Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Eylül 2025

Edebiyat

Kafka’nın İlk Çevirmeni: Milena Jesenská

Christine Estima

Paylaş

0

0


“Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz."

1920’li yılların Viyana’sı günümüzün kozmopolit Viyana’sı gibi değildi. I. Dünya Savaşı sona ermiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökmüş,  bu acımasız savaşın yarım bıraktığı işi 1918 yılında bütün Avrupa’yı kasıp kavuran İspanyol gribi tamamlamıştı. Viyana uluslararası yaptırımlara teslimdi. Yakıt kıtlığı, kömür kıtlığı ve bloklar boyunca uzanıp giden ekmek kuyrukları. Enflasyon kontrolden çıkmıştı. Erkekler cepheden ya da esir kamplarından alelacele dikilmiş suratlarla, hayalet uzuvlarla dönüyordu. Ve Milena Jesenská: 24 yaşındaydı, banker Ernst Pollak ile yaptığı evlilikte sıkışıp kalmış, günün birinde yazar olmayı hayal ediyordu. 

Milena’nın babası Yahudi olan Pollak ile ilişkisini onaylamıyordu ve onu sırf bu yüzden 1918 yılında, o zamanlar tımarhane olarak adlandırılan yere kapadı. Oysa Milena, bir Yahudiye aşık olmakla aklını kaçırmış falan değildi. Sadece Avrupa’da antisemitizm, Nasyonal Sosyalizmin yükselişinden önce bile fazlasıyla yaygındı. Henüz 22 yaşındaydı, bir şekilde tımarhaneden kaçmayı becerdi, çıkar çıkmaz da Pollak’la evlenip  Viyana’ya yerleşti. Prag’da yaşarken dönemin Çek ve Slovak entelektüelleriyle sosyalleşen, ışıltılı edebiyat çevrelerine mensup olan ve dönemin en büyük düşünürleriyle, sanatçılarıyla dostluk kuran Milena, Viyana’ya gidince Pollak’ın bir metresi olduğunu öğrenince hayatını idame ettirebilmek için tren istasyonunda valiz taşımaya başladı. 

Teyzesi Růžena Jesenská, Çek kültür gazetelerinin önde gelen köşe yazarlarından biriydi ve Milena da aynı şeyi yapabileceğini biliyordu. Ne de olsa Rainer Maria Rilke, Karel Čapek ve Dönüşüm’ün ünlü yazarı Franz Kafka ile dirsek temasında bulunmuştu. 1920’li yılların başında Kafka’ya yazdı ve ona, Ateşçi’yi Almancadan Çekçeye tercüme edip edemeyeceğini sordu. Böylece Kafka’nın ilk çevirmeni oldu. 

Tarihi kayıtlara bakılırsa çift, 1920 yazında iki kez bir araya geldi. Birinde Viyana’da ötekindeyse sınır kasabalarından biri olan Gmüd’de. Kafka’nın günlüklerinde ve ortak arkadaşları editör Max Brod’a yazmış olduğu mektuplarda bu buluşmalara değiniliyor, zaman zaman da izlerine rastlanıyor ama neler yaşandığına dair net bir bilgi yok. Nihayetinde ikisi arasındaki aşk uzun sürmedi. Milena Pollak’tan ayrılmak istemiyor Kafka’ysa onun zekâsından çekiniyordu. 

Hayatı boyunca tüberkülozdan mustarip olan Kafka 1924 yılında öldü ve onun ölümünden sonra Milena, faşizmin Avrupa’daki yükselişine karşı mücadele veren önemli figürlerden biri haline geldi. Çekoslovakya’yı işgal, Avusturya’yı ilhak eden Nazilerin Avrupa’nın her köşesinde muhalifleri vardı ve çeşitli yayınlar çıkarılıyor, halk bilgilendirilmeye çalışılıyordu. Milena yalnızca bu yayınlara katkıda bulunmakla kalmayıp aynı zamanda Yahudileri ve muhalifleri evinde saklayarak, (eski) kocası Pollak da dahil olmak üzere, pek çok kişinin sınırdan kaçıp özgürlüğüne kavuşmasına yardım etti. Bu nedenle 1939 yılında Gestapo tarafından tutuklandı, beş yıl sonra 1944 yılında Ravensbrück toplama kampında öldü. Ve ne yazık ki, aradan geçen seksen yılda unutuldu. Şu an Çek Cumhuriyeti haricinde Milena Jesenská ismini bilenler sayılı. 

Ben de onlardan biriydim. İsmini ilk kez 2013 yılı civarında, Londra’da yaşarken duydum. Freelance yazar olarak çalışıyor, hikâyelerimi nadiren satabildiğimden cebimde hiç para olmadan dolaşıyordum. Sonra Avrupa’daki gazetecilere verilen o bursu gördüm. Viyana’daki bir üniversitenin açtığı “Milena Jesenská Fellowship for Journalists” isimli bir programdı. Başvurdum ve bunu yaparken programa adını veren kadını daha faza merak etmeye başladım. Hakkında yazılmış İngilizce çevirisi olan beş kitabı satın aldım ve okudukça hayranlığım arttı. 

Ataerkil toplumun kurallarını reddetmiş ve entelektüel alanda kadınların yok sayıldığı bir dönemde hayatın nasıl olması gerektiğine dair kendi ideallerini oluşturmuştu: Geleneksel anlamda erkeklere tahsis edilen bir alanda kariyer sahibi olma yeteneği, kazandığı başarı, cesareti, özgür ruhu, özgürlükçü tavırları, hatta gerçek bir hırsız olması. Sosyal çevresi tavus kuşu gibi giyinip poz keserken o boş durmayıp hepsinin ceplerini boşaltıyordu – buna bayıldım. 

Unutulmasının en büyük sebeplerinden biri muhtemelen yazmak konusunda bir otorite olarak kabul edilmemesi. Kendi sözleriyle değil, başkalarının yazdığı ama onun tercüme ettiği sözlerle hatırlanıyor. Hakkında yazılan birkaç biyografi var. Onunla birlikte Ravensbrück toplama kampına gönderilen Margarete Buber-Neumann da bu biyografi yazarlarından biri. Bir diğeriyse Milena’nın kızı Jana Černá. İngiliz gazeteci Mary Hockaday’in yazmış olduğu biyografiyse inanılmaz.  Fakat bugün sınırlı sayıda da olsa hâlâ Milena Jesenská ismini bilenler varsa bunun asıl sebebi, Kafka’nın editörü ve yakın arkadaşı Max Brod’un, Kafka’nın ölmeden önceki son isteğine uymayıp onun Milena’ya yazdığı mektupları 1950’li yıllarda Milena’ya Mektuplar ismiyle yayınlaması. Oysa Milena’nın mektupları hiçbir zaman bulunamadı. 

Belki de bu yüzden pek çok kadınla aynı kaderi paylaştı: Kendi başarıları görmezden gelinirken yıllarca sadece aşık olduğu erkek vasıtasıyla tanındı. Gün geçmesin ki, erkeklere atfedilen büyük başarıların temelinde bir kadının olduğunu öğrenmeyelim. Mesela Meksikalı sanatçı Frida Kahlo. Onun zamanında “büyük sanatçı” payesini alan kişi de kocası Diego Rivera’dan başkası değildi. Ne zaman ki vefat etti ancak o zaman hak ettiği övgüyü alabildi. Milena için de en azından bunu isterdim. İnsanlar onu yalnızca Kafka’nın sevgilisi olarak değil, tarihi bir figür, üretken bir yazar olarak görsün. 

Milena’nın gözünden bir roman yazma fikri böyle oluştu. Letters to Kafka’yı Milena’nın bakış açısından yazarken ona bir söz hakkı vermek, böylece bu güçlü kadını biyografi yazarlarının, arkadaşlarının, ailesinin ve erkeklerin bakış açısından kurtarmak istedim. Romanda Kafka’ya yazdığı, uzun süredir bulunmayan mektuplarda neler yazılı olduğu, buluştuklarında aralarında nasıl bir diyalogun kurulduğu, Naziler tarafından sorguya çekilip onu Ravensbrück’e götüren olayların nasıl geliştiğini anlatılıyor ve  olay örgüsü iki farklı zaman çizgisinde ilerliyor. Bir tarafta 1918’den 1925’e kadar Viyana’da yaşadığı dönem var öteki tarafta Nazilerin Çekoslovakya işgalinden sonra aktif bir direnişçi olarak geçirdiği dönem. İşin doğrusu yapmaya çalıştığım şey, hem bir yazar, hem bir direniş figürü hem de bir feminist olarak onun mirasını gün yüzüne çıkarmaktı.

Bu romanı yazabilmek için dört sene boyunca hiç durmadan araştırma yaptım. Araştırmalarım  nüfus sayımı kayıtlarını, seçmen listelerini, gizliliği kaldırılmış askeri dosyaları incelemeyi, Milena’nın hikâyesine temas edebilecek kişilerle yapılmış röportaj ve hakkında yazılmış metinler de dahil olmak üzere bütün tarihi kayıtları taramayı, Viyana ve Prag’a yapılan çok sayıda ziyareti ve hatta biyografi yazarı Mary Hockaday ile röportaj yapmayı da içeriyordu. Onu ancak o zaman gerçekten tanıyabildim. Milena’ya Mektupları okurken Milena’nın hiç bilmediğimiz mektuplarının boşluklarını doldurabildim ve onun, Kafka’nın mektuplarına nasıl yanıt vermiş olabileceğini zihnimde tasavvur edebildim. 

Umudum, Letters to Kafka’nın Milena’ya Mektuplar’la aynı düzlemde algılanması ve aynı zamanda 1950’li yıllarında bu ünlü mektup dizisine bir yanıt mahiyetinde görülmesi. 

Zira Franz Kafka bir defasında şöyle demişti: “Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz. Var olmayan her şey, yeterince arzulamadığımız şeylerdir.” Letters to Kafka’yı yazdım çünkü böyle bir roman okumak, daha doğrusu bu güçlü, cesur, bir o kadar da karmaşalarla dolu kadını yakından tanımak ve Kafka’nın sevgilisi etiketinin ardına geçip gerçek Milena’yla tanışmak istiyordum. Şimdi her nerede bilmiyorum ama umarım benimle gurur duyuyordur. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Muggle'ların da Severek Kullandığı Har..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

2 Nisan 2025

Orwell’i Propaganda Malzemesine Dönüşt..

Orwell’in romanları çoğu okur tarafından sosyalizm karşıtı ve kapitalizm yanlısı birer propaganda metni olarak görülse de, bu eserler son yıllarda farklı siyasi argümanlara temel teşkil eden bir kaynak haline geldi.“Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol ede..

Devamı..

Direniş Edebiyatı

Momina Areej

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024