Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Eylül 2025

Hayat

İşçiyi Umursamadan İş Gücü Talep Etmek

Oggito

Paylaş

0

0


Yurt dışından çalışmak üzere gönderilen bu işçiler – en azından Fransa’da – sendikal haklara sahip değiller. 

Göçmenler genellikle sınır dışında tutulmaya çalışılır ama konu iş gücü olduğunda kapılar sonuna kadar açılır. Bu durum mantığa aykırıymış gibi görünse de Fransa’nın ve öteki Batılı devletlerin göçmenliğe olan yaklaşımı bundan ibaret. Fransız sosyolog Daniel Veron, Le Travail migrant, l’autre délocalisation isimli son kitabında, yasa dışı göçmenlerin istihdamı yoluyla kurumsallaştırılan eşitsizliğin göçmenlerden oluşan bir iş gücünü çekici kıldığını gösteriyor. 

Athénaïs Gagey: Kitabınızdan iş gücü konusunda göçmenlerden faydalanılmasını tartışıyorsunuz. Bu kavram nelerden oluşuyor? 

Daniel Veron: 19. yüzyılın sonlarından itibaren göçmen politikaları,  iş gücüne duyulan ihtiyaçla yabancıların reddi arasında gidip geldi. Üstelik söz konusu ret dayanağını ırkçı, hatta öjenik düşüncelerden  alıyordu. Yabancılar hem istenmeyen kişilerdi hem de ekonomik açıdan ihtiyaç duyulan kişiler. Öyleyse bu çelişki nasıl çözülecekti? Mesela Kanada bundan neredeyse bir asır önce demiryolları yapımında Çinli göçmenleri kullanmıştı. O dönemde siyasi liderler bir yandan Çinlilerin “alt-ırk” olduğunu söylüyor öte yandan onlarsız yapamayacaklarını itiraf ediyorlardı. Demiryollarının inşası bitti ve biter bitmez de Çinlilerin ülkeye girişi sınırlandırıldı. 

Aslında Kanada, yabancı iş gücünün faydacı kullanımı açısından bir öncüydü. Ülke 1920’li yıllarda tarım alanındaki iş gücü ihtiyacını karşılamak için – tıpkı savaş sonrası dönemde Fransa’da yapılanlar gibi – geçici sözleşmelere başvurdu. Bu yöntem zaman içerisinde kalıcı bir hal aldı ve başlangıçta sektör bazlı olan geçici sözleşme uygulaması 1960’larda önce vasıflı işçiler, ardından da vasıfsız işçiler arasında yaygınlaştı. Günümüzde farklı biçimlerle de olsa hâlâ kabul gören bu uygulamada sözleşme gibi hukuki düzenlemeler yalnızca sembolik anlam taşıyor. İş gücü talep ediliyor ama işçi kimsenin umurunda değil. Sözleşmeler geçici olsun ki, onlara duyulan ihtiyaç bittiği an göçmen politikalarıyla paralellik arz edecek biçimde sınır dışı edilsinler. 

AG: Kitabınızı okuyunca edindiğim ilk izlenimlerden biri göçmen iş gücünün gerekli olduğu ama işçilerin istenmediği.

DV: Kuzey yarımküredeki ülkeler meşru bir iş piyasası oluştuğu ve işçilere çeşitli haklar tanındığı andan itibaren hak talebi minimum düzeyde olan yabancı işçilerden faydalanma yoluna gitti. Yabancı işçilerin hakların bir kısmından, yasa dışı göçmenlerinse hakların tamamından mahrum oluşu iş gücünün iki kesimi arasında fiyat farkına yol açtı ve yabancı işçi istihdamı, yerli işçi istihdamından çok daha ucuza gelmeye başladı. 

İşverenler yabancı işçilerin emeğini sömürmek için iş hukukundaki bu mevzuat boşluğundan, yani yerli ve yabancı işçiler arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan bu fiyat farklılığını kullandılar. Günümüze geldiğimizdeyse bu durumun iki sistem üzerinden kurumsallaştı. Bunlardan ilki yasa dışı göçmenlerin iş gücü kaynağı olarak kullanılması ikincisiyse sayıları giderek artan geçici iş sözleşmeleri. 

