepimizin yakından bildiği, tanıdığı manzaraları bir de Sean Penn’in yorumuyla görmek isterseniz, buyurun salona derim...

Uğur Vardan'ın yazısı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR