Ian McEwan’ı tanıyanlar için çok da şüphe uyandıracak bir durum değildir bu; tonu tutturulmuş, keskinliği ve nüansları açıkça belirlenmiş, ritmi bol düzenli bir anlatım, küçük dokunuşlar, hafif bir gerilim hissi…
Erhan SunarSiyasi romanların temel çelişkisidir: Yazar, anlattıklarını, karakterlerini zihnindeki daha edebi dünyanın parçasına mı çevirecektir; yoksa böyle romanlarda sıklıkla görülebileceği gibi geniş bir siyasal-toplumsal ilişkiler ve okurun da fazlasıyla aşina olduğu bir bilgi ağı içinde, bir anlamda, sembollere mi yaklaştıracaktır? Meselenin her zaman ilgi gören bir popülerlik içermesi, siyasetin kolay kolay vazgeçilemeyen baskın yanı, kitap yazarın elinden çıkıp artık okurun olduğunda bu türden soruların artarak sürmesine neden olur ki, en “edebi” örneklerin bile güncel ya da tarihsel siyasi argümanlara kurban edilmesi âdeta kaçınılmazlaşır. Yazarın bu iki uç arasında bir denge tutturabilmesi ne kadar zorsa, okurun da gerekli yerdeki gerekli detaya edebiyat ölçüleri içinde hakkını verebilmesi o kadar güçtür. Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminde, Berlin’de, Sovyet hatlarına sızmak için işbirliği yapan İngiliz ve Amerikan gizli servislerinden, bu amaçla kurulan gizli bir tünelin işleyişinden söz ederek başlayan Masumiyet ya da Özel İlişki romanı, ilk bakışta okurun herhangi bir siyasi romandan bekleyebileceği buna benzer hayallerin hepsini uyandırır: Gizli bir toplantı, kendi aralarında şakalaşmaya hazır ama aynı zamanda bundan alabildiğine kaçınmaya da yatkın farklı uluslardan askerler, bombardıman altında yıkık, yeni yeni yapılandırılmaya başlanmış bir şehir, iş çıkışı erkek erkeğe gidilen eğlenceler ve yoğun, büyük bir gerçeklik etkisiyle verilen Tünel’deki gizli çalışmanın detayları… Romanın odağındaki yirmi beş yaşında Leonard Marnham’ın, çekingen bir İngiliz olarak işine itaatle, sadakatle bağlı kalması, Tünel’de geçirdiği uzun çalışma saatlerinde teyp kayıt cihazlarını kontrol edip sinyallerini etkinleştirmesi, devre şemaları oluşturması, yavaş yavaş tanımaya başladığı çalışma arkadaşlarına dair fazlasıyla kültürel kodlardan ilham alan tahminler yürütmesi (sözgelimi daha önce hiç bilmediği Amerikan futbolu oynayan alabros tıraşlı iki kişiyi, uzaktan seyrederek, oldukça fiyakalı ve çiğ bulur) ya da görevlendirildiği iş konusunda Amerikan bir amirinin “bütün meselenin ve bu işbirliğinin” profesyonellikten kaynaklanan sınırlar içinde olduğu yönündeki alaycılık dolu sözlerini hafifsemek istemesi, benzer ayrıntılar, romanın giriş kısımlarına soğuk, nesnel bir hava katar ve bilgimiz ölçüsünde “edebiyat dışı” bağlantılar kurmamızı fazlasıyla mümkün kılar: Henüz hissedebildiğimiz, bir grup roman kişisi arasındaki karmaşık duygulardan, bunun geriliminden güç alan bir ilişkiler bütünü olmaktan biraz uzaktır. Romanı sonradan yeniden okumayacak olanlar için, kitabın geri kalanından kopuk görünebilecek bu ilk kısımlar, her ne kadar hayatı henüz tanımaya başlamış genç bir adamın gözünden ince detaylarla verilse de, belki de bilgi yoğunluğu nedeniyle epey şematik kalır: Kuşkusuz Ian McEwan’ı tanıyanlar için çok da şüphe uyandıracak bir durum değildir bu; tonu tutturulmuş, keskinliği ve nüansları açıkça belirlenmiş, ritmi bol düzenli bir anlatım, küçük dokunuşlar, hafif bir gerilim hissi… Ama bunun da tam olarak amacına ulaşabilmesi için okurun biraz sabretmesi, genç İngilizin de yabancısı olduğu yıkık bir Alman şehrini, buradaki ilişkileri, değişen dünya düzenini onun keşfettiği kadarıyla hayal edebilmesi gerekir.
