Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Nisan 2020

Edebiyat

Virginia Woolf’a Pandeminin Gözünden Yeniden Bakmak

Deniz Gündoğan İbrişim

Paylaş

4

1


Pandemi hafızası, Clarissa’nın düşüncelerine, haraketlerine, soluklanmaları ve duraklamalarına sızarak yaşadığı kent tecrübesini şekillendiren, kimi zaman da bu tecrübeyi değiştiren başlı başına bir aktördür.

COVID-19’un dehşeti ve “pandemi” tahayyül sınırlarımızı epeyce zorlarken nicedir yaşadığımız hayatı bize yeniden sorgulatarak failliğini gün be gün hissettiriyor. Her birimiz farklılıklarımızla, biricikliğimizle ya değişmeye başladık ya da kabuk atıyoruz. Bununla birlikte, ucu bucağı görünmeyen bir belirsizlik söyleminin içindeyiz. Pandeminin ve esasen egemenin ve otoritenin pandemi karşısındaki tavrıyla birlikte gündelik travmalarının sayısı artarken çaresizlik, yüksek kaygı, öfke ve yas gibi zor ve birbirine dolaşık duygular duvarlarına çarpıyoruz. Eş zamanlı olarak da maskesinden çamaşır suyuna, sağlık görevlileri doktorlar ve yoğun bakım ünitelerinden sevdiklerimiz ve yakınlarımıza, kendimizi içinde buluverdiğimiz “zoom” teknolojisine kadar ilişkilendiğimiz geniş bir materyal dünya var. Biz bu dünyaya bomboş sokakların, üst üste yığılan yorgunlukların torbalanmış, uyku uyuyamayan gözleriyle bakıyoruz şu sıralar. Biraz kendimize geldiğimiz anlarda ise geçmiş salgınlardan ne devşirebiliriz diye düşünmek, beden, mekân ve zaman ile artık aynı olamayacak ilişkilenme biçimimize dair bir yol haritası çizebilir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ilk kez Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas şehrinde, Avrupa’dan dönen Amerikan askerlerinin bulunduğu  Fort Riley Kışlası’nda görülmüş olan bir hastalık sadece birkaç gün içinde kırk sekiz askerin ölümüne yol açmıştı. Bu hastalık savaşa katılmayan İspanya’da şehir gazetelerinde sansürsüz yer alabilmesi nedeniyle “İspanyol gribi” adını almıştı. Salgın savaşta ölenlerden çok daha fazla insanın, elli milyona yakın canın ölüme sebep olmuştu. Savaşın sonlarına doğru askerler topluca gemilerle ve trenlerle memleketlerine yollandığında ise sadece cephelerde ve kentlerde değil köy ve kasabalarda da salgın baş roldeydi. 1918-1919’da yüzyılın en büyük savaşının gölgesinde genç nüfusta inanılmaz derecede kayıplar meydana gelmişti. Bundan beş yıl sonra gelen ikinci dalgada ise cansız bedenler ve tutulan yasın haddi hesabı yoktu. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye seyreden İspanyol gribi neredeyse dünyanın yarısını derinden etkileyen ve ölüm oranı oldukça yüksek bir salgın dalgası olarak hafızalarda yer etti.

virginie woolf

1918 Ekim’inde Amerikalı gazeteci ve romancı Katherine Anne Porter, İspanyol gribi nedeniyle geçirdiği bedensel değişimi, çektiği acıyı ve günlerce tuhaf bir ateşle boğuşmasını önce günlük türünde kaleme alır. Porter bu hastalığın bir daha geri getirilemez biçimde kendini değiştirdiğinden neredeyse her sayfada ısrarla bahseder. Bedenini saran ateş ve korkuyla yaşamının hastalık öncesi ve hastalık sonrası diye ikiye ayrıldığını aktarır. Normal addedilen hayatına dönmesi ise beklenenden daha uzun ve sancılı olmuştur. 1939 yılında "Pale Horse, Pale Rider" adlı üç hikâyeden oluşan novellasını yazar. Bu novella İspanyol gribini dolaysız yoldan anlatan ilk eserlerdendir ve daha çok Amerika’daki genç kayıplara odaklanır. “Pale Horse, Pale Rider” hikâyesi gazeteci Miranda ile asker Adam arasındaki aşkı anlatır. Aşk tam da 1918 salgınında geçer. Miranda hastalanır ve günler boyunca ateşle yatar. Ayağa kalktığında ise sevgilisinin gripten öldüğünü öğrenir. Novella şu cümlelerle biter: “ Artık savaş yok, salgın hastalık yok, silahlardan çıkan ağır kurşunların bitimini izleyen şaşkın bir sessizlik var; perdeleri kapalı sessizliğe gömülmüş evler, boş sokaklar, yarının ölü soğuğu var.” (s. 264)

Şimdi, İspanyol gribi ve COVID-19’un karşılaştırmalı ve ilişkisel okuması, bu tip salgınlarda sadece bilimsel ve tıbbi veri dolaşımının ötesine geçebilmek, kültürel-söylemsel ne gibi temaslar bulunduğunu anlamak için kıymetli duruyor. Virüs, her iki farklı salgında nasıl yayılıp etrafında ne gibi salgın anlatıları örmüş, kamusal ve özel yaşamı nasıl değiştirmiş gibi sorular tartışılmaya çoktan başlandı bile. Bugünden konuşursak, pandeminin hafızası bizim hücrelerimizde ve bedenlerimizde nasıl muhafaza ediliyor ve nasıl dile geliyor/gelecek? Ya da bir şehri veya sokağı beden olarak düşündüğümüzde, o bedenin pandemi hafızasından neler dökülebilir? Edebiyatın imgesellik ve artikülasyon gücü pandeminin poetika ve politikasını nüanslar aracılığıyla anlamamızı kolaylaştırırken geçmişin bugüne ne şekillerde değip sirayet ettiğini de görmemizi imkânlı kılar. Tam da bu nedenle, bize şifalı duygulanım alanları açtığından, kuvvetlidir edebiyat. Burada sormak istediğim salgınların edebiyattaki hafızasına ve konumuna ilişkin. Örneğin İspanyol gribi ve salgını üzerine Katherine Anne Porter’ı şimdi ve burada okuduğumuzda ne gibi kültürler aşırı temaslar, çok yönlü ve kesişen dayanışma ağları ortaya çıkabilir? Bakışımızı geçmişe çevirirken aynı anda da bambaşka zaman ve mekânda farklı bir salgına tanıklık etmek ne tür bilgi üretimini imkânlı kılar? Ve elbette yaşamla ölüm arasındaki sarkaçta, gri bölgede edebiyat bugün bize ne söyler?

Porter’dan bu yazının esas kişisine geçersek, hastalığın en koyu hallerini, ruhsal düğümlerin en sıkılarını ve bunların bedende yarattığı değişimleri mikro ve makro düzeylerde en kuvvetli ve çarpıcı biçimde anlatanların başında elbette Virginia Woolf gelir. Woolf’un 1923’te kaleme aldığı ve bilinç akışını tekniğini en iyi uyguladığı romanlarından Mrs. Dalloway İspanyol gribinin taze mirasından bireysel hikâyeler aktarırken, savaş sonrası Londra sokaklarında gezdirir okuru. Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermiş ve İngiliz toplumu hem bireysel hem kolektif düzeye savaş travmalarını atlamaya çalışmaktadır. Ve artık yeni bir çağ başlamıştır. Savaşın kurulu sistemlerinin geçmiş dengeleri değiştirdiği, modernite içinde makineleşmeyle birlikte hızlı şehirleşme ve yeni sosyal sınıf oluşumları ön plana çıkmaktadır. Romanın baş kişisi Clarissa Dalloway, parti vereceği gün (13 Haziran 1923, Çarşamba) savaşın bittiğine sevinirken bedenindeki hastalık izlerinin de seyrini gözlemler:

"Kaldırımda doğruldu biraz. Durtnall'ın arabasının geçmesini bekledi. Güzel bir kadındı Scrope Pervis'e kalırsa (Westminster’da herkesin kapı komşusunu tanıdığı ölçüde tanırdı onu): kuş gibi, alakarga gibi bir havası var, öyle yeşil-mavi, çevik, canlı elli yaşını aştığı halde, hastalığından sonra epey soldu üstelik. İşte kaldırımın kenarına konmuş, dimdik, karşıya geçecek; kendisini görmüyor bile. Çünkü Westminster’da oturunca -kaç yıl oldu? yirmi küsur-insan trafiğin ortasında bile, ya da geceyarısı uyanınca, Clarissa kalıbını basardı, garip bir sessizlik, daha doğrusu gizemli bir şeyler duyar, açıklanmaz bir kesinti (ama belki de kalbi hasta olduğu için öyle geliyordu, denilenlere bakılırsa), Big Ben vurmadan önce. İşte! Yine vuruyor! Önce tatlı bir uyarı, sonra asıl kaçınılmaz ses. Kurşundan halkalar havada eridi. Böyle budalalarız işte biz, diye düşündü Victoria Sokağı’nı geçerken. Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile, sokak kapılarına çökmüş…" (s.8)

virginia woolf

Mrs. Dalloway bir savaş sonrası romanıdır. Romanın en önemli karakterlerden Septimus Warren Smith, edebiyat okurken emperyalizmin baskıları altında savaşa katılıp, savaştan İtalyan karısıyla dönmüş bir gazidir  ve  travma sonrası sendromundan muzdariptir.  Bunun yanında, alıntılanan pasaja yakından baktığımızda, romanda bir pandemi hafızası olduğunu söyleyebiliriz. Clarissa Dalloway fiziksel, zihinsel ve ruhsal yorgunluğunda İspanyol gribi ve salgının etkisi olduğu dolaylı yoldan okura hissettirir. Tıpkı Woolf’un kendisi gibi Clarissa da kalp rahatsızlığından muzdariptir. Kalp hastalığına ise geçirdiği yoğun ateşli İspanyol gribi neden olmuştur. Clarissa Dalloway gribin bedeninde yarattığı marazlı titreşimleri seneler sonra bile hisseder. İşin ilginç tarafı Londra sokaklarını tam da bu bedensel kırılganlığıyla dolaşır. Bir keresinde kendi kendine şöyle der: “Oysa kendisinin şimdi daracık, sırık gibi bir gövdesi vardı, küçücük gülünç bir yüz, kuş gagası gibi bir burun. Evet, tavırlarında bir incelik olduğu doğruydu, elleri ayakları düzgündü, sonra, az para harcadığı göz önünde tutulursa, iyi giyinirdi. Ama artık sık sık, yüklendiği bu gövde (bir Hollanda resmine bakmak için duraladı), bütün yetenekleriyle bu gövde, bir hiçmiş gibi geliyordu −bir hiç.” (s. 14)

Clarissa Dalloway Londra sokaklarında, Big Ben’in çanları eşliğinde yürürken hastalık ve pandemi hafızası da onunla birlikte gezinir. Pandemi hafızası, Clarissa’nın düşüncelerine, haraketlerine, soluklanmaları ve duraklamalarına sızarak yaşadığı kent tecrübesini şekillendiren, kimi zaman da bu tecrübeyi değiştiren başlı başına bir aktördür. Bu anlamda 1918-1919 gribinin bedende kayıt altına alınıp başka zamanda ve savaş sonrası travmatik koşullarda adeta yeniden canlandığını söyleyebiliriz. Bunun başka bir örneğini Woolf’un 1926’da yazdığı On Being Ill (Hasta Olmak Üzerine) adlı denemesinde  görmek mümkündür. Hasta Olmak Üzerine hastalık, beden, yalnız bırakılma/tecrit ve dünyaya dokunmanın ne anlama geldiğini düşünen, edebiyatta hastalığın anlatılamamasını sorgulayan muazzam bir denemedir. “İnsan, gribe adanmış romanlar; tifo için epik şiirler; zatürree için kasideler; diş ağrısı için lirik şiirler yazılmış olacağını sanıyor.” der Woolf ve bu konudaki endişe ve hayal kırıklığını dile getirir. Vahim bir hastalıkta, bütün gün ve gece acı çeken bedenin görünmezliğine bir başkaldırıştır onunkisi:

