Alejandro Zambra: “Yazmak daima bir özeleştiridir.”

Alejandro Zambra: “Yazmak daima bir özeleştiridir.”


Twitter'da Paylaş
0

Latin Amerika edebiyatının büyülü gerçekçilik içinde parlayan bir edebiyat oluşu bizi hep ilgilendirdi. Yakından izledik, pek çok büyük yazarını okuduk. Şimdilerde yeni bir edebiyat yükseliyor oradan. Genç yazarlar bağımsız bir anlayış içinde, çok önemli örnekler veriyor. Alejandro Zambra onların ilk akla gelenlerinden. İspanyolcanın en iyi yirmi iki yazarından birisi seçildi. Notos doğrudan Zambra’ya gitti, pek çok konuyu konuştu. 

Çiğdem Öztürk: Bonzainiz var mı?

Alejandro Zambra: Şimdi yok ama eskiden vardı. Bonzai’yi yazdığım sırada arkadaşlarım hediye etmişti. Onu hayatta tutmak için elimden geleni yaptım, yağmur suyuyla suladım ama ancak iki yıl yaşadı, daha fazla dayanmadı.

ÇÖ: Eve Dönmenin Yolları’ndaki başkarakter, Pinochet Şilisi’nde geçmişiyle bağını yitirmiş yeni ailelerinden birine mensup. Bu aile o dönemin Şili toplumunu ne kadar temsil ediyor?

AZ: Her aile, bütün aileler çok korkuyordu. Eve Dönmenin Yolları’nın başkahramanı da o dönemin pek çok ailesinde olduğu gibi açıkça siyaset konuşmak istemeyen bir ailedendi. “Ne olursa olsun yarın işbaşı yapmam gerek,” diyen ahlak anlayışını gözeterek aile birliğini koruyorlardı. Kahramanlık yapmamalarının mazereti sevdiklerini korumak istemeleriydi. Temsil kabiliyeti yüksek bir aile olduğunu düşünüyorum, öte yandan direniş için her şeyi göze alan pek çok cesur aile ve doğrudan Pinochet rejimini destekleyen aileler de vardı. Kitaptaki aile sıradan, orta halli, apolitik bir aile ve elbette sola kıyasla daha sağda yer alıyor. Çocukluğumda büyükler bana ciddi ve sıkıcı görünürdü, galiba sessizlik ve susturulmuşluk arasındaki farkı anlamam zaman aldı. Yetişkinlerin hep böyle sıkıcı olduğunu düşünüyordum ama büyüyünce aslında korktuklarını anlıyorsunuz.

ÇÖ: Ağaçların Özel Hayatı’nda Julián’ın annesi “sağcı şarkılarmış gibi solcu şarkılar söylüyor”du. Bunun nedeni tarihi yolundan saptırma arzusu mu, yoksa kayıtsızlık mı?

AZ: Sizce ne? Bu görüntüyü yorumlamayı sevmiyorum, okur karar vermeli. Bana acı veren bir görüntü, çünkü gerçek. Birisi kendisiyle hiç alakası olmayan bir şarkıyı söylüyor. Ama öte yandan o şarkıyı söylemeye hakkı olduğunu da düşünüyorum. Orada, o “kendine mal etme” sırasında olup biten o kadar karmaşık ki. Çünkü göründüğü kadarıyla bu anne şarkıyı zimmetine geçirdiğinin, kısacası bu gayrimeşruluğunun farkında değil. Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Denebilir ki: Bu şarkı anlamını yitirdi. Ama aynı zamanda bunu bir zafer olarak da görebiliriz: insanlara ulaşan, dilden dile dolaşan ve gücünü koruyan, indirgenmesi, sömürülmesi imkânsız muhteşem bir şarkı. İçinde bir sırrı barındıran ve duygusunu gittikçe açığa vuran el değmemiş bir özgürlük.

ÇÖ: Violeta Parra’nın en sevdiğiniz şarkısı hangisi?