Romanın gerçek anlamda derin bir boyut kazanmaya, kişiliklerin toplumsal zırhlarıyla değil de daha kendilerine has yanlarıyla görünmeye başlaması, o zamana kadar siyaset ve casusluk anlatılarına paralel ilerleyişiyle rolleri belirlenmiş genç askerlerin bir samimiyet ânına denk gelir: Amirleriyle gittiği bir barda, bölük pörçük ilerleyen atışmalı siyasi konuşmalar arasında masalarına yanaşan bir satıcıdan alınan bir gül –hafif sarhoş– Leonard’ın kulağına takılır, içmeye, sevdikleri şarkıları dinlemeye, bu arada birbirlerine samimice laf sokuşturmaya devam ederler. Dönemin böyle yerlere özgü ritüeli olarak masalar arasında, kadınlarla erkekler arasında gidip gelen “mesaj tüpleri”ni seyrederek, yeterince çakırkeyif oldukları, bira üstüne bira içtikleri sırada, “masalarını sarsarak inen teneke bir kutu” önlerinde beliriverir: “Şu işe bak,” diye haykırır üç adamdan biri, “Leonard, bu sana gelmiş.” Öyle ki, çekingen genç İngiliz de hâlâ bu notun İngiltere’deki annesinden gelmiş olabileceğini düşünmektedir. Sonunda merakla okurlar. “Saçına çiçek takmış delikanlıya” diye yazmaktadır mesajda. “Seni masamdan izledim. Gelip beni dansa kaldırırsan sevinirim. Eğer bu mümkün değilse, dönüp bana gülümsersen çok mutlu olurum… 89 numaralı masa.” Delikanlı, yanındakilerin abartılı jestleriyle söz konusu yere; dirseğini masaya, çenesini eline dayamış kadının yanına gönderilir ve sarhoş aklıyla bile o anda hayatının değişmek üzere olduğunu düşünür. Kadının adı Maria’dır, bir Almandır ve Leonard’dan beş yaş büyüktür.
Ondan daha deneyimli, kırılgan ve zaman zaman daha bilge bir kadın arasındaki her yönüyle sahici bir ilişkinin gerilimi...Burada bir parantez daha açalım ve Leonard’la bu mutsuz bir evlilik yapmış, ayrı yaşadığı sarhoş ve paranoyak eski eşinden hâlâ zaman zaman şiddet gören güzel kadın arasında aşk, dostluk ve cinsellik dolu yeni beraberliğin, romanı başlangıcındaki yoğun siyasal dozajından uzaklaştırdığını, ya da daha edebî bir önermeyle, yavaş yavaş romanın bütününe yayılan başka türlü bir kurgunun parçasına dönüştüğünü belirtelim. Romanın öncesine de, sonrasına da ışık tutabilecek, hatta Leonard ile Maria arasında, kadınla erkek arasında, farklı yönlerden “masum” iki insan arasında, yer yer de bir İngiliz ile bir Alman arasında yaşanan güçlü, yıpratıcı, çok özel bir ilişki olması nedeniyle romanın görünürdeki çeperlerinden ayrılabilecek bu tanışma, birbirine alışma ve geçirilen aşk ve cinsellik yüklü mutluluk anları yeni bir “hikâye”nin, iki insanın hayatının alacağı yönün işaretlerini belli belirsiz duyumsatır: Barda tanıştıkları gece ile yeniden buluşacakları an arasında geçen sabırsız beş günde Leonard’a önceleri son derece “nesnel” bir yük gibi görünen Tünel çalışmalarının bu kez nasıl bambaşka göründüğünün (yaptığı her işi Maria’yla ilişkilendirir, teyplere konsantre oluşunu, kutuları boşaltışını ve diğer yükümlülükleri onun için yaptığını düşünür), ilk günlerde şehirdeki yıkımdan duyduğu gururun şimdi ona çocukça ve itici gelmesinin de gösterdiği gibi, aşkı ve cinselliği öğrenen genç bir adamla, bu konularda ondan daha deneyimli, kırılgan ve zaman zaman daha bilge bir kadın arasındaki her yönüyle sahici bir ilişkinin gerilimi söz konusudur ve bu durum onları hem birbirleri sayesinde hem de romanın yavaş yavaş ördüğü daha genel bir resmin parçası olarak görmemizi sağlar. İlişkilerinin giderek daha çok yoğunluk kazandığı bir keresinde, aniden beliren bir sezgisel düşünceyle Leonard (görünürde Maria’nın prezervatifi kendisinin takmayı teklif etmesi ve onun saldırganlıkla reddetmesi gibi basit bir gerekçeden doğmuştur) zihninde son derece yıkıcı, çocukça ve ilkel bir senaryo üretir: Maria’yı mağlup bir Alman, kendini ise bu yıkıntıların gerçek sahibi muzaffer bir yabancı olarak görür, bu düşünce onu sonraki birkaç birleşme sırasında bile meşgul eder, zaman zaman suçlulukla karşı koymaya çalışır (sözgelimi sevişirken belirli bir devrenin toplam direncini hesaplayarak kendini oyalar) ve tüm bu sürecin artık bir fantezi olmaktan çıkıp gerçekliğe bürünmesini isteyerek en sonunda ona zorla sahip olmaya çalışır; ama sonrasında duyacağı büyük pişmanlık ve Maria’nın her şeye karşın belirgin bir anlama çabası içinde oluşu, kuracağımız bu türden bağlantıları yeniden doğallıkla bir kenara koymamızı sağlar: En azından Leonard ile Maria arasındaki ilişki özelinde, roman bizi çok genel çıkarımlar yapmaktan, kolaycı ve iyi düşünülmemiş sonuçlara ulaşmaktan özellikle uzak tutmak istiyor gibidir. Leonard, Maria’nın duygularının “devre şemalarını” çizebildiğine inanmaktadır artık. Kendi duyguları ise, “aşkın erdemi sayesinde” giderek basitleşmektedirler. Maria’nın bir süreliğine başka bir şehirdeki ailesinin yanına, kendisinin ise içten içe paranoyak düşünceler eşliğinde geçirdiği ayrılık günlerinin ardından Londra’ya kendi ailesinin yanına gideceği, kırgınlık ve yeniden eskisi gibi olma vaatleriyle geçen zaman süresince (ki tüm bu zaman boyunca Leonard’ın bir arabulucu rolüyle benimsediği Amerikalı çalışma arkadaşı Bob Glass bile ileride Maria’nın gizli bir sevgilisine dönüşecektir onun gözünde) onu çok derinden özlediğini anlar ve bu hissi, bir yanıyla, “tünelin toprak, su ve çelik karışımı kokusunu, yüzeydeki hiçbir sessizliğe benzemeyen derin, boğucu sessizliğini” sevip özlüyor olmasıyla aynı kefeye koyar. Düşman hatlarına sızma projesi olarak Tünel çalışması bütün gizliliğiyle ve başarıyla yaklaşık bir yıldır sürüyor, bir kademe daha almasının da gösterdiği gibi mesleğinde takdir ediliyor, şiddet uygulayan sarhoş kocanın yerine geçerek Maria için en ideal eş olduğuna kendini heyecanla inandırabiliyordur Leonard. Sonunda, yeniden bir araya geldiklerinde, ikisinin de çalışma arkadaşlarının katılacağı mütevazı bir törenle nişanlanırlar.
O zamana kadar yüklendikleri bütün kimliklerden soyunmaya başladıklarını hissetmek, bu rüyaya irkiltici, açıklanamaz bir deneyimin soğukluğunu işler.Romanın zaman zaman netlikle yansıttığı dönem ayrıntılarından, siyasal dayanak noktalarından, simgelere ve sembollere açık yanından bir yanıyla hem uzaklaştığı hem de bunlara kapı aralamanın bir yolunu bulduğu, kendisiyle özdeşleşen politik bir “psikolojik gerilim” tanımına en çok yaklaştığı andır burası; genç nişanlıların birlikte geçirecekleri ilk gecenin tasviri: Ağır ağır, mutlulukla seviştikleri sırada, Maria’nın küçük yoksul evindeki giysi dolabında ilk bakışta “zararsız” bir misafirleri onları bu yeni rüyalarından uyandırmak için, körkütük sarhoş ve sızıp kalmış bir halde beklemektedir. Otto’dur bu; Maria’nın, uyanır uyanmaz kıskanç bir eski koca izlenimi vermektense bu döküntü ev üzerinde hak iddia eden, belgeleriyle bunu destekleyen, bodur, kuvvetli, eski bir savaş kahramanı olduğuna kendini inandırmış belalısı. Leonard’ın eski kuşkucu düşüncelerine yeniden kapılmaya pek fırsat bulamadan tartıp biçtiği bu adam ile Maria arasında, kendisinin güçlükle anladığı Almanca konuşmaların uyandırdığı izlenimler onu hem nişanlısının hem de bir anlamda kendisinin umduğu gibi bir an önce harekete geçmek, olası bir tehlikeyi ortadan kaldırmak konusunda uyarır: Her ne kadar, Otto’nun onun kendi seçimiyle evlendiği biri olduğu için hâlâ “sorumluluğu” dahilinde olduğunu düşünecek ve hayallerinde bu başarısız ilişkiyi mahkûm edecek de olsa, tartışmanın alevlendiği, eski sarhoş kocanın Maria’ya saldırdığı esnada karşı koymaktan kendini alamaz Leonard ve kısa, can acıtıcı bir dalaşmanın ardından (adam hayalarını burduğu için) onun yanağını dişleyip etinden bir parça koparır. Can havliyle ezileceği sırada ise, ağır demir bir ayakkabı kalıbı Otto’nun kafasına iner ve oracıkta ölmesine neden olur. Bu beklenmedik cesetle ne yapacaklarını şaşırmış halde akıllarını toplamaya çalışır ve birbirlerini açıkça suçlamamaya gayret ederek gerginleşmeye başlarlarken, Maria’nın tek çıkar yolun cesedi parçalara ayırıp bavullara yerleştirerek bir yerlere atmak olduğu fikri giderek bir mantık edinmeye başlar. Belli belirsiz de olsa, nişanlıların birbirlerinden, en azından Leonard’ın Maria’dan kopmaya başladığı, ağır bir gerçekliğin önceki bütün duygulara tesir ettiği anlardır bunlar. Sabahın erken saatlerinde, Maria’nın talimatıyla bavulları ve diğer malzemeleri temin etmek için evden ayrılan Leonard, çalıştığı birime gittiğinde rastladığı her ayrıntıyla Tünel’in dinginliğini, kendi evinin geniş, rahat odalarını arar hale gelir ve hayatının nasıl bir çıkmaza girmiş olduğunu dehşetle, bir rüyadaymış gibi fark eder. O zamana kadar yüklendikleri bütün kimliklerden soyunmaya başladıklarını hissetmek, bu rüyaya irkiltici, açıklanamaz bir deneyimin soğukluğunu işler. Sonunda büyük bir akıl karışıklığıyla yeniden döndüğü olay yerinde, Maria’nın soğukkanlılığından etkilenerek, Alman savaş kahramanını ortak bir çabayla parçalara ayırırlar ve böylelikle korkulu bir rüya başka bir korkuya yerini bırakarak birçok şeyi sonlandırmış olur. Bundan sonrasında Leonard’ın her şeyden vazgeçmişlikle karışık bir dikkatle bavulu elden çıkarma girişimleri, iş yerindeki nüfuzunu kullanarak türlü zorluklardan sonra onları mühürleterek yok edilmeye bırakması, ilginç bir ihbar yoluyla çalıştığı gizli birimi ve bu yolla bavulları bir anda temelli kaderine teslim edişi ve bu arada hikâyenin yer yer edindiği melodramatik ton bütün bir siyasal gerçekliğin ve yıpratıcı ilişkilerin de artık çözülmeye başladığını belli eder. Rusların bu sızıntıyı “gülünç” bir propagandaya çevirerek kendilerini haklı çıkarmaya çalıştıkları sonraki günler boyunca Leonard hilesinin açığa çıkıp çıkmayacağını yarı umursamaz bir merakla bekler ve “gizli” planın bozulmasıyla yeniden ülkesine dönmesi kararlaştırılınca belki de ilk kez aklı başında bir karar verdiğine kendini yavaş yavaş inandırır: Havaalanındaki ayrılık gününde, çok mutlu ve vaatkâr görünen Maria çok geçmeden İngiltere’ye onun yanına geleceğini, evleneceklerini söyler ve az çok karşılıklı niyet okumalarla birbirlerinden sonsuza dek ayrılmış olurlar. Romanın son bölümünde, tam otuz yıl sonra Berlin’i yeniden ziyaret eden Leonard Marnham’ın Amerika’dan almış olduğu bir mektupta, Maria’nın onun kendisine karşılık vermediği zor günlerinde, Tünel projesinde beraber çalıştıkları Bob Glass’le mutlu bir evlilik yaptığını, ama kalbinin derinlerinde Leonard’ı hep bir anlama ve anlaşılma ihtiyacıyla taşımış olduğunu okuruz.
Ian McEwan, Masumiyet ya da Özel İlişki, Çeviren: Roza Hakmen, YKY