"Bütün gün ve gece boyunca beden işin içine karışır; körleştirir ya da keskinleştirir, renk verir ya da renksizleştirir, Haziran sıcağında parafine döner, Şubat'ın kasvetinde sertleşerek mumyağı olur. İçerdeki yaratık ancak pencereden bakabilir -isli ya da toz pembe; bir an bile, bıçağın kınından ya da bezelyenin kabuğundan ayrılması gibi bedenden kendini ayıramaz; sıcaktan soğuğa, huzurdan huzursuzluğa, açlıktan doyuma, sağlıktan hastalığa değişimlerin bitmek bilmez seyrini izlemesi gerekir, ta ki kaçınılmaz felaket gelene kadar, beden kendini paramparça edene ve ruh (dediklerine göre) kurtulana kadar. Ama bedenin bu gündelik dramı kayda geçmez.İnsanlar hep zihnin yaptıklarını yazıyorlar… Bedenin, ona köle olan zihinle, yatak odasının ıssızlığında ateşin saldırısına ya da melankolinin bastırmasına karşı ne büyük savaşlar verdiği görülmez." (s. 61-64)

1918 gribi sonrası anlatıları diyebileceğimiz bu metinlerde, kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı, parçalı ve yeniden yazılan parşömen temsiller çıkar karşımıza. Ve bu temsilde beden sayıklayan bir arşive dönüşür. Woolf’un deyişiyle “bedenin kayda geçemeyen gündelik dramında” sayısız aktörler, bakteriler, virüsler, yaşam zincirleri, kırılganlıklar vardır ve bütün bunların oluşturduğu gözenekli ve kolektif bir arşivdir beden. Woolf’un Mrs. Dalloway’de yaptığı manevrayla birlikte hikâye yeniden yazılır. Woolf, hem fiziksel hem ruhsal yaralardan oluşan bir yama işi yorgan dokusundaki arşivi yatak odasının ıssızlığından çıkarıp Londra sokaklarına “çiçekler alması” için gönderir. Katherine Anne Porter’ın doğrudan anlatımı yerine hastalığın ve pandeminin hafızasında bedenin nabzını bir karakter olarak yerleştirir romana. 1918-1919 pandemi hafızası ile savaş sonrası kent belleğini buluşturur Woolf.

Bütün bu jestler ile beden, hastalık ve salgın temsiline yeni ve katmanlı biçimiyle teslim edilir belki de. Bedenin bütün değişimleriyle birlikte görünür olmasıyla açılan manzarada bir cevap arar Woolf: “Gripten yatağa düştüm cümlesi o büyük tecrübeyi ifade edebilir mi; dünyanın nasıl şekil değiştirdiğini; iş araçlarının nasıl uzak göründüğünü; şenlik seslerinin tarlaların ötesinden duyulan atlıkarınca gibi romantikleştiğini; ve arkadaşların nasıl değiştiğini, bütün bir hayat, açık denizdeki gemiden görülen bir kara manzarası gibi silik öyle uzakta dururken, kimisi tuhaf bir güzelliğe bürünmüş, ötekiler şekilsizleşip bodur bir kaplumbağaya benzemişler. Hasta bazen herşeyin üstünde, ne bir insanın ne de Tanrı ‘nın yardımına ihtiyacı var ve bazen hizmetçinin terslenmesinden sinmiş, yerde sürünmekten memnun- tecrübe aktarılamaz… ağlamaya fırsat bulamadan geçip gitmiş ve şimdi acıyı paylaşmanın kutsal iç rahatlığıyla haykırarak çaresizce feryat ettikleri kendi ağrılarını ve acılarını hatırlatmaya yarıyor.” (s. 62-63)

Yazıyı sonlandırırken yukarıdaki cümlelerin COVID-19’lu hayatlarımıza bir yerinden dokunduğunu, Woolf’un geçmişten bugüne bize bir el uzattığını elbette fark ederiz.  Dünyanın, kendimiz de dâhil tüm canlılarıyla birlikte, nasıl şekil değiştirdiğini kavramaya çalışırken, bu tecrübeyi dillendiren edebiyatın salgın veya pandemi hafızasının sınır tanımazlığına bir kez daha tanıklık ederiz.

Kaynakça

Porter, Katherine Anne. Pale Horse, Pale Rider. Houghton Mifflin Harcour, 1990.

Woolf, Virginia. Mrs. Dalloway. Çev.  Tomris Uyar. İletişim Yayınları, 2018.

-------------------. “Hasta Olmak Üzerine”.Çev. Meltem Ahıska. Defter dergisi Sayı 2. Metis Yayınları, 1987.ö

YORUMLAR

Didem Erdiman

Çok güzel bir yazı olmuş, emeğinize sağlık.

30 Nisan 2020

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024