AG: Yasa dışı göçmenlerden başlarsak… 

DV: Bahsettiğim ülkelerin yeniden inşa edildiği savaş sonrası dönemde Avrupa ve ABD’nin iş gücünün  büyük bir kısmı göçmen işçilerden oluşuyordu. 1970’teki petrol kriziyle beraber yasal göç uygulamaları sona ererken fiili göç devam etti ve yasa dışı bir hal aldı. Mesela çok yakın bir tarihe, 2007-2008 yıllarına kadar Fransa’da sahte belgelerle iş bulmak çok kolaydı.  Bugün bile elinde yasal doküman olmayan pek çok işçi belirli ya da belirsiz süreli sözleşmelere taraf olabiliyor, iş ajansları aracılığıyla yasal yollarla çalışabiliyor. Bu durum şaşırtıcı uygulamalara yol açıyor çünkü örneğin Fransa’daki İş Kanunu, kişinin göçmen olup olmadığına bakılmaksızın bütün işçilere uygulanır ve yasa dışı göçle gelse bile bu işçiler de herkes aynı haklara sahiptir. Aynı sosyal güvenlik sistemine tabii olurlar, aynı vergileri öderler. Fakat yasal göç belgelerinin bulunmayışı, işten çıkarılma ya da iş kazası, meslek hastalığı gibi durumlarda kendilerine tanınan bazı hakları kullanmalarını engeller. Yani grev yapabilirler ama hastalanamazlar. 

AG: Göç konusundaki kısıtlamaların yabancı iş gücünü cazip hale getirdiğini söylüyorsunuz. 

DV: Göç politikalarının getirdiği kısıtlamalar yüzünden sınır dışı edilemeyen ama öte yandan elinde çalışmak için yasal belge bulunmamasına rağmen çalışan önemli bir işçi kitlesi var. Hem ülke içinde istenmiyorlar hem de sırf istenmedikleri için iş verenler açısından cazip bir iş gücü haline geliyorlar. Yasa dışı olmaları iş verenlerin onları sömürmesine neden oluyor: Daha düşük ücretle daha uzun süreler, çoğu zaman da yerel bir işçinin asla kabul etmeyeceği kadar tehlikeli şartlar altında çalışıyorlar. Bugün Fransa’da kim günde sekiz saat boyunca kaya matkabı kullanmayı kabul eder? Bariz bir tehdit mantığı işlemeye başladı: Yasal göç belgesi bulunmayan her işçi her an sınır dışı edilme, ihbara konu olma ya da sağlık hizmetlerinden mahrum kalma riskiyle yüz yüze. Şu an Avrupa ülkelerinin çoğunda işçinin bu denli sömürülebilir olduğu bir iş düzeni söz konusu. Ne işlerini kaybetmeyi göze alabilirler ne de bila ücret fazla mesai yapmamayı. Yönetsel açıdan savunmasız olmaları onları işverenin esiri, hatta kölesi haline getirirken iş verene de onların emeği üzerinden fazladan değer elde etmek imkânı sağladı. 

AG: Öyleyse şu anki ekonomik sistemimizin en büyük dayanağı politikacıların sürekli kınadığı yasa dışı göçmenlik meselesi. 

DV: Yasa dışı göçten bahsetmek yerine bunun kasıtlı olarak üretilen bir durum olduğunu vurgulamak için “yasa dışı hale getirilmiş göç” ifadesini kullanacağım. Bugün Avrupa’da neredeyse bütün devletler göçmen işçileri yasa dışı hale getirmekle önce onların yaşam koşullarını olduğundan daha da aşağıya çektiler, ardından emek sömürünü herkesin gözünde kabul edilebilir kıldılar. Dolayısıyla geldiğimiz şu son nokta için Emmanuel Terrey’nin 1990’lı yılların sonlarına doğru ortaya attığı  “yerinde başka yere yerleşme” meselesinden bahsedebiliriz. Bildiğiniz gibi iş yerleri söz konusu olduğunda “başka yere yerleşme” şirketlerin üretim hattını farklı ülkelere kaydırmasını ve ucuz iş gücünden faydalanmasını sağlar. Fakat inşaat, konaklama, bakım hizmetleri gibi çoğu sektör buna müsait değildir. Bu tarz sektörlerde belgesiz olduğu için sosyal güvenceden yoksun kalan yabancı işçilerin çalıştırılmasıysa genellikle imalat sektöründe gördüğümüz “başka yere yerleşme” uygulamasına benzer avantajlar sağlar – üstelik fiiliyatta hiçbir yer değiştirmeye gerek kalmadan. 