AZ: Çoğunu seviyorum. Violeta Parra’nın Las últimas composiciones’i, albümün tamamı pek çok insan için Şili müziğinin en iyi albümüdür (benim için de öyle). Bildiğim en muhteşem ve sarsıcı aşk şarkılarından “Run run se fue pal norte”. Şarkı söylemenin, sanat yapmanın anlamı ve kendini aşmak üzerine bir şarkı olduğu için “Cantores que reflexionan”. Brezilyalı Chico Buarque’nin “A pesar de usted”iyle birlikte “Mazúrquica modérnica” ve “Arriba quemando el sol” hayatımda dinlediğim en iyi protest şarkılar. Yine de herhalde Violeta Parra’nın en sevdiğim şarkısı, acının hiçbir şeyle kafiye yapmadığını gösteren “Maldigo del alto cielo”dur. Ve elbette Bonzai ile Ağaçların Özel Hayatı’nda da bulunan “La jardinera”.

ÇÖ: Türkiye’de pek çok insan Şili’de olup biteni 1973’ten beri büyük bir duyarlılıkla izledi. Bulutsuzluk Özlemi’nin “Şili’ye Özgürlük” şarkısıyla da daha genç kuşaklar öğrendi. Bu şarkı Türkiye’de sansüre takılmadı, çünkü Şili’yle ilgili bir şarkıydı. Şili hakkındaymış gibi görünen bu şarkının aslında 12 Eylül Türkiyesi’ni anlattığını herkes biliyordu. Inti Illimani de İtalya’da sürgünde bulunduğu yıllar boyunca oradakilere Şili’de olup biteni anlattı. Şili’de o zamanlardaki uluslararası müzikal dayanışmanın etkileri nasıldı?

AZ: Bence müzik direniş sırasında özellikle büyük bir önem taşıyordu, çünkü sansürü aşıyordu. Radyoda çalmıyorlardı ama bu şarkılar dönüp dönüp gitarla çalınıyordu ve halk müziği derlemelerinde yer alıyordu. Şili diktatörlüğü çok kendine has bir diktatörlüktü, çünkü geçmişe bakınca kendini “demokratik” bir hükümet olarak sunmakta çok ısrarcıydı. Geçiş döneminde kendini gizledi ama silahlı kuvvetlerin başında hâlâ Pinochet vardı, bu durum 1989 sonrasında da sürdü. Bu bağlamda, ortalıkta fazlasıyla rejime angaje resmi müzik örnekleri ve sanki burada hiçbir şey olmuyormuş gibi Şili’ye gelen uluslararası sanatçılar vardı. Neyse ki pek de iyi müzisyenler değillerdi... Öte yandan müziğin, kuşatmayı aşıp vicdanları özgür bırakmayı başardığına inanıyorum. Sürgündeki pek çok Şilili müzisyen ve yazar uluslararası dayanışma sayesinde çalışmalarını sürdürmeyi başardı.

Alejandro Zambra3

ÇÖ: Santiago’daki sokak isimlerine Eve Dönmenin Yolları’nda sık sık rastlıyoruz. Mesela bir sokağın ismi Neftalí Reyes Basoalto, Pablo Neruda’nın gerçek ismi. O zamanlar çocuklar sokağa adını verenin solcu şair Pablo Neruda olduğunu biliyorlar mıydı?

AZ: Elbette biliyorlardı. Violeta Parra ve Pablo Neruda darbeden önce Şili kültürü için o kadar önemliydi ki, onların mirasını yok saymak imkânsızdı. Tabii ki basında ve okul kitaplarında özellikle de Neruda, mümkün olduğunca politik kimliğinden arındırılarak bir aşk şairi diye tanıtılıyordu. Violeta Parra da benzer bir durumdaydı, sağcı sanatçıların Viña Festivali’nde “Gracias a la vida”yı söylediğini düşünün. Halka o kadar mal olmuşlardı ki susturulmaları imkânsızdı. Bu sokakların isimleri, her şeye rağmen gerçekti, yani o yıllarda bu geçitlerin ismi sahiden de “Lucila Godoy” ve “Neftalí Reyes”ti. Hatta Google Maps’ten gördüğüm kadarıyla hâlâ da öyle. En çok susturulan Victor Jara oldu elbette ama yine de 80’lerde “Te recuerdo Amanda” ya da “El cigarrito” gibi şarkılarının milyonlarca çocuk tarafından bilindiğini söylemem gerek.

ÇÖ: Eve Dönmenin Yolları’ndaki baba, “Pinochet bir diktatördü, biliyoruz, birilerini öldürdü ama en azından o zamanlar memlekette düzen vardı,” diyordu. Buna karşılık Claudia’nın annesiyle babası onu Ulusal Stadyum’a bir komedyeni izlemeye götürdüklerinde orada ölenleri düşünerek acı çekiyorlardı. Bu ailelerin çocukları arkadaştı, peki büyüklerin arkadaş olma ihtimali var mıydı? Toplum ne oranda kutuplaşmıştı?

AZ: Büyüklerin arkadaş olması herhalde hiç mümkün değildi. Kutuplaşma önceye dayanıyordu ve ailelere de işlemişti. Aynı aile içerisinde, bakarsanız, hem kurbanları hem de katilleri bulabiliyordunuz. O zamanlar, 80’lerde temastan kaçınılıyordu, sessizlik ve güvensizlik hâkimdi. Claudia ve çocuk daha özgürler ama bu dünyayı anne babalarımızın gözünden görmeyi bıraktığımızda, bu ergenlikte olan bir şey, sonrasında da yetişkin olunca tarihiniz değişiyor. En çok sevdiğim insanlardan bazıları ve yanımda olmadan yaşayamayacaklarım şiddet kurbanı olmuş ailelerden geliyor. Yani o zaman bu aileler benim de ailelerim oluyor.

ÇÖ: Türkiye gibi Şili’de de sık sık deprem oluyor. Depremler tıpkı diktatörlükler gibi tarihin dönüm noktalarına dönüşüyor. Ama insanlar depremi unutmaya meyilli, Türkiye’de edebiyatta müzikte depremler karşımıza az çıkıyor. Şili’de durum nasıl?

AZ: Biz toprağın hareket etmesine o kadar alışkınız ki... Eşik çok yüksek, bazen güçlü sarsıntılar oluyor ama üzerine tek söz etmiyoruz. Bence bu duyarlılığınızı da etkiliyor, bir şekilde bu “müdahalelere”, birden her şeyin tepetaklak olabileceği ihtimaline alışıyorsunuz. Tabii aynı zamanda muhayyilemizi de etkiliyor. Her Şilili bir iki deprem atlatmıştır, yani bu her zaman anlatabileceğiniz bir hikâye. Mesela benim büyükannem babasını, annesini ve iki kız kardeşini 1939 depreminde kaybetmiş. Biz bu hikâyeleri dinleyerek büyüdük. Elbette ki bu sizi duyarsızlaştırmıyor, tam tersine duyarlılığınızın bir parçası haline geliyor. Manzaranın geneline baktığınızda aslında Şili’de yaşamaya “karar vermek” için hiçbir neden yok. Bu şöyle demeye benziyor: Patlayan volkanların olduğu bir ülkede yaşamak istiyorum, yaşayacağım yer keşke dünyanın en sismik ülkesi olsa... Kimse böyle bir şey istemez! Ama mesela ben Şili’den kaçmayı hiç düşünmedim. Neden? Cevap çok basit: çünkü Şililiyim.

ÇÖ: Diktatörlükten bahsetmek kolay değil. Olan biteni konuşmak için aradan belli bir süre geçmeli mi? İnsan zamanla unutuyor mu, yoksa yaşananlar zamanla hafızaya daha güçlü bir şekilde mi nakşoluyor?

AZ: Eve Dönmenin Yolları bu soruya vermeye çalıştığım bir yanıt. Çünkü hafıza büyük oranda keşiften besleniyor. Hafızamızın iyi olduğuna inanıyoruz ama çok unutuyoruz. Şimdiki zamanla ilgili olarak bugün Şili’nin “diktatörlük” sözcüğü anılmadan anlaşılmasının mümkün olmadığını söyleyebilirim. Şunu demek istiyorum: Her neyi açıklamak istiyorsanız –sağlık sistemi, güvenlik sistemi, eğitimdeki sorunlar– kendinizi asgari şekilde aşmalı ve bu boktan kelimeyi zikretmelisiniz.

ÇÖ: Yosef Hayim Yerushalmi, “Unutmanın tersi hatırlama değil, hakikattir,” diyor, Antonio Cantañeda ise Yerushalmi’nin sözlerini şöyle tamamlıyor: Hakikatse adalettir. Yazmanın bir hakikat ve adalet arayışı olduğunu söylemek mümkün mü?

AZ: Evet ama bu var olan yollardan sadece biri. Bütün hepsi gerekli. Yazmak daima bir özeleştiridir. Her şeyden önce kendini tam anlamıyla, kıyasıya sorgulamadan hakikat olmaz.

ÇÖ: Eve Dönmenin Yolları’nda “Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek,” diyor. Siz hangisini tercih ediyorsunuz?

AZ: Yazmayı.

ÇÖ: Bonzai’de uzun uzun bahsi geçen Madam Bovary sonu gelmeyen betimlemeler ve karmaşık duygularla dolu bir kitap. Bunun aksine sizin anlatımınız sade. Günümüzde herkesi peşinde sürükleyen dans akımları, büyük gruplar ya da şarkıcılar yok. Kahramanlarınızın anne babaları bir yanıyla o zamanlara ait. Geleceğe dair ne düşünüyorsunuz? Mesela Ağaçların Özel Hayatı’ndaki Daniela için nasıl bir gelecek tasavvurunuz var?

AZ: Hep geleceği düşünüyorum. Bu bir kısırdöngü. Onu yüceltmek için mi yazıyorum bilmiyorum ama aslında geleceği önceleyen o köşede, yani şimdide ikamet etmek ve onu anlamak için yazıyorum.

ÇÖ: Latin Amerika edebiyatı denince akla en çok büyülü gerçekçilik geliyor. Sizin hayatınızda nasıl bir yeri var? Üniversitede edebiyat dersi verirken nasıl öğretiyorsunuz büyülü gerçekçiliği?

AZ: Büyülü gerçekçilik kavramı beni ilgilendirmiyor. Ne olduğunu asla tam olarak anlayamadım. García Márquez gibi ilgilendiğim, çok önemsediğim yazarlar var. Albaya Mektup Yok tekrar okuduğum ilk romandır, okuduğumda on beş yaşındaydım. Beni çok etkilemişti. Kitabı bitirdim ve hemen tekrar yeniden okudum. Sevdiğim başka eserleri de var, aslında hepsini seviyorum. Ama Latin Amerika “büyüsü”nü parlatmak Latin Amerika dışında daha çok ticari açıdan işe yaradı diye düşünüyorum. O furya sırasında meşhur olmayan o dönemin başka yazarları da var sevdiğim, mesela Uruguaylı Mario Levrero, Perulu Julio Ramón Ribeyro ya da Brezilyalı Clarice Lispector. Öğretmen olarak neredeyse tamamen şiir öğretiyorum öğrencilerime, özellikle de Şili şiiri.

ÇÖ: Eve Dönmenin Yolları’ndaki başkahramanın tuttuğu takım Colo-Colo’nun durumu nasıl?

AZ: Ha ha. Durum biraz acıklı, çünkü futbol girişimcilerin eline geçti, bunlar hep büyük şirketler. Ama yine de tutku devam ediyor, en çok da küçük bir ülke, sporda küçük başarıların ülkesi olduğumuz için. Benim için Colo-Colo’nun son büyük idolü İspanya’da Villareal’de Nihat’la top koşturan Mati Fernández’dir.

ÇÖ: Şilili gençler arasında İspanya’ya gitme modası yaygın mı? Bonzai’deki Emilia “İspanyollar gibi düzüşmek” isterken Eve Dönmenin Yolları’nın Eme’si paçayı kurtarmanın yolunu ABD’ye gitmekte bulmuştu.

Eve Donmenin Yollari 2. basim - kpk

AZ: Aslında şu anda Avrupa’daki krizle beraber İspanyol gençler Şili’ye gelmek istiyor. Son yıllarda çok gelen oldu. ABD hep revaçta ama genellikle okumak için gidiyorlar.

ÇÖ: 80’li yıllar hem Şili hem de Türkiye için diktatörlükle geçen yıllar oldu. Ama o yıllarda İspanya geçiş dönemini yaşıyordu, Movida Madrileña gibi akımlar hüküm sürüyordu. Bu sürede orta sınıf Şilililer için İspanya ne ifade ediyordu? İspanya sömürgeci geçmişe atıfta bulunularak mı, yoksa özenilerek mi anılıyordu?

AZ: 80’lerde sömürgecilik dendiğinde elbette daha çok ABD geliyor aklıma, çünkü diktatörlük Şili’yi ABD için bir tür laboratuvara dönüştürmüştü, özellikle de Allende hükümeti döneminde ABD’nin Şili’ye yaptığı dehşetengiz müdahaleden sonra. İspanya çok uzakta kalmıştı ama daha sonra Şili’nin geçiş dönemi için bir model oldu.

ÇÖ: Şili nasıl bir geçiş dönemi yaşadı?

AZ: İspanya, Şili için model oldu dedim ama bu işe yaradı mı bilmiyorum. Şili’deki geçiş döneminin en kendine has yönü diktatörlüğün sürmesiydi, çünkü Pinochet silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak askeri gücü hâlâ elinde bulunduruyordu, sonra da –bizzat kendisinin “onayladığı” anayasaya uygun olarak– ömür boyu senatörlük unvanı aldı. Bence diktatörlük gerçek anlamda Pinochet ölünce 2006’da sona erdi. Diktatörlük Pinochet’nin Londra’da (1998) tutuklanmasıyla sona ermeye başladı. O zamana kadar kalıcı anlaşma durumundaki yumuşatılmış bir diktatörlükte yaşadık. Diktatörlüğü anlatmak illa geçmişi anlatmak anlamına gelmiyor. Şimdilerde yeni bir anayasa ihtimali üzerine konuşulmaya başladı, çünkü bizi hâlâ Pinochet’nin kafasının ürünü olan 1980 Anayasası yönetiyor. Sürdürülebilir bir yanı yok, anayasada bir sürü değişiklik yapıldı ama hâlâ o kurallar geçerli. Yeni bir anayasaya kavuşmadan yeni bir Şili olmayacak.

ÇÖ: Türkiye’de büyük kentsel dönüşüm hamleleri yapılıyor, kentlerin, mahallerin çehresi değişiyor. Şili’nin de benzer bir süreçten geçtiğini duyduk. Şili halkı bundan nasıl etkileniyor?

AZ: Çok etkileniyor. Türkiye’yle ilgili anlattıklarınıza benziyor buradaki durum. Genelde düşük bir kentsel bilinç var, şu sıralar Santiago’daki mahalleleri onarıyorlar ama öte yandan seri üretim, ucuz ve kötü malzemeyle inşa edilmiş binalarla dolu her yer.

ÇÖ: Parklar ve ağaçlar sık sık geçiyor kitaplarınızda.

Zambra, Agaclarin Ozel Hayati - kpk

AZ: Santiago’nun La Reina bölgesinde yaşıyorum, burada bir sürü park var ama bu bölge bir istisna – iş merkezlerinden uzak sayılabilecek bir muhit. Santiago’nun en güzel parkı, içinde bir zamanlar çok görkemliyken bugün ancak kısmen korunabilmiş bir seranın bulunduğu Quinta Normal Parkı’dır.

ÇÖ: Bir konuşmanızda küçükken İngilizce şarkıların sözlerini anlamayınca çok şaşırdığınızı söylemiştiniz. Şarkı sözlerini ne zaman dinlemeye başladınız? Şiir yazıyorsunuz, şarkı sözü de yazıyor musunuz?

AZ: İngilizce şarkı sözlerini aşağı yukarı on beş yaşındayken İngilizce öğrendiğimde anlamaya başladım. Ama İspanyolca şarkı sözleri benim için hep çok önemli oldu. Edebiyatla ilk tanışmam şarkı sözleriydi diyebilirim. Evet yazdım ama gizli gizli, şarkı sözlerim pek de matah değildi.

Ö: Yazmak üzerine sıklıkla yazıyorsunuz. Defterlere mi, daktiloyla mı, yoksa bilgisayarla mı yazıyorsunuz?

AZ: Elyazısıyla ve bilgisayarla yazıyorum. 2013 yılında çıkan öykü kitabım Mis documentos’ta (Belgelerim) bundan fazlasıyla bahsettim, çünkü birden babamın bana bir bilgisayar gibi, anneminse daktilo gibi görünmeye başladığını fark ettim... Yazmaya başladığımda sadece elyazısıyla yazıyordum ama on beş yaşından beri karma teknik kullanıyorum. Bazen elyazısıyla yazıyorum ve yazdıklarımı bilgisayara geçiriyorum, bazen de çok aptalca bir şey yapıyorum, bilgisayarla yazıyorum ve yazdıklarımı deftere geçiriyorum... Bir de çoğunlukla yazdıklarımı kaydediyorum, sonra da dinliyorum.

ÇÖ: Sizce yazma tekniği edebiyatı değiştirir mi? Çocukluğumuzda sadece iki yöntem vardı, daktilo ya da elyazısı, şimdiyse bilgisayarlar var. Mesela Proust bilgisayar kullansaydı anlatısı farklı olur muydu?

AZ: Elbette farklı olurdu. Friedrich Kittler’in (bu da ne talihsiz bir isim, tıpkı “Tinochet” demek gibi) bununla ilgili muhteşem bir kitabı var: Grammophon Film Typewriter (Gramofon, Film, Daktilo). Eğer Proust bugün yaşasaydı daha farklı yazardı. Daha iyi ya da daha kötü yazardı demiyorum ama farklı bir dünyayı farklı araçlarla gözlemliyor olacaktı. “Our writing tools are also working on our thoughts” (Yazma araçlarımız düşüncelerimizi de etkiler) demiş Nietzsche. Ha ha ama tabii bunu Almanca söylemiş! Zambra, Bonzai 2. basim - kpk

ÇÖ: Bir söyleşinizde, “Yazıdaki ustalarım her şeyden çok arkadaşlarımdır,” demiştiniz. Alicia Scherson ve daha önce Bonzai’yi sinemaya uyarlayan ve yakın zamanda Eve Dönmenin Yolları’nda geçen bir cümle olan La voz en off (Kısılmış Bir Ses) adlı filmi çeken Cristián Jiménez’in yeni filmi için bir senaryo yazdınız. Aslında sinemanın kolektif, edebiyatınsa bireysel yapıldığı söylenir. Ama sizin için edebiyat da kolektif yapılan bir iş gibi.

AZ: Elbette, topluluklar çok önemlidir. Ben de o arkadaş topluluğuna aitim ve aslında kitaplar da göründüklerinden çok daha kolektif. Sinemanın kolektif doğası sinemaya dair en çok sevdiğim şeylerden biri. Yeni yaptığımız, benim senaryosunu yazdığım, Cristián ve Alicia Scherson’un yönettiği film, Mis documentos’taki “Vida de familia” (Aile Hayatı) öyküsüne dayanıyor.

ÇÖ: Tres leches [üç sütlü] pastası Şili’de çok meşhur mu? Türkiye’de yakın zamanda “Trileçe” adıyla moda oldu. Ama burada bir Balkan tatlısı olarak biliniyor.

AZ: Ha ha. Burada tres leches pastası o kadar da meşhur değil, aslında Şili’den çok Meksikalı bir pasta. Ama ben çok severim, çok da iyi yaparım.

Ağustos 2015


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR