Narnia’da aradığım şey Türkiye’nin serapları mıydı yoksa Lewis’in referanslarından yola çıkarak onlara kendi kendime anlam mı yükledim hâlâ emin değilim...
Elimdeki ilk ipucu, Türkçe öğrenmek için kullandığım kitapta karşıma çıkan resim ve üstündeki kelimeydi: aslan. Sinapslar hareketlendi bir an. Hemen sonra anılar canlandı. Aslan – Aslan, Cadı ve Dolap.
Tesadüf olamazdı. CS Lewis, yedi ciltten oluşan ünlü eseri Narnia Günlükleri’nin ana karakterine, Türkçe bir kelime olan aslan ismini verdi. Lewis inançlı bir Hristiyandı ve dört çocuğun eski bir elbise dolabını kullanarak geçiş yaptığı Narnia isimli fantastik dünyada Aslan hem İsa’yı hem Tanrı’yı temsil etmek üzere kurgulanmıştı – Narnia’nın yarattı, kendini insanların kefaretini ödemek için feda etti ve kurtuluş için dirildi.
Günlükleri okuduğumda yedi yaşındaydım ve dolayısıyla Narnia’nın dinsel sembolizminden bihaberdim. Benim için Lewis’in dünyası, onun büyüleyici tasviriyle zihnimde canlandırdığı manzaralardan, karakterlerden, mekânlardan, insanlardan, konuşan hayvanlardan ve fantastik varlıklardan ibaretti. Sayfalar kabarıp kıvırılana, kitaplar harap olana kadar hikâyeleri tekrar tekrar okudum. Fantastik romana olan ilgim Narnia ile sınırlı kaldı. On yaşıma geldiğimde başka türler okuyordum. Yine de Narnia hep benimleydi ve on yıl önce Türkiye’ye taşındığımda onu her yerde görmeye başladım. Aslan ya da Edmund’ın çok sevdiği lokum gibi bazı göndermeler apaçık ortadaydı. Ötekilerse derinlerdeydi ya da bendeki Türkiye manzarasıyla iç içe geçmişti. Yıllarca gazete muhabiri olarak o uçsuz bucaksız coğrafyada dolaşırken sürekli bir deja vu hali yaşadım. Karadeniz’in koni biçimli, kadife yeşili tepelerinin üzerinden uçakla geçerken Narnia’nın üzerinde süzülen Kızılkanat’ın bulanık anılarını hatırladım. Aralık ayında bir trenin penceresinden gördüğüm karla kaplı Anadolu bozkırları Beyaz Cadı’nın kışa mahkum ettiği çorak topraklara benziyordu. Kapadokya yakınlarındaki kutsal bir türbede mistik bir tarikat olan Bektaşilerin kürkle bezeli görkemli kıyafetlerini ve av borularını gördüm – hepsi tam da Lewis’in Narnia krallığından bahsederken tarif ettiği gibiydi.
Lewis, Narnia Günlükleri’ni İngiltere’nin savaş sonrası kasvetli ortamında, JRR Tolkien ile anlaşarak yazdı. Hem Lewis hem Tolkien zorla Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerine alınmış, derin bir travma yaşamış ve kendilerinden sonraki kuşağın İkinci Dünya Savaşı’nda maruz kaldığı dehşete tanıklık etmişti. İkisi de Avrupa’nın yaşamış olduklarını anlatmak ve bunların bir daha yaşanmaması için uyarıda bulunmak üzere birer çocuk kitabı yazmaya ant içti. Tolkien Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’ni yazarken Lewis Narnia Günlükleri’ni yazdı. Lewis de tıpkı Tolkien gibi ünlü bir dilbilimciydi ama Türkiye’yi ziyaret ettiği ya da Türk diliyle ilgili çalışmalar yaptığı gibi bir bilgi mevcut değil. Bu konuda yüzeysel saptamalarda bulunmakla yetinen eleştirmenlere göre Lewis sadece Türkçe kelimelerin sesini seviyordu ya da mesele sadece kendi kitaplarında sık sık Türkçe sözcüklere gönderme yapan Tolkien’in etkisiyle ilgiliydi.
Bana kalırsa çok daha fazlası çünkü Günlükler’in başında Narnia, kadim ve ölü bir dünyanın karanlık büyüsüyle zehirlenen, yeni doğmuş bir dünyadır. Tıpkı Lewis’in yaşadığı dönemde Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden yeniden doğduğu gibi. 1940’lı yılların sonlarına doğru hızlı bir modernleşme ve büyüme sürecine giren Türkiye, kıtada İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalabilen birkaç ülkeden biri oldu. Fakat öte yandan kayıp bir geçmişin yankılarının musallat olduğu, kendi idealini yaratmaya çalışan bir ulustu.
Lewis’in referanslarına dair tatmin edici bir kaynak bulamayınca Günlükler’i yeniden okumaya ve kendi araştırmamı yapmaya karar verdim. Aslan, Cadı ve Dolap biter bitmez Narnia’nın Aslan tarafından nasıl yaratıldığını anlatan ve Günlükler’in başlangıcı sayılan Büyücünün Yeğeni’ni okudum. Dolaylı ya da önemsiz fark etmez, bulduğum her referansı işaretledim. Narnia’yı istila etmeye çalışan ve şeytani tanrı Tash’a (Taş) tapan Calormen halkı, Tarkaan isimli Calormen beyleri: Tarkan, Türk halk kahramanlarından birinin adıyken “tash” (taş) Türkçede kayalardan kopan ufak parçalara verilen isim. Lewis’in hikâyesinde Tarkaan beylerine danışmanlık yapan vezirler, vezirlerin taktığı sarıklar, askerlerin taşıdığı kavisli kılıçlar; bunların tamamı Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen referanslar. Ve bir diğeri: tıpkı geçmişte Hristiyan toplulukların Kapadokya mağaralarına gizlendiği gibi tahtı gasp eden amcasından kaçmak için mağaralardan ibaret bir kente gizlenen gerçek Narnia kralı.
Beşinci cilt olan Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu’na başladığımda Azerbaycan’a yapılacak resmi bir gezide basın mensubu olarak yer alma fırsatını yakaladım. Azerbaycan’ın başkenti Bakü, dünyadaki en büyük iç deniz olan Hazar Denizi’nin kıyısında. Ve Hazar, aynı zamanda serinin dördüncü kitabının ana karakteri ve beşinci ile altıncı kitapların önemli karakterlerinden biri olan Prens Caspian’ın hem Türkçedeki hem de Azericedeki karşılığı. Lewis, ana karakterine Caspian (Hazar) ismini seçerken yaptığı şey alelade bir sözlükten kulağa hoş gelen bir kelime seçmek değildi. Aksine, gayet bilinçli bir şekilde belli bir bölgeye atıfta bulunmuştu.
Aslında Narnia’nın estetiği en yoğun kısımlarına Türkiye’nin sınır bölgelerinde rastladım – Batı’da Balkanlar, Doğu’da Kafkaslar. Zümrüt yeşili nehirler, beyaz kireç taşından inşa edilmiş antik köprüler, dağlık bölgelerin ötelerine uzanan yemyeşil tepelerde yükselen kilise ve dini semboller. Balkan ülkelerinin hangisine giderseniz gidin Türkçe konuşan topluluklarla ve İstanbul’daki devasa mimari yapıların minyatür versiyonlarıyla karşılaşırsınız. Kafkaslar her ne kadar uzun bir süre Sovyetler Birliği’nin parçası olarak kalsa da, geçmişte o coğrafyaya şekil veren Orta Asya’dan gelen Türk göçebelerdi. Balkan ve Kafkas coğrafyasını adeta yamalı bohçaya çeviren bu etnik ve dini farklılıkların yansımasını Narnia’da, örneğin Dağlık Karabağ için yaşanan çatışmaların bir benzerini Calormen ve Telmar için verilen mücadelelerde bulmak mümkün.
Azerbaycan’a yaptığım ziyaret esnasında kısıtlamalar sebebiyle Dağlık-Karabağ bölgesine gidemedim ama Bakü’de vakit geçirmek için yeterince fırsatım oldu: Hazar Denizi’nin kıyısındaki geniş sahil şeridi, duvarlarla çevrili eski kentin dolambaçlı, dar sokakları ve şehrin hemen dışında Zerdüşt, Hindu ve Sih hacılarca ziyaret edilen ebedi ateş. Bakü doğal bir havzada kurulduğundan yokuş aşağı merkeze doğru yürürken nerede olursanız olun denizi görürsünüz. Bir zaman zengin kaynaklara sahip olan Hazar Denizi, şu an etrafını çevreleyen beş ülkenin sömürdüğü endüstriyel bir alan. Yeryüzündeki en büyük gaz sahalarından birinin üzerini kaplıyor ve ufku, sondaj platformlarının ürkütücü siluetleriyle dolu. Bakü’nün kıyı şeridine baktığınızdaysa liman vinçlerini ve petro-dolarların inşa ettiği kristal bibloları, gökdelenleri görüyorsunuz. Oysa Hazar Denizi sürekli küçülüyor. Hatta belki de birkaç on yıl içinde ondan geriye hiçbir şey kalmayacak. Bu çevresel talan bana yine Narnia’da anlatılanları anımsattı – beceriksiz Andrew Amca’nın Narnia’nın doğal kaynaklarını kendi menfaati için kullanmaya çalışması ve Narnia ormanlarındaki ağaçların kesilip odun olarak satılmasıyla başlayan Son Savaş.
Günlükler’in sonuna yaklaştığımda gördüm ki, Türki referanslar giderek azaldı, Türkçe isimler yerlerini sert Anglosakson isimlere bırakmaya başladı. Fakat aklımda en çok yer edenlerin Türk coğrafyasıyla ve Türkçeyle bağlantılı olanlar olduğunu fark ettim. Zira benim en sevdiklerim peş peşe yazılan dört ciltti ve aslında Lewis son üç cildi (Büyücünün Yeğeni, At ve Çocuk, Son Savaş) boşlukları doldurmak maksadıyla yazmıştı.
Narnia’da aradığım şey Türkiye’nin serapları mıydı yoksa Lewis’in referanslarından yola çıkarak onlara kendi kendime anlam mı yükledim hâlâ emin değilim ama Lewis’in Türk dilini ve coğrafyasını incelediği, tarihsel akıştan ve siyasal yapıdan esinlendiği bir gerçek. Üstelik Lewis, 1950’lerde yazdığı bir mektupta ana karakteri için Türkçe bir kelime olan “Aslan” kelimesini kullandığını teyit ediyor. Eleştirmenlerse Aslan tabirinin Yahuda Aslanını sembolize ettiği konusunda hemfikirler ve buna kanıt olarak da özellikle son ciltteki dini sembolizmi gösteriyorlar: Savaşı kaybeden Narnia halkının son yargı gününde Aslan’ın önünde sıraya girmesi, içlerinden en sadık olanların Aslan’ın Krallığı’na -gerçek Narnia’ya- kabulü ve Günlükler’de ölen her karakterin orada yeniden bir araya gelişi.
Bilmiyorum; belki de hepsi tesadüftü ve ben tesadüfle nedenselliği birbirine karıştırdım ama çocukken okuyup da unutamadığımız kitapları yeniden okumanın asıl keyfi, ilk sefer okurken kaçırdığımız anları yakalamakta gizli. Lewis bunu çok iyi biliyordu. Aslan, Cadı ve Dolap’ı da muhtemelen bu yüzden vaftiz kızı Lucy’e ithaf etmişti:
Sevgili Lucy,
Bu hikayeyi senin için yazdım, ama yazmaya başladığımda çocukların kitaplardan daha çabuk yaşlanacağını hesaplamamıştım. Sonuç olarak sen, şu anda peri masalları için çok büyük yaştasın ve bu kitap basılıp ciltlendiğinde daha da büyümüş olacaksın. Fakat bir gün tekrar peri masalları okumaya başlayacak kadar yaşlı olacaksın. O zaman bu kitabı üstlerdeki bir raftan indirerek, tozunu alıp hakkında ne düşündüğünü söylersin bana. Ben muhtemelen seni duymayacak kadar sağır, söylediğin kelimeleri anlamayacak kadar yaşlı, fakat hala seni seven vaftiz baban olacağım.*
C.S.L
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*İthaf yazısında Narnia Günlükleri, Müfit Balabanlılar (İş Bankası Kültür Yayınları, 2003) çevirisi kullanılmıştır.






