Eğitim düzeninde tutunamayan her çocuk, sisteme karşı duran her akademisyen, kendilerine izin verilen konular dışında yazan her gazeteci ve yazar fiziksel, ruhsal ve zihinsel olarak sınandı.
“Daha önce Alman yazarların yapıtları pek çok dile çevrilmişken, Üçüncü Reich döneminde aktif olarak yazan yazarların neredeyse hiçbiri Almanya sınırları dışında bir üne kavuşmadı,” der Louis Leo Snyder.
Naziler 1933’te iktidara geldiklerinde uygulamaya başladıkları Nazileştirme politikasıyla (Gleischschaltung) yaşamı her alanda kendi ideolojilerine uygun olacak şekilde manipüle etti. Yahudi profesörler, sosyalist ve pasifist görüşlü profesörler akademiden uzaklaştırıldı. Prusya Sanat Akademisi’ndeki profesör sayısı yarıya düşürüldü. İçi boşaltılan kurumların kadrolarına partiye sadık ve liyakatsiz isimler getirildi.
Eski gazeteci Joseph Goebbels Nazi Partisi’ne katıldıktan bir süre sonra Hitler tarafından Reich Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak atandı. Görevi tüm Alman halkının kültürel ve entelektüel hayatını Nazi diktatoryasının elinde tutmaktı. Bu dönemde edebiyat dört koldan kontrol ediliyordu: yazarların sansürlenmesi/manipülasyonu, yayınevlerinin yönetimi, kitap piyasasının kontrolü ve kütüphanelerin düzenlenmesi. Önce yükseköğretim öğrencilerinin de dahil edildiği halka açık kitap yakma eylemleri başladı, bunu kütüphane ve kitapçıların temizliği takip etti. Çıkarılan eleştiri yasağı (Kritikverbot) yasasıyla yönetimin onaylamadığı yayınlar ve yazarlar yasaklandı.
Joseph Goebbels
Hitler iktidara geldiği dönemde Almanya’nın Erich Maria Remarque ve Thomas Mann gibi uluslararası üne sahip yazarları olduğunun farkındaydı. İstedikleri gibi, özgürce yazma fırsatı verildiğinde yurtdışında Almanya aleyhinde propaganda gücüne sahip olduklarını biliyordu. Bu nedenle attığı ilk adımlardan biri edebiyat özgürlüğünü ne pahasına olursa olsun yasaklamak ve yazarların yalnızca hükümetin onaylayacağı şekilde yazması için gerekli düzenlemeleri yapmak oldu. 10 Mayıs 1933 akşamı Alman halkı Goebbels’ın önderliğinde düzenlenen ve yükseköğrenim öğrencilerinin katılımıyla gerçekleşen ilk toplu kitap yakım törenine tanıklık etti. Thomas Mann, Heinrich Mann, Erich Maria Remarque ve Albert Einstein’ın çalışmaları yakılan eserler arasındaydı. Emile Zola, Jack London, H.G. Wells ve Upton Sinclair gibi yazarların eserleri de Alman olmadıkları gerekçesiyle yakıldı. Kitaplar yanarken Goebbels yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Geleceğimiz üzerinde yıkıcı etkisi olan her kitap yok edilecektir. .... Bu alevler yalnızca eski bir çağın sonunu değil, aynı zamanda yepyeni bir çağı aydınlatıyor.”
Şair ve oyun yazarı Bertolt Brecht, Thomas ve Heinrich Mann gibi önemli isimler bu olaydan sonra Almanya’yı terk etti. Remarque’ın başyapıtı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok uluslararası çoksatan olmasına rağmen Hitler bu eseri savaş karşıtı olduğu gerekçesiyle onaylamıyordu. Genç Alman erkeklerin birer savaşçı olarak yetişmesine yönelik ideallerine ters düşüyordu. Remarque da bu dönemde Almanya’yı terk eden ve eseri yasaklanan isimler arasına katıldı.
Dönemin yazarları gündelik hayatı anlatan yazılar yazmaktan korktuğu için genellikle milliyetçiliği körükleyecek ve yasaklama politikalarına uygun romanlar yazıyordu. Onaylanan yazarlar yalnızca dört ana kategoride toplanabilecek konularda yazınsal metin üretebiliyordu. İlki cephede kurulabilecek dostlukları ve yaşanabilecek iyi günleri teşvik etmekti. Werner Beumelburg bu tip yazılı eserlerde en usta isimdi. İkinci konu Hitler ve Rosenberg’ün görüşlerine yer verilen “dünya görüşü”ydü. Hans Grimm’in Volk ohne Raum (Mekânsız İnsanlar) eseri bu türde verilmiş en bilinen eserdi. Üçüncüsü Almanya'yı coğrafi olarak yücelten romanlardı. Agnes Miegel, Rudolf Binding ve Börries von Münchhausen önde gelen isimlerdi. Kabul gören son konu “ırk doktrini”ydi. Bu kitaplarda Yahudiler, Slavlar ve “alt insanlar” (undermenschen) karşısında Aryan ırkının üstünlüğü anlatılırdı. Gottfried Benn bu türün en ünlü yazarıydı.

Almanya’dan ayrılamayan az sayıdaki hakikat ve özgürlük sevdalılarıysa ancak içlerine dönerek Nazilerin kısıtlamalarından kurtulabilmişti. Bu yazarların çoğu yazmadığı için, sürgün edilen profesörler hiç renk vermediği ve düşüncelerini açıkça paylaşmadığı için Naziler onların gizli düşüncelerini bilemezdi. Ancak bu son derece yalnız, terk edilmiş ve amaçsız bir varoluş biçimiydi.
Savaş yıllarında yavaş yavaş geleneksel ilkokul ve ortaokulların yerini Hitler Gençlik Örgütü aldı ve örgüt Alman çocukların eğitimini düzenleyen ana güç haline geldi. Seçkin Adolf Hitler okullarından mezun olan çocuklar fiziksel açıdan mükemmel olmalarına ve Nazi ideolojisinin neferleri olarak eğitilmiş olmalarına rağmen matematik, bilim ve edebiyat konusunda en temel becerilerden yoksundu. Öyle ki bu çocuklar özel isimlerin ilk harfinin büyük yazılması gerektiğini bile bilmiyordu. Elbette Hitler için bu tür ufak tefek eksiklikler önemsizdi. Onun için önemli olan tek şey fiziksel güçtü. Anavatanına ölümüne itaat edecek nesiller yetişiyordu: İnan! İtaat et! Savaş!
Hitler’in şansölye olmasından yıllar önce Heinrich Heine, “Kitapların yakıldığı yerde insanlar da yakılır,” derken haklıydı. Yeni eğitim düzeninde tutunamayan her çocuk, sisteme karşı duran her akademisyen, kendilerine izin verilen konular dışında yazan her gazeteci ve yazar toplama kamplarına gönderilerek fiziksel, ruhsal ve zihinsel olarak sınandı, ta ki tamamen teslim olana ya da ölene kadar.
Tarihi hatırlayalım istedim.
Tarihin tekerrür ettiğini akılda tutmak önemli meziyet.
#inan #diren #savaş
Başlıktaki desen: Javier Jaén