AG: Yabancı iş gücünden faydalanmak için iş verenlerin başvurduğu ikinci sisteme geçersek… 

DV: 2000’li yıllardan bu yana “yerinde yer değiştirme” uygulamasının ikinci bir yasal yönü daha ortaya çıktı. Yalnız bu sefer söz konu olan yasal göç belgesi bulunmayan işçiler değil, Avrupa Birliği içinde yer değiştiren işçiler. Buradaki mantıksa taşerondan hizmet almak ve AB üyesi ülkelerin kendi sosyal sistemleri arasındaki rekabet dolayısıyla oluşan maliyet düşüşünden fayda sağlamak. Üretimi birkaç parçaya böler ve yurt dışında yerleşik ama aynı zamanda bahse konu hizmeti verebilmek için ülke dışına işçi gönderebilen bir şirketten hizmet alırsınız. Böylece hukuk sistemlerinin öngörmüş olduğu farklı düzenlemeleri kendi lehinize çevirir, ucuz iş gücünden faydalanmış olursunuz. 

AG: Bu sistemler ne zamandan beri uygulanıyor? 

DV: Fason üretim ya da taşerondan hizmet alma, yasal bir çerçevenin bulunmadığı 1980 - 1990 yılları arasında epey revaçtaydı. Fakat daha sonra AB, üye ülkelere yurt dışından gönderilen işçilerin çalışma koşulları konusunda yasal denetimi şart koşmaya başladı. İşçilere verilebilecek en az ücret, çalışma saatleri, izin, hijyen ve iş güvenliği gibi konularda belli kurallara uyma zorunluluğu getirildi. Mesela Polonya merkezli bir şirket hizmetlerini Fransa’da sunmak için Fransız bir şirketten hizmet satın alıyorsa Fransa’daki İş Kanunu’na uymak zorunda. Ne var ki, yurt dışından çalışmak üzere gönderilen bu işçiler – en azından Fransa’da – sendikal haklara sahip değiller. Bundan daha da önemlisi, sosyal güvenlik mevzuatı söz konusu olduğunda ancak kendi ülkelerinde hak iddiasında bulunabilirler. 

Bu sistem 2000’li yıllarda, bilhassa Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerin Avrupa Birliği’ne katılımından sonra yaygınlaştı. 2000’li yılların başında Fransa’daki geçici işçi sayısı 16.000 ile sınırlıyken günümüze geldiğimizde bu sayı 600.000’e çıktı. Her ne kadar bazı işçiler yıl içinde sürekli gidip geldiklerinden mükerrer sayılsalar da, her yıl en az 250.000 - 300.000 işçi sadece Fransa’da geçici sözleşmelerle çalışır. AB geneline baktığımızdaysa bu sayı 3 milyon gibi rakama çıkar. 

AG: Peki nasıl oldu da bu aşamaya gelebildik? 

DV: Başlangıçtaki mantık, belli bir sektörde yerel pazarda uzmanlaşmış işçi açığını yurt dışı kaynaklardan telafi etmekti. Mesela Airbus gibi bütün dünyada hizmet veren bir Avrupa şirketinin Alman işçileri Toulouse’a göndermek ve havacılık sektöründe istihdam etmek için gayet mantıklı sebepleri vardı. Eskiden Saint-Nazaire’deki gibi büyük tersanelerde de uzman işçilere ihtiyaç duyuluyordu. Günümüzdeyse mevcut sistemin başka amaçlarla kullanıldığını ve tarımdan tutun inşaata kadar hemen hemen her sektörde Avrupa Birliği’nin farklı ülkelerinden işçi getirildiğini görüyoruz. 

AG: Öyleyse göç politikaları, bilfiil göç sayılmayan ancak yabancı işçi akınına yol açan bu sistem  üzerindeki kontrolü tamamen kaybetti. 

DV: Yetkililerin bu göç meselelerini özel şirketlerin inisiyatifine bıraktığı dönemler oldu. Mesela 1930’lu yıllarda Fransa’daki göç hareketlerini kontrol altında tutan Société générale d’immigration, aslında birkaç büyük şirketin oluşturduğu bir kurumdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki otuz yıllık kalkınma dönemi süresince de Renault gibi büyük şirketler sürekli eski kolonilere gidip işçi alım kampanyaları düzenledi. Ancak yine de yapılan her işlemde devletin onayı gerekiyordu ve devlet, yabancı işçi istihdamının ekonomiyi etkilemesi halinde göçleri askıya alabiliyordu. 

Fakat AB içi işçi dolaşımının ortaya çıkmasıyla birlikte yetkililer yeni gelen işçileri kontrol etmeyi bıraktı. Bizler şu an göç politikalarının dışındayız. Farz edelim ki, biri yurt dışı merkezli taşeron hizmet sunan öteki de Fransa merkezli hizmet alımı yapan iki şirket arasındaki sözleşmelerle uğraşıyoruz, ilgili sözleşmeler bakımından her iki şirket de hem İç İşleri Bakanlığı’nın yetki alanı dışında hem de sosyal güvenlik mevzuatının. Geriye yalnızca ticaret hukuku mevzuatı kalıyor. Şu an Fransa’da bu işçilerin çalışma koşullarını denetleyen tek kontrol merciiyse iş müfettişliği. Ne var ki, bu kurum AB direktifinin öngördüğü kuralların uygulanıp uygulanmadığını denetleme imkânına sahip değil. Mesela, diyelim ki, Polonya’da hizmet alımı yaptık ve gönderilen işçiler Fransa’da çalışıyor. Sosyal güvenlik primlerini kendi ülkelerindeki sisteme yatırmak zorundalar, peki biz bunu nasıl denetleyeceğiz? Evet, işçilerin Fransa’da bulunması gayet yasal ama bu sistem beraberinde çok sayıda yasa dışı uygulama da getiriyor. 

AG: Günümüzün yabancı iş gücü kullanımıyla Marx’ın teorileştirdiği,  proletaryanın emeğinden katma değer elde eden endüstri devrimi arasında bir paralellik kuruyorsunuz. 

DV: Marx’ın kuramından yola çıkarsanız proletaryanın emeğini serbestçe satma hakkına sahip olduğunu ve bu yolla  kendini inşa ettiğini görürsünüz. Emeğin ticarileşmesine yol açansa ortak mülkiyetin ve yalnızca kendini geçindirmeye yönelik olarak yapılan tarım faaliyetlerinin ortadan kalkışıdır. Toplumun büyük bir kesimi – hem bireysel olarak hem de hep birlikte – geçim kaynaklarından mahrum kalmış, insanlar iş gücü piyasasının dışına çıktıkları an hayatta kalamaz hale gelince dayanışmayı ve birlikteliği esas alan işçi sınıfı doğmuştur. 

Kendi kendine yetebilen ekonomileri yok etme ve insanları bağımlı işçiler haline getirerek iş verene mecbur etme mantığı geçmişte ne kadar güçlüyse bugün de o kadar güçlü. Zira savaşları bir kenara aldığımızda göçün en temel sebeplerinden biri bu. İstimlak ve sömürü, bu ikisi nüfusları göç eden ve  Kuzey yarımküre ülkelerinde sömürülmeyi kabul eden ülkelerin sosyoekonomik dokusuna zarar veriyor. Öte yandan çalışmaktan başka seçeneği olmayan göçmenler için de her alanda belirsizliği ve dolayısıyla güvencesizliği artırıyor. Marx’ın yaşadığı dönemlerde fabrika işçileri için geçerli olan her şey, bugün için de geçerli ve elbette altta yatan temel sorun, emeğin ticarileşmesi. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Muggle'ların da Severek Kullandığı Har..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

2 Nisan 2025

Orwell’i Propaganda Malzemesine Dönüşt..

Orwell’in romanları çoğu okur tarafından sosyalizm karşıtı ve kapitalizm yanlısı birer propaganda metni olarak görülse de, bu eserler son yıllarda farklı siyasi argümanlara temel teşkil eden bir kaynak haline geldi.“Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol ede..

Devamı..

Direniş Edebiyatı

Momina Areej

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024