Kitap Okuyan Kadın
7 Eylül 2019 Edebiyat

Kitap Okuyan Kadın


Twitter'da Paylaş
0

Kitap Okuyan Kadın, henüz üçte birini okuduğu kitaba dair bir şeyler söyleyecekti. Evde olduğunu, daha taksitlerini dahi bitiremediği beyaz renkli çalışma masasının üstünde duran kitabı okuduğunu ve kitaptaki bazı cümlelerin altını çizdiğini söyleyecekti.

Az evvel bu okumadan aldığım hazzı, telefonda, bir arkadaşa anlattım. “Bir arkadaş”. Bu tanımlamayı merak uyandırmak için kullanmadım. Daha çok ona, “bir arkadaş” demeyi, özel bulduğum için kullandım.

Oğuz Atay'ın, Tutunamayanlar'ını okuyorum. Daha önce de, birkaç defa, okumam gerektiğini söyleyenleri kırmamak için elime alıp, başlamıştım, başlayınca ilerleme olacağını sanarak. Şu “başlangıca” mühim diyenler yok mu, hep onlar yüzünden oluyor. Ama pek de bir şey olmamıştı. Başlamış ve başladığımla kalmıştım. Birkaç sayfa okumuş olmayı da “okudum" diye, değerlendirecek değildim. Hem sizlere herhangi bir şey yutturmak istemiyorum. Küçükken sık sık bademciklerim şişerdi. Zayıf bünye, ne olacak işte. Annemi kapıda elinde bir hapla girerken hatırladım birden. Yersiz bir hayal olmalı. Yok neden yersiz olsun ki, az önce “yutturmak" dedim ya, bir önceki cümle de canım, tekrar okudunuz mu, hatırlıyorsunuz, biliyorum, dikkatlisiniz, az okurum olabilir, hatta belki de birkaç kişi, sadece bir kişi de olabilir, ama dikkatli olduğunuzu biliyorum, çok uzattım, ne diyordum, “yutturmak”, evet, bu kelimeye taktım, annemin elinde hapla kapıdan girdiğini hatırladım, hayal işte, bir önceki cümlede de o kelimeyi kullanınca, ta çocukluğuma kadar gittim. Giderim efendim, ben, olur olmadık zamanlarda, bir yerlere giderim. Çocukluğa, yetişkinliğe, ölüme, anne karnına, aklıma gelen her zamana giderim. Tam olarak aklıma gelenlere mi, yani sadece onlara mı, bilemiyorum. Biraz mola mı versem? Acıktım. Mutfak dolabında dünden kalma pilav var, ısıtsam, kalmış pilavı ısıtmayın, tadı berbat olur, daha önce denedim. Hem şuan önümde böylesi fikirler uçuşurken başka bir yemek falan yapamam. Dolapta börülce de var, bugün pazardan yarım kilosunu beş liraya aldım. Bir yemeklik börülcenin beş liraya satıldığı ülkede, kitap okuyan bir kadının söyleyeceklerinin ciddiye alınmasını beklemiyorum. Fakat yine de siz değerli okurlarımın dikkatli olduğunu biliyorum. Hayat pahalılığı, kelime seçiminden tutun da, imlâya kadar her şeye müdahale eder. Kalmış pilavı ısıtıp sofraya koymakla kurallar içselleştirilemiyor, kuralları, büyük okullar öğretir. Evimden sokağa her çıktığımda otobüsü kaçırmamak için acele ederim. Karşılaştığım kimi tanıdıklara yüklemi, öznesi darmadağınık cümlelerle selam verir, selam alırım. Ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Evimden şehre varmak için on altı duraktan geçerim. Otobüsün içindekilerle beraber ilerlediği yolda hayallere dalarım. Otobüsün çukurlara batıp çıkan tekerlerini, her frenle ağzıma kadar gelen pilavı, sırtımdaki çantayı, oturacak boş bir koltuğun olmamasını, ödenmemiş kirayı, az konuşmayı, çok susmayı, oralı olmayı bütün bunları geçelim, sonunda güzel bir yere varırız. Cânım İstanbul’un kokusu, denizi, yabancısı, eğlencesi, âlimi, sofrası hep o güzel yerdedir. Kuralları öğreten büyük okulları da. Bizim sokağa da kaydıraklı, salıncaklı bir çocuk parkı açtılar. Benim oğlan elimden tutar, akşam üstleri oraya gideriz. Oğlan, kaydıraktı, salıncaktı oyalanırken, çantama sıkıştırdığım kitabı çıkarır, okurum. Kitabın henüz üçte birini okudum. Çoğunu da o parkta okudum. Oğlan, evin içinde hiç başımdan gitmez, uyuyuncaya kadar bir curcuna, kapat kapıyı okumaya devam et, diyorum kendime, bazen diyorum, ama oğlanın da annesiyim, yapılacaklar listesinin ilk maddesi: Yakınlarımıza hele de yaşı küçük olan yakınlarımıza özverili olmamızı hatırlatır. Kitap Okuyan Kadın'ın ısrarla belirtmek istediği bir şey varsa, o da: Kurallardan bıkmış olduğudur.

Okuduğum kitaba dair yorumlar yapacakken, dolaptaki börülceye, kaydıraklı mahalle parkına, otobüs duraklarına dair ayrıntılar paylaşıyorum ya, ben iflâh olmam, şehrin yerlisi olamadığım gibi hikâye anlatıcılığının da yerlisi olmayı başaramayacağım. Kimi kelimelerin insanı olduğu yerden başka yere götürmesi, bu da mühimdir. Mühimdir de mi? Evet. Sizin adınıza cevap verecek olsam, her şeye “evet” derdim. Sözlerime koşulsuzca inanmanızı isterdim. Sizin sözlerim karşısındaki pasifiğiniz, beni bir yerlere ulaştırabilir. Diğerleri gibi mücadeleye girecek gücüm yok. Her şeyden evvel, benden evvel, bana “evet" diyecek bir kitleye ihtiyacım var. İnsanın karşısında kendisiyle uğraşmayacak bir topluluğu bulmayı bekliyor olması, kolaylık istediği anlamına gelebilir. Tam olarak bunu istiyorum. Kolayca elde etmek. Zorla elde etmenin değerli olduğunu söyleyecek kadar ikiyüzlü olamam. Yüreğim kolayı isterken, zora, sırf alkışlar ve bravo diyeceklerin hatırı için bağlanamam. Elbet kalabalığı arzuluyorum, ama kalabalığın uşağı da olamam. Her şeyi yapmaya hazır olmamakla beraber, bunların okuduğum kitapla ilgili olup olmadığını da düşüneceğim. Yeterince düşünmek için zamana ihtiyacım var. Düşüneceğim ve sonra dönüp sizlere, ne diyeceğim biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Çünkü ne diyeceğimi henüz bulamadığımı siz de anlıyorsunuz, sizin ne denli dikkatli olduğunuzu unutmuyorum. Eğer dikkatli olduğunuza inanmasaydım, bekleyeceğinize inanmazdım. Israr etmeden, hevesli görünmeden ne söylemek istiyorsam söyleyip, kaybolmak istiyorum. Lütfen beni muntazam şeylerle bir arada düşünmeyin. Gizemli olduğum için değil. Daha çok işlevsiz sayılarla, hatırlanması kadar unutulması da kolay renklerle, yalnızlıkla, kaybetmekle, uzaklarla, sabırsızlıkla, şaşkınlıkla, hatalarla hatırlanmak isterim. Kendimi anlatmak isterdim. Lâkin nasıl olduğumu göremiyorum. Karışık duyguların ve yetersiz bir içgörünün buna neden olduğunu söylemedim. İnsan, kendini olduğu gibi tarif edemez. Olsa olsa başkasını tarif ederiz. Bize benzediğini sandığımız birini.

Ben de şimdi bana benzediğini sandığım bir yazarı ve onun kitabını tarif ediyorum. Kitaplarla olan yakınlığım nedeniyle kovulduğum oturma odasını, yatak odasını ve rüya gördüğümü sanan insanları da incitmek istiyorum. Bile bile buna yeltendiğim için beni; bir şeyleri düzeltmek isteyen biri gibi göreceksiniz, yoksa bunca uğraş niye verilsin, yanılıyorsunuz, bozukluk ya da düzensizlik beni tedirgin etmez.

Birazdan kitaba döneceğim, söz veriyorum. Birazcık daha katlanırsanız. Telefondaki arkadaşa çok daha net ve edebiyata yarışır ifadelerle kitabı anlattım. Öylesi bir sohbetin ardından, böylesi, berduş vari, ordan oraya sürüklemenin elimde kalmış olması, ne incitici, ne büyük bir zavallılık.

Eğer bana güvenmeye devam ederseniz ve beklerseniz, elbet bunu sizden isteyemem, söylediklerimi hatırlayacağım. O arkadaşa söylediklerimi hatırlayacağım.

O arkadaşa, henüz kitabın üçte birini okumuş olmama rağmen kitap ve kitabın yazarı hakkında çok ciddi ve detaylı şeyler anlattım. Cümlelerin tamamında yetkinlik ve akıcılık mevcuttu. Şaşırdım. Bu yeteneğimi görünce şaşırdım. Ben kitapların sözcüklerini film izler gibi takip ettiğimi sanırdım. Bir an önce hikâyenin sona ulaşması ve sırların birbiri ardına çözülmesini...

Seyirlik okumalar yapmak. Seyrederek okumak.

İlerlemek, hızla ilerlemek ve bitirmek.

Ya da acıkmış çok acıkmış karşılaştığı her yiyeceğe iştahla saldıracak gibi.

Yukarıda yapmış olduğum benzetmeleri, basit buldum. Okurluğumu tekrar gözden geçirdim de kendime haksızlık yaptığımı gördüm. Daima kitaplara karşı uysal olduğumu ve çok yavaş ilerlediğimi söyleyebilirim. Kitapların umrumda olmayan kısmı, kapaklarıdır.

Beni uyaracaklar. Büyük abiler ve ablalar. Her şeyi biliyorlar. Kıymetli olan isimleri, imlayı, nasıl başlanacağını, nasıl devam edileceğini ve bitmesi gereken anı... Onlar, herşeyi bilirler. Onlar herşeyi bilenler partisinden oldukları için, ben, sırf bu yüzden geriden geliyorum. Önümde durdukları için ya onlara katılmam ya da izin alıp başka tarafa çekilmem gerekiyor. Ben de arkadan yürüyorum. Önde yürüyenlerin çoğunun yerinde saydığını görecek kadar arkadayım. Arka tarafın genişliğini göremeyecek kadar ön tarafa yoğunlaşmış olanlar, duvarlar örüyorlar. Olsun. Her zaman bir hareketi temsil eden en somut şeyin yer değiştirmek olduğunu bilim kitapları yazar. Bilim derslerinin öğretmenleri tahtaya hareketi temsil eden kavramlar ve çizgiler çizerler. Hareketli olan bu anlatımı; onlar, önümde duranlar sayesinde buldum. Önde olmayı, duvarları korumayı önemseyebilirdim. O zaman içimizdekilerden en alakasız olanının da görebileceği şu sonuca rahatlıkla ulaşırdım: Onlar hareket etmiyorlar.

Kitap Okuyan Kadın, henüz üçte birini okuduğu kitaba dair bir şeyler söyleyecekti. Evde olduğunu, daha taksitlerini dahi bitiremediği beyaz renkli çalışma masasının üstünde duran kitabı okuduğunu ve kitaptaki bazı cümlelerin altını çizdiğini söyleyecekti.

Kitap Okuyan Kadın, tamam, artık hazırım, diyecek kadar iyi hissediyordu. Aniden masanın altından gelen seslerle irkildi. Yeni aldığı, henüz taksitlerini bitiremediği masadan bahsediyorum, onun altına gizlenmiş birileri olmalıydı. Delirmemiş. Evet, tuhaf göründüğünü biliyor, söylediklerinin pek anlaşılır olmadığını da, ayrıca insanın anlaşılır olmak için okuduğunu düşünmüyor.

“Kurallara uyman gerekir ve dostların olmalı.” Öyle diyorlar.

Kimler?

Masanın altındakiler.

Masanın altına eğil, yanılıyorsunuz, de.

Masa yeni, yine de bir ayağı yere sağlam basmıyor. Masanın bir ayağını kısa yapmış olamazlar ya. Olsa olsa zemin düz değildir.

Amân, ben de ne diyorum. Masanın altına eğilse onları göremez ki. Hem masanın altına niye saklansınlar ki.

Bu gibi saçmalıklarla kıymetli vaktinizi aldığım için bağışlayınız.

Kitabın henüz üçte birini okumuştu. Kitaba dair düşüncelerini; büyük, aynı zamanda kıymetli olan düşüncelerini, az önce telefonda bir arkadaşa anlattı. Söylediklerini hatırlamak için bir sürü kapıyı tıklattı.

Çoğu kapının önünde bekledi, içeriye almadılar, içerde birileri vardı, sesleri dışardan duyuluyordu, o da içerde kimse yokmuş gibi geri döndü.

Bazen gidip kapıyı tekrar tıklıyor ve inanır mısınız, her seferinde başka yollardan kapıya kadar geliyor. Kapıyı açmıyorlar.

Kapalı kapıları görünce vazgeçmesi mi gerekiyordu?

İddialı görünmeyi göze alarak konuştu, dedi ki: Oldum olası tahmin edilebilecek davranışlara sahip olamadım.

İzin almanın gerekli olmadığını, kapıların açık olması gerektiğini de söyledi. Daha önce kimse düşünmemiş miydi? Elbet başkaları da düşünmüştür.

Kim bilir daha neler anlatacaktı. Yazdıklarını okumuyormuş. Okursa elde ettiği canlılığı imha edeceğinden korkuyormuş.

Konuştu, dinledim. Sonra, gitti. Ben de okuduğu kitabı inceledim. Bazı cümlelerin altını çizmişti. Sanki kendi cümleleriymiş gibi bir deftere yazmıştı. Demek ki Kitap Okuyan Kadın, bazı cümleleri daha bir özenle okumuştu. Bu belirginleştirme çabasının altındaki heyecanını yaşamış kadar yakın hissettim.

 Kitap Okuyan Kadın, az önce yatak odasına geçti. Birazdan sabah olacak. Saat 6:00.

Bir arkadaşım dediği kişi, bu saatlerde eve geliyormuş. Onu soğuk bir yatakta karşılamak istemiyormuş.

Kitap Okuyan Kadın’ın detaylara gösterdiği sadakatin anlaşılması adına, altını çizdiği cümleleri sizinle paylaşacağım. Örneğin sayfa 74’ü. Hiç müdahale etmeden, olduğu gibi.

“İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeğe çalışırlar. Bunun için, insan, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir.”

Normal şartlarda kaybolmayı düşünüyordum. Kitap Okuyan Kadın’ı ve o arkadaşı rahatsız etmeden sessizce çıkacaktım. Son anda aklıma bir şey geldi, söylemem gerekiyor, söylemezsem; yüzünde bir bekleyişle uyuya kalacak. Ben onu hınzır bir gülücüğün ve deliksiz bir uykunun kucağına attım.

Ne söyledim biliyor musunuz?

Tamam, tamam uzatmayacağım.

Kurnaz, dedim.

Başlıktaki resim: María


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR