Küf Çuf
24 Ağustos 2019 Öykü

Küf Çuf


Twitter'da Paylaş
0

Lennie yalvardı:

                                                  "Hemen yapalım bu işi. Küçük çiftliğimizi hemen alalım."

                                                  "Tabii, tabii. Hemen. Bu işi yapacağım. İkimiz yapacağız."
                                                                                                            – Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck

Yapayalnız, yapayalnız. Öylece dolaşırdım sokaklarda, yaprakların titremesi alırdı gözümü, bitmeyen metro inşaatının metalik duvarları mutlu ederdi beni. Dokunurdum bariyerlere, hızla koşar, etten bir metroymuşçasına küf küf ederdim. Yola anlamsızca koyulmuş sarı şeritlere bulanırdım hatta her seferinde gülümserdim üstümü başımı düzeltirken. “Önce can güvenliği” yazardı sarı üstüne siyah resmedilmiş Mustafa Denizli benzeri bir adamın sağ işaret parmağıyla yaptığı ikazın hemen altında. Ona bakıp içli içli düşünür, sus yapardım, işçiler bir tahta parçasının üstünde türküler söylerdi, görürdüm kafalarını, çay içerlerdi, çok şeker attıklarını duyardım kaşık şıngırtılarının uzunluğunu hesap ederek. Peynir ekmek yediklerini, domates çekirdeklerinin açtıkları gazete sayfasının üstündeki çıplak ünlüleri lekelediğini düşünür, tuhaf bir yalnızlığa kapılırdım. Şakalaşma sesleri gelirdi kimi zaman, adlarını bilmediğim beton delme araçlarının horultuları başladı mı iş başı demekti hâliyle, ciddiyet zamanı. Metro inşaatına bakan evlerin balkonlarına uçuşurdu inşaat tozları, oralardaki lekelerle birleşir ve büyük yeryüzü küflerine dönerlerdi sanki, bundan korkan hane sakinlerinin pencerelerini kapadıklarını, camların berisinde çaresizce öksürdüklerini ve güzel bir metronun, değeri artacak döküntü evlerinin hayaliyle sakinleştiklerini fark ederdim. Üşürdüm sarı sıcağın altında, dokunurdum bariyerlere, elimi ağzıma götürürdüm, paslı bir türkü söylerdi işçilere ağzım, susardım, günler böyle geçerdi, kendimi durduramazdım.

Taksiciler bulmuştu beni yol kenarındaki otların dibinde. Duraklarına yakın bir mesafede bayılmışım. Olur bazen, insan bayılır. Algida dondurma şemsiyesinin altında dinleniyordu şoförler. Ağzını burnunu kırmışlar, dedi birisi. Solmuştu rengi, rüzgâr götürdü götürecekti şemsiyeyi, sarsılıyordu şemsiyenin alttaki bidonuna dayanan şoför ayakları. Titriyordu yapraklarınkini andırır şekilde. Üşüyordum. Dövmüşler garibi, deli bu, deli, dedi iri gövdeli olanı, yere tükürdü, ayağıyla ezdi sıvıyı, asfalta yedirdi, sol elinin dışıyla ağzını temizledi, küfretti, sanki herkese sirayet eden bir küf boğazlarda gıcık yaptı. Sırayla öksürüldü, bidondaki bacaklar kıpırdadı, üşüdüm. Sürekli buralarda dolanıp durur, metro inşaatını izler, sarı makineleri büyülenmiş gözlerle takip eder, aptal bu. Çok kötü dövmüş bunu işçiler. Beni nasıl dövdüler? Elimden tuttu işçi 1, gel, dedi, gel, yalnızım. Sakalı uzamıştı, bizi böyle öykülerde sapık, cahil, manyak gösterme arzusuna kapılan yazardan sıyrıl, gel. Küflerin havaya yükselişi, makinelerin horultusu, işçi 2-3-4-5-6-7-8-9’un feryatları. Kırmızı turuncu ışıklar inşaat çukurunda. Şemsiye uçuyor ulan. Kükredi şoförlerin kralı, şoför 1. Siz ne biçim şoförsünüz, tuh size. Şoför 1, gel, dedi, gel, yalnızım, bizi böyle öykülerde birkaç satır önceki surette gösterme arzusuna kapılan yazarı sustur. Zamanda kırılma. Yere yığılmıştı şoför 1, ağzından koyu sular çıkıyordu. Öyle gördüm, şoför 2-3-4-5-6-7-8-9 başına üşüştü kralın. Taksi telsizlerinden küf küf sesler geliyordu, göbeğe taksi küf küf, bu, dediler beni kast ederek, bu efsunlu, bu bir yaratık. Öldürecek kralı, aynı anda semaya döndü sekiz çift el, hızlı hızlı dualar okudular, sağı solu kolaçan ediyordu ürkek dudaklar, üstlerinde mavi üzerine koyu mavi çizgili ucuz tişörtleri, tişörtlerinin ön cebinde birkaç dal sigaraları vardı. Yüze giden huzurlu eller, ferahlama, sıkılan yumruklar, bana vuran eller, çoktan uçan şemsiye. Öksürdü şoförler tek tek. Küf.

Tanımadığımız, anlamadığımız şeylere dokunduğumuzda bir şeylerin değişebileceğini, bazen iyiye; çoğunlukla kötüye gittiğini bu şekilde anlamıştım. Yeni yeni iyileşiyordu yaralarım, hırpalanmıştım epey. Günlerim Mustafa Denizli’yi incelemek, küf küf yapmak, metro inşaatını seyretmek döngüsü içinde eriyordu. Tükeniyordum.

Vazgeçtiklerini açıkladılar metro projesinden. Belediye başkanının değişmesi, ihaleye karışan fesat, şehrin başka köşesinde bir anda değerlenen yeni bir bölgeye kayan ilgi miydi sebebi? İnşaat bölgesini olduğu gibi bıraktılar, çukurun üstünü toprakla örttüler yalnızca. Tümünü izledim. Kurbağa sesleri yükseldi, bazı börtü böcek cırlamaları ve kötü kokular yayıldı çevreye. Üşüdüm. Bayıldım, yalnızdım. Elimden tuttun sen. Gel, dedin, gel, yalnızım. Bu öykünün böyle sıradan bitmesine izin vermeyeceğim. Bana inanman gerekiyor. Yapraklar titriyordu, canım sıkkındı çünkü bariyer kalmamıştı dokunacak. Koşalım, dedin. Nefes nefese kalana dek ilerledik. Şehrin daha önce gelmediğim kısımlarındaydık. Terleyen ellerimiz içi içeydi. Her şeyin farklı olmasını diledin, ellerin titredi. Sana dokunanın öldüğünü, tükendiğini biliyorum, dedin yorgun gözlerini kısarak. Senin bu dünyaya uygun olmadığını da hissediyorum elbette, başımı okşadın, Lennie’nin sonu senin sonun, bizim sonumuz: “George tabancayı kaldırdı, elini kımıldatmadan tuttu, namluyu Lennie'nin ensesine yaklaştırdı. Eli şiddetle titriyordu, ama az sonra, yüzü kaskatı kesildi, eli sabitleşti. Tetiği çekti. Tabanca sesi tepeleri tırmandıktan sonra, tekrar aşağı indi. Lennie yerinden bir hopladı, sonra yavaşça kayarak kumların üstüne yüzükoyun kapandı, hiç kımıldamadan yerde serili kaldı.” George 1-2, Lennie 2 ve sen 1-2 başımda dikiliyordunuz, koyu su ağzımdan, yüzümden akmaya başlamıştı, ısınıyordu içim, ferahlamıştım.

Yeni belediye başkanı şirin vaatlerle atıl bölgede bir fabrika kurulacağını söylüyordu. İşçi 1-100, işsiz 1-100 el eleydi, sloganlar, halaylar, sevinçler. Fabrika bariyerlerine dokunuyordu elim, hızla koşuyor, etten bir makineymişçesine, bu kez çuf çuf ediyordum. Seni görmüştüm fabrika duvarlarının bitiminde, gülümsüyordun, üşümüş, öfkelenmiştim. Bir daha ölmek istemiyordum. Sıkmıştım boğazını, kıtır kıtır sesler, çuf çuf çıtırtılar gelmişti, yavaşça kayarak kumların üstüne yüzükoyun kapanmış, hiç kımıldamadan yerde serili kalmıştın. Öpmüştüm gövdeni, aynı anda semaya dönmüştü bizi izleyen sekiz çift el, hızlı hızlı dualar okumuşlardı, sağı solu kolaçan etmişti ürkek dudakları. Mavi üzerine koyu mavi çizgili ucuz tişörtümün ön cebindeki sigaradan tutturmuştum ölü dudaklarına. Önce can güvenliği, demiştim tebessüm ederek, paslı tadını ellerimin dudaklarımda nemlendirmiş, kendime dokunarak, tüm bedenimi sarıp sarsarak kapamıştım gözlerimi. (Aklım hâlâ uçan şemsiyedeydi.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR