Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Haziran 2020

Edebiyat

Murat Uyurkulak: "Haksızlığa karşı isyan eden bir film veya kitap karakteri alınıp götürülürken evinizden fırlayıp polisin önüne dikilmeniz icap etmiyor."

Haden Öz

Paylaş

4

0


Vatanımız dünya, tanrımız tabiat, davamız insanlık.

Haden Öz: Merhaba, nasılsınız? Nasıl bir halet-i ruhiye içindesiniz şu sıralar? Durduğunuz yerden dünya nasıl görünüyor?

Murat Uyurkulak: Sanırım hâlâ hapiste olan değerli yazar Murat Türk, bir hikâyesinde, “O kadar uzun süredir bu hücredeyim ki, artık erkek miyim, kadın mıyım onu bile bilmiyorum!” diye yazmıştı. Elbet yıllardır devlet zindanlarında tutsak olan bir yazarla kendimi kıyaslayacak değilim, ama ben de o kadar uzun zamandır evdeyim ki, artık pencereden gördüğüm bu şehrin sokaklarında bir vakitler dolaşmış mıydım, hareket eden bacaklarım, sallanan kollarım var mıydı, diye sorar hale geldim. Her daim çakırım ve sisli, puslu, lanetlenmiş bir dünya görüyorum. Felaket zamanlarının acı, sinsi hazzı da zaman zaman eşlik ediyor buna.      

HÖ: İthaf sayfasını okuyunca bir süre durup düşündüm. Kalabalık bir liste var. Anne, baba, birader, sevgili, amca,dayılar ve usta. Ayrıca... Suphi Nejat Ağırnaslı, Rıfat Horoz, Hacı Lokman Birlik, Ece Dinç, Cebrail Günebakan, Veysel Atılgan, Dicle Deli ve giden yoldaşlarımızın hepsi. Sayfayı çeviremedim. Yaşadığımız coğrafyada tarihin sıradan birer nesnesi olmak yerine başka bir dünyayı mümkün kılmak için yola çıkanlar... Buradan sormak istiyorum. Edebiyat 11. tezin neresine düşer?

MU: Aile üyelerine ithaf olacaktı, olmalıydı bu kitapta. Çünkü bir yanıyla benim de hikâyem Delibo. Ve o hikâyenin teşekkül etmesinde öyle veya böyle rol oynayan insanlar onlar. Diğer ithaflara gelince... Önce “Suruç ve Ankara’da katledilenlere... Enternasyonalist dayanışmada düşenlere...” gibi bir ithaf düşünmüştüm, ama yoldaşlarımı böyle “genel” cümlelerle isimsiz bırakmaya dayanamadım... Hikâyeleri beni en çok etkileyen isimleri yazmak ve onların şahsında “giden yoldaşlarımızı” anmak istedim. Edebiyat o tezin “dünyayı anlamak ve yorumlamak” kısmının müttefikidir bence... Buna “insanı anlamak, insanın kendisini anlaması” da eklenebilir belki. Bunların yetmeyip “dünyayı değiştirmek” kısmının devreye girdiği yerde ise örgütlü siyasi mücadeleye bakarız.

murat uyurkulak

HÖ: Gazete Duvar’dan Anıl Mert Özsoy ile söyleşinizde şöyle diyorsunuz : “Tol’a genel olarak öfke eşlik ediyordu. Har’ı daha ferah bir duyguyla yazdım diyebilirim. Merhume’de ise utanç ve hesaplaşma duygusu, affedilme isteği baskındı. Delibo bir tür yitirilen gençliğe ağıt, yaşanan yoksulluğa isyan arzusuyla teşekkül etti. Fakat keskin bir yas, şiddetli bir isyan duygusu değildi bu.” Dört romanınıza ve Bazuka’daki öykülerinize bakınca yarattığınız karakterler bu coğrafyanın “lanetlileri.” O karakterlerden okurunuz olan var mıdır sizce? Tanıştıklarınız, karşılaştıklarınız veya “Murat Bey, burada beni yazmışsınız.” diyenler oldu mu?

MU: İnsanlarla birebir ilişkilerini edebiyat üzerinden kurup yürütebilen biri değilim. Sıkıcı geliyor bu bana. Büyük bir sofrada muhabbet edip içmeyi, geyik çevirmeyi, sarhoş olup şarkı söylemeyi tercih ederim. “Lanetliler” diye ayrı bir kategoriyi ayırt edip kavrayacak durumda da değilim, zira zaten ben de onlardan biriyim.

HÖ: Okur olarak Yusuf ile beraberiz, onun gözünden bakıyoruz, bazen yaşadığını yaşıyoruz, bazen bizi yaşadığından çekip yaşananlara seyirci kılıyor. Bir bakıma Yusuf ile yazarın sesi de iç içe geçmiş durumda. Sanki kafanızda bir film var, bir senaryo, flaşbekler (size nazire yaparak yazayımJ)  var. O şekilde ilerliyor roman. Senaristliğinizle iç içe geçmiş bir tarz. Delibo bir sinema filmi veya mini bir dizi olabilir mi? Bir romancı olmakla senarist olmak arasında nasıl bir ilişki var?

MU: Elbet tümüyle gerçek, otobiyografik bir metin değil Delibo. Bir yığın kurgusal hikâye ve karakter de var. Ama temelde benim geçmişimle şekillenen bir roman. O yüzden Yusuf ile yazarın seslerinin yer yer iç içe geçmesi normal. Başından beri farkındaydım bunun, ama müdahale edip ayrıştırmak istemedim. Zaman zaman Yusuf’un ağzını, dilini ödünç almak hoşuma bile gitti, haz verdi. On senedir senaristlik yapıyorum. Eminim etkisi olmuştur metnin üzerinde, en çok da temposunda. Delibo’yu bir senaryoya benzetmiş olmanız beni sevindirdi bir yanıyla. Çünkü birkaç yıl öncesine kadar senaryo mesaisi ile roman mesaisini, ikisinin duygusunu birbirinden ayırmak konusunda sorun yaşıyordum. Sözgelimi bir güne senaryo yazarak başlamışsam, sonrasında asla romana dönemiyordum. Ya da tam tersi... Belki artık ikisini aynı gün içinde becerebiliyorumdur. Delibo’nun film veya dizi olup olmaması beni ilgilendirmiyor. İsteyen alıp istediğini yapabilir, beni karıştırmasın yeter.   

murat uyurkulak

HÖ: Dili eğip bükmeyi, kuralları ihlal etmeyi, yerleşik yazım kurallarını bozmayı sevdiğinizi gözlemledim. Özellikle diyaloglarda bunu ilk kitabınızdan beri yapıyorsunuz. Delibo'dan bazı örnekler: Terete, Petete gibi. Şahsen özel isimlerin kendi dillerindeki yazılışları ile yazılmasını düşünürüm. Dilde yerleşmiş olmasını istisna varsayalım. Mesela Delibo’da Landın, Tveyn, Selıncır, Ştaynbek gibi yazılışlar var. Buradan hareketle sorayım yazı diliyle, konuşma dili, resmi olarak kabul görmüş "merkez" aksan ile çeperdeki aksanlara nasıl bakıyorsunuz? Yazı dilinde ve konuşma dilinde standartlaşma (ya da merkezileşme mi demeli bilmiyorum) bir sorun mu sizce?

MU: Standartlaşma, aksanlar, bunlarla ilgili meseleler hakkında gelişkin yorumlar yapabilecek donanıma sahip değilim. Şunu söyleyebilirim: Bu tercihin basit, hatta çocukça denebilecek bir sebebi var. Kafamın içinde “Ştaynbek” diye, “Terete” diye duyulan, yankılanan bir ismi, bir kelimeyi veya kısaltmayı kâğıda “Steinbeck” veya “TRT” diye yazmak tuhaf, hatta komik geliyor bana. Keza diyaloglarda, gerçek hayatta “gelicem” derken “geleceğim” diye, “bi” derken “bir” diye yazmak... Tabii diyalog harici metinlerde o kadar ileri gidemiyor insan.    

HÖ: Kemal'in Yerindeki buluşmayı sormak istiyorum. Sefer, Yasemin ve Yusuf. 18 yıl önce bulunduğu ve hayatını alt üst eden yerde Yusuf. On sekiz yıl sonra. O masada babasına ve Yasemin’e bakıp da zihninden geçirdiği tirat enfes. Filmler, kitaplar ve gerçek hayat üzerine. Yusuf'un öfkesinden, nefretinden hareketle sorayım. Neden insanlar yanıbaşlarında, gözlerinin önünde, kapı komşusunda olanlara değil de bir filmdeki, dizideki, kitaptaki şeylere karşı daha ‘duyarlı’?

MU: Çünkü bedeli yok, konforlu. Haksızlığa karşı isyan eden bir film veya kitap karakteri alınıp götürülürken evinizden fırlayıp polisin önüne dikilmeniz icap etmiyor. 

HÖ: Yasemin sıkı bir karakter bence. Ne yaptığını bilen, bildiğini yapan, ne sevgiliye, ne aileye, ne topluma, ne de bir parçası olduğu örgütüne eyvallahı olmayan bir karakter. Belki saçma bir soru olacak ama yine de sormak istiyorum. Yasemin karakterini yaratmak zorladı mı sizi?

MU: Tam tersine, en rahat yazdığım karakter oldu. Kitabın bir yerinde Yusuf, aniden, "Madam Bovari benim!” diyor. Yusuf düşkünlüğü, kırıklığı, korkaklığı, tipsizliği ile mevcut halimse, Yasemin gücü, eyvallahsızlığı, dikliği, güzelliği ile olmak istediğim tarafım belki de.     

murat ulurkulakt  

HÖ: Romanda bir okur olarak beni rahatsız eden bir şeyi sormak istiyorum. Üniversitedeki gençlik lideri bir genç kadın olamaz mıydı? Bir de bir kadından bahsederken neden sadece "kıvırcık" değil de "yakışıklının kıvırcığı" dediniz?

MU: Yıllarca beter bir erkekliğe talim etmiş, çok can acıtmış, çok haksızlık etmiş, salaklığın, zalimliğin, beyinsizliğin kitabını yazmış, hâlâ bundan kurtulmaya çalışan biri olarak hâlâ çam deviriyor olmam mümkündür. Elbet genç bir kadın olabilirdi o lider. Pek de münasip ve güzel olurdu. Aklıma bile gelmedi. Diğer meselede ise bir parça masum olduğumu düşünüyorum: “Kıvırcık” ve “yakışıklı” o bölümün en başında kalmıştı, tek kelime ile ifade etmek yeterli olmayacaktı, o yüzden “yanımıza ilk gelen yakışıklı” ile hemen ardından “yakışıklının kıvırcığı” diye yazıldı.

HÖ: Kitaptan bir kitap, şarkı, film listesi yapsak ortaya oldukça uzun bir liste çıkar. Bir yazar olarak iyi bir okursunuz, iyi bir dinleyici ve iyi bir seyirci olduğunuzu da çıkarabiliriz. Elbette sizin hayatınızdan kesitleri içeriyor roman. Okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz şarkılar... Peki simgesel bir anlamı olsun diye, bir karaktere anlam yüklemek için şarkı,şiir,film veya kitap kullandığınız oldu mu hiç, yoksa yazarken doğaçlama mı gelişir her şey?

MU: Yazarken, daha ziyade metnin gerektirdiği, ihtiyaç duyduğu kitapları okumaya çalışıyorum. Bunlar da tarihsel, kuramsal, siyasi metinler oluyor çoğu zaman. Edebiyat da okuyorum elbet, ama hep tuhaf bir tedirginlik duyuyorum. Çok iyi bir metne denk gelirim de fazla tesirinde kalırım, yazarına fazla haset ederim de yazma hevesim kırılır diye korkuyorum. Ama işte, dayanamayıp okuyorum yine de. Şiir böyle zamanlarda hep kurtarıcı oluyor. Çünkü iyi şiirin haset edilemeyecek kadar büyük, yüksek olduğunu biliyorum. Müziğe gelince, hep eşlik eder bana. Müzik açık olmadan, sessizlikte yazamam. Bol bol film de izlerim yorulduğumda. Elbette, karakterlere eşlik eden, onları biçimlendiren, anlamlandıran göndermeler olur. Genellikle de yazarken çıkar. Ama Delibo gibi bir İzmir romanına Rembetiko’nun dahil olacağını en baştan biliyordum elbet.       

HÖ: Kitapta şiir üzerine çok güzel bir tartışma var. Yasemin, Yusuf ve Sefer arasında geçiyor. Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar’a dair. Sefer’in yazdığı şiir kitabı. Yusuf’un yayınevine gönderdiği ama yayınlan(a)mamış bir şiir dosyası. Edebiyat deryasına şiir ırmağından akmışsınız. Şiir yazıyor musunuz hâlâ? İyi bir şiir okuru musunuz? Romana nazire yapayım: Edip mi, Cemal mi, Turgut mu?

murat uyurkulakMU: Yazmaya şiirle başladım ben de ve şükür ki çok kötü bir şair olduğumu erkenden anlayıp okur sıfatıyla yetinmeyi öğrendim. Yukarıda söyledim bir yanıyla, şiir okurum. Eskiden daha çok okurdum, şimdilerde o kadar güçlü takip edemiyorum. Ve Cansever ile Uyar’ı çok sevmekle birlikte, elbette Yusuf gibi ben de Süreya’cıyım.    

HÖ: Kitabın sonuna yaklaşırken Yusuf'un hikâyesinin karanlıkta kalan yılları olduğunu gözlemledim. Yusuf'un hapisteki altı, askerlikteki iki ve Konya’daki on yılını neredeyse hiç bilmiyoruz. Sadece ipuçları var, anekdotlar var. Her birini en azından bir bölüm olarak bekliyordum açıkçası. Sırayla: Tecavüzhane, işkencehane ve çöl diyorsunuz. Yazmak mı istemediniz yoksa bir başka Yusuf hikayesine mi sakladınız?

MU: Yusuf’un hapishane, askerlik ve Konya süreci, onun anlatmadığı değil, babası Sefer’in on sekiz yıl boyu ona hiç sormadığı hikâyeler. O yüzden yoklar. Bir başka kitapta anlatacağımı da sanmıyorum. O hikâyeler, Yusuf’un geçmişinde kaybolup silinip gitti, hiçbir önemleri yok artık, çünkü Yusuf evine, babasına, bir başka deyişle, iyiliğe geri döndü.

HÖ: Tol’ün Yusuf'u "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." diyordu, Delibo'nun Yusuf'u "Kazanıcaz de mi baba?" diye soruyor ve babası Sefer, "Biz beynelmilelciyiz oğlum... Elbet kazanıcaz!" diyor. Tol'ün öncesinde de bu coğrafya kanlı idi. Son birkaç yılda ise, "o kadarını da yapamazlar" dediğimiz hemen her şeyi yapabileceklerini gördük, yaşadık? Her şeye rağmen sahiden kazanacak mıyız?

MU: Er geç, elbette kazanacağız! Çünkü biz beynelmilelciyiz, yani enternasyonalistiz... Vatanımız dünya, tanrımız tabiat, davamız insanlık.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Stephen King yanıtlıyor: Bir yazar aşı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

John McAlaney

29 Ocak 2026

Rage Bait: Sosyal Medyanın Öfke Tuzağı

Araştırmalar insanların olumsuz duygu uyandıran herhangi bir olay karşısında hızla örgütlenebildiklerini, birbirleriyle uyumlu duygular üretebildiklerini ortaya koyuyor. Sosyal ağlar üzerinde karşı tarafta öfke türevinden olumsuz duygular yaratabilmek maksadıyla..

Devamı..

Nagazaki’nin Gölgesinde Büyümek

Xan Brooks

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024