Kül rengine dönmüş tenim is kokar şimdi. Asırlar geçse de bu kokuyu duyacaksınız. Veyahut insan olan duyar diyelim.
Yalnızım. Maviyle yeşili barındıran derin gözlerimde görün beni. Hani o kızıla, kırmızıya dönüşmeden maviyle yeşile çalan gözlerimden bahsediyorum. Kaç sevenim oldu bilmiyorum bağrımda şiirler yazan, şiirler okuyan. Serbest vezinle bir yol alıp; nice manilerde, türkülerde kaç kişiyle kaç kez kavilleştik saymadım. Öyle sevildim. Göğsümü dikleştirip durdum ismini hatırlayamadığım birçok ressama. Her fırça darbesiyle tuvale yansıyan renklerin cümbüşünden daha güzeldim yalan yok. Ama “bu da niye böyle?” diye söylenmedim, kırmadım, üzmedim kimseyi. Ben sevilmekten çok hep sevdim. Bilmediler değerimi.
Garip buldular tabii sevgimi. Sahipsiz gördüler. Küçümsediler belki sessizliğimi. Belki de sessizliğimi kaç planla izlediler pusuda. Ağızlarından salyalarının aktığını görmediğim kaç pusu, nerden bilebilirim? Sorsalar gökyüzünde şen kahkahalarımın yankılanması suça sebebiyet vermiştir eminim. Nazlı nazlı salınışıma, yatağımdan akan şelaleye pis nefislerini akıtmaya hazırlanırken kaç zalim; ben durmadan doğuruyordum. Kıydılar.
Çırılçıplak soymadan önce yaptılar yapacaklarını.
Çekirgelere gülüyordum o sırada. Kurbağalarla bir tutuyorlardı kendilerini. Pörtlek gözleri, zıplayışları, kavisinden renk birlikleriyle yarıştıkları esnada ani bir frenle tozu dumana kattı siyah dört çarpı dört. Araçtan uzun boylu, geniş omuzlu, iri sesli üç adam indi hızlıca. Daha sonra yolun ortasındaki kaplumbağayı iki eliyle kavrayıp kenara bıraktı içlerinden biri. Derin bir oh çektim. Tekrar yola koyulup gittiler ben arkalarından minnetle bakarken. Şans diledim peşlerinden. Öyle bir huyum var çünkü. İyilik gördüğüm, iyiliğe şahit olduğum, kıymet bilen herkese bunu yapıyorum. Bir adım gelene on adım gidiyorum da işve sanıyor nankörler, gözü dönmüşler. Oysa beklediğim güzel bir dokunuş, hoş bakış, içten gülüş, seviş, sarılış. Ama yok, ağlata ağlata acıttılar canımı. Canıma kattıklarımı.
Boz ayı geçti uzaktan. Sıcaktan bedenini taşıyamaz halde yalpalıyordu. Daha koyu, daha kuytu serinliğe götürüyordu kendini, anladım. Yamaçtaki köylere baktım. Beyaz kerpiçlerin tepesine harelenmiş kiremitleri güneş kızdırıyordu. Sundurmalarında dövülen yayıkların başında bekleyen bebeler, gölgelenen neneler, dedeler, kavruk tenini soğuk suyla buluşturan tarlacı gelinler, gençler bir bir hareketlendiriyordu ikindi geçince bağları bahçeleri. Hanelerine valizlerle gelen eş dost hısımlar görücüydü bir anlamda bana. Duyan, bilen akın ediyordu her yaz. Ben ise nezaket doluydum her mevsim. Avuçlarımdan kayıp aşağı köylere doğru tin tin yönelirken birden geri dönüp kucağıma koşan tavşan yavrularını okşadım tek tek. Beri yandan yine neşeliydi ot oburlarım. Bademini, fındığını kapan tırmanıyor, kimisi de iki eliyle cevizin yapraklarını sokuştururken ağzına, gözlerine hayran bıraktırıyordu.
Palamutların ardından duydum ayak seslerini.
“Geri zekâlı nasıl da seviyor sincapları” diye diye kahkaha atıyordu biri, omuzundan tutup sarsarak susturmak istedi diğeri ama takmadı, devam etti.
“Neydi kalbimi zifte bulayıp kafamı güzelleştiren o zatın ismi? Hah Ona söyleyin, tek başıma becereceğim bu işi. Etrafı iyi kolaçan edin siz. Eteklerinden öpeceğim önce. Kıskıvrak saracağım ateşe vermeden önce her yerini. Son sigaramı göğsünde söndüreceğim. Dökün şu bidonları, dökün diyorum aptallar! Hayır, aciz değiliz, gaddar değiliz, beş para etmez değiliz, biz insan… in….san in… in… Dökün diyorum! ”
Yalnızım. Yapayalnız. Maviyle yeşili barındıran derin gözlerimde görüyor musunuz beni. Hani o kızıla, kırmızıya dönüşmeden maviyle yeşile çalan gözlerimden bahsediyorum. Kaç sevenim oldu bilmiyorum bağrımda şiirler yazan, şiirler okuyan. Kül rengine dönmüş tenim is kokar şimdi. Asırlar geçse de bu kokuyu duyacaksınız. Veyahut insan olan duyar diyelim.
Adım Orman, bir kibritle yaktılar beni!


.jpg)



