Kurtarıcı
18 Kasım 2019 Öykü

Kurtarıcı


Twitter'da Paylaş
0

“Bilin ki biz sizi kurtların arasına kuzu olarak gönderdik.”

Matta 10 – İncil

“Olcay bak kızım bu kutuda elli iki tane şeker var.”

“Dayı teşekkür ederim en sevdiğim renkler.”

“Gel birlikte sayalım..”

“Ödevlerimi yapacağım Dayı sonra sayalım…”

“Ben de öğrencilerin kağıtlarını okuycam. Sen de o sırada yaparsın ödevini. Gel otur şuraya.”

“Bir pembe iki mavi, üç kırmızı, dört mor, beş yeşil, altı kırmızı…..”

“Aferin kızım, otur kucağıma birlikte sayalım..”

“Dayı canım yanıyor. Napıyorsun? Ben oradan çişimi yapıyorum.

“Tamam geçti Olcