Kendini Kandırıyordu Bir de Ben Vurdum
28 Temmuz 2019 Öykü

Kendini Kandırıyordu Bir de Ben Vurdum


Twitter'da Paylaş
0

 “Söze nasıl başlanır bilmiyorum,” dediğini hatırlıyorum Sinan’ın. “Öyle başlamalı ki söze devamını da dinlemeden duramamalı karşındaki. Ve öyle bir devam etmeli ki söz, sadece sonunda söylenenler hatırlanmamalı.Çünkü ağızdan çıkan her söz kıymetlidir, değil mi? Hiçbiri boşa gitsin istemezsin.”

İnsanın neden gittiği değil, kapıyı ne kadar sert çekip çıktığı hatırlanıyor. Sinan da bunu biliyor olacak ki bu cümleleri kurmuştu bana. Sinan’la görüştüğümüzde yağmur yağıyordu Üsküdar’da. Hava birden soğumuş, bulutlar habersizce çekip giden insanlar gibi kaybolmuştu gökten. Bir odanın ışığını kapatırcasına hızla çökmüştü karanlık, sanki elektriklerin gittiği bir gecede yanan tek mum da üflenmişti.

Buluşma saatinden on dakika erken geldiğimde kaldırımın kenarına oturan Sinan’ı fark ettim.

“Kalk yerden be oğlum, mikrop kapacaksın.”

“Ben mikrobun kendisiyim, korkma bir şey olmaz.”

İşte tam da şu an olduğu gibi, kendini her zaman olumsuzluğa çekiyordu Sinan. Kötü sıfatlar onundu. Kabahatli her zaman oydu, kötü o, düşüncesiz o. Suçu üstlenmeyi, suçluları kurtarmak sanıyordu. Yazık ediyordu böylece kendine. Yazık. Oturup düşününce onu anlayabiliyordum ama kabullenemiyordum. Aklında ve yüreğinde yer etmiş tek düşünce buydu. Sevdiklerine toz konduramıyor, onlara kötü bir sıfat yakıştıramıyordu ne kadar hak etseler de. Belki de bunu yapmasa sevecek kimsesinin kalmamasından çekiniyor, bir yandan da sevilmemekten korkuyordu. Sinan işte, olmayan derinlikleri kazıyor ve bir suç bulup çıkarıyordu kendine.Sonra da altın bir madalyon gibi taşıyordu bu suçu. Onun mutluluğu başkalarını kurtarmaktan geçiyordu. Sinan’a bu mutluluğun ilerleyen zamanlarda telafisi olmayan bir depreme dönüşeceğini anlatacak biri çıkıp gelmeliydi artık. Bu kişi, kim bilir, bendim belki de ama ne anlatsam, ne söylesem yine kendini haksız çıkaracak şeyler söyleyecek, biliyorum. Ve sözlerimi istemsizce frenliyorum.

Geçen sene işyerinden en yakın arkadaşı Murat’la dört yıllık sevgilisi Gizem’i aynı yatakta basınca ikisinden de Sinan özür dilemiş. Sonra da dönmüş arkasını, çıkmış kapıdan. Kapı da kendi kapısı ha. Öyle akşamın sonunda gecenin başında geriye dönmek de yok! Demiş ki kendi kendine: “Belki uyurlar beraber.” Sinan bu iyiliği onlara yapamazsın Sinan. Çünkü bu iyiliği gölgeleyen bir kötülük var burada. Kendine yaptığın kötülük!

Sinan’ın işyerinin gönderdiği tatilden erken dönüp sürpriz yapmak istediği Gizem meğerse gizemli işler peşindeymiş. Ama ne bilsin Sinan. Aldatmak ne, arkadan iş çevirmek ne. Murat’ın iş yerinin götürdüğü yerden apar topar, “Annem hasta,” diyerek ayrılmasının altında tüm bunların yattığını nasıl bilsin? Hem de yıl dönümlerinde…

Bunu da o beş para etmez Murat’ın herkese anlatması, bir marifetmiş gibi duyurması sayesinde öğrendim ilk önce. “Aptal bir de çıkıp gitmesin mi evden. Sabaha kadar seviştik Gizem’le. Sabaha kadar…”

Ama yalandır deyip Sinan’dan da bir şeyler duymam gerektiğini biliyordum. Sinan olanları ben sormadan anlatınca her şeyin duyduğum gibi olduğu konusunda şüphem kalmadı. Bari sussaydın be Sinan. Tamam ikisini de oracıkta öldür gibi, bir çıkar yola sokmayacak laflar etmeyeceğim ama en azından sussaydın. Hiçbir cümlenin erişemeyeceği anlamları olan bir sessizlikle çıkıp gitseydin oradan. Bir de tükürseydin suratlarına. Çünkü Sinan sen özür dileyince, “Adam özür dilemiş yav, demek ki o da sevmiyor, hatta o da aldatıyordu” demeye getirdiler lafı. Sinan bunu da duydu bunu da duydu da ses etmedi. Sustu iftiralar karşısında. Kabullenmiş gibi oldu. Sinan’ı içine sürükledikleri çukurda işte böyle yalnız bıraktılar, yetmezmiş gibi üstüne toprak attılar. Daha nefes alıyorken üstelik. Henüz canlıyken. Yaralanmışken ama iyileşebilecekken.

“Mikrop zarar verir oğlum, sen zarar görmekten başka ne yaşadın şu dünyada?”

“Haklısın. Ama bir o kadar da haksızsın. Çok güzel anlarımda oldu benim. Ama sonları kötü bitti. Yalnızca sonları”

“E ama.”

“Aması maması yok be oğlum. Yok işte görmüyor musun? Ne yapayım yani oturup yaşadığım her şeyi kendime yük mü edeyim. Gizem ve Murat’ın beni aldatması yüzünden yaşayan bir ölüye mi döneyim. Bak bana inan, üzen olmak üzülen olmaktan çok daha basit. Bu yüzden üzülen tarafta olsam bile kaçıyorum oradan. Koşarak uzaklaşıyorum…”

“Ne yani, sen şimdi acını hafifletmek için mi böyle davranıyorsun? Yaşadığın her şeye tepkisizliğin, bir şeyleri kırıp dökmemen, suçsuzken suçlu senmişsin gibi davranman hep bu yüzden mi?”

“Bilmiyorum. Ama sanki bana yapılanları kabul etmedikçe güçlü kalabiliyorum. Evet sahici davranmış olmuyorum ama böyle tutunuyorum işte hayata.”

“Saçmalama Sinan. İnsan kendi kandırarak hiçbir yere varamaz.”

“Ben de bir yere varmak istemiyorum ya zaten…”

“Ama Sinan, insan kendini kandıramaz.”

“Ben kendimi kandırmıyorum ki ben kendimi böyle öldürüyorum.”

“İyi ya oğlum ben de bunu söylüyorum işte!”

O gün Sinan’dan ayrılıp eve döndüğümde yatağıma uzanıp ışıkları kapattım. Saatlerce aramızda geçen bu konuşmayı düşündüm. Sanki benim dışımda bir ben daha varmış ve Sinan’la konuşuyorlarmış gibi dinledim onları. Sahiden bu gibi durumlarda insan ne yapmalıydı? En yakın arkadaşın sevdiğinle beraber olmuş. Ne yapabilirsin ki? Zamanı geriye alamıyorken elden ne gelir? Sahi zamanı geri alsak ne değişecek? O an geldiğinde bir kez daha aldatılmayacak mıyız?

Fakat benim vicdanım susmuyor. Daha fazla saklayamayacağım sizden aslında ne olduğumu. Sinan’a böyle ders verir gibi konuşarak, onu düşündüğümü, onun için kaygılandığımı belirterek sadece yalanımı besliyorum. Nasıl başarıyorum bunu? Nasıl gülüyorum onun yüzüne? Herkesin, beni Sinan’ın en yakın arkadaşı sanmasına, onun en büyük desteği olduğuma inanmasına nasıl tahammül edebiliyorum? Kalbin kömürleşmesi, hırsların gözü bürümesi dedikleri bu mu? Ve ben tam olarak ne zamandan beri insani değerleri bu kadar arka plana attım? Sahi ya belki de hep böyleydim.

Üsküdar’da buluştuğumuz o günden tam iki hafta sonra Sinan’ın genel müdürü Erhan Bey ve halkla ilişkiler departmanın başındaki Nihan Hanım, Sinan’ı çağıracaklar. Sinan odaya girecek. Onun oturmasına bile izin vermeyecekler. Yüzüne bile bakmayacaklar. Açıklama yapmadan, “kovuldun!” diyecekler. “Kovuldun. Kovuldun, defol!”

Evet tam da düşündüğünüz gibi Sinan ardına bakmadan çıkacak kapıdan. Eşyalarını bile almadan terk edecek şirketi. Tırnaklarıyla kazıyarak geldiği konumu ardına bakmadan çıkaracak hayatından. Kovulması için tek bir sebep olmadığını bilmesine rağmen “neden?” diye sormayacak. Dava edilmesinin altında bir yanlış olduğunu bilse de konuyu eşelemeyecek. Ve onun kovulmasından tam iki gün sonra, onun koltuğuna ben oturacağım. Sinan sustuğu için suçu kabullenmiş de sayılacak. Ve kimse benden şüphelenmeyecek.

Şirketin verilerini dışarıya çıkarmak, rakip firmalara bunu satmak yüzünden davalar açılacak Sinan’a. Bense onun konumuna hiç emek harcamadan gelip rahata ereceğim. İyi paralar kazanacağım. Mutlu olacağım. Tatillere gideceğim, evler arabalar alacağım. Ama Sinan bunları da unutacak. Unutacak derken, kendini unuttuğuna inandıracak. Eğer bir aksilik çıkmaz da Murat’la beraber ona bu kumpası benim kurduğum anlaşılmazsa beni kariyerli bir hayat bekleyecek. Yani Sinan gibi ben de kendimi kandıracağım. Ama Sinan bunların hiçbirini hak etmedi. Fakat inan olsun Murat’la Gizem’in kaçamak birlikteliğinde benim bir parmağım yok. Ve ne garip, bu sayede içimi rahatlatıyorum. Evet her saniye Sinan’a yaptıklarımı da unutuyorum. Hiçbir çaba göstermeden oluyor bu. Sinan’sa ona bu yaptığımı unutmuş görünmek için bir karınca gibi çalışacak. Biliyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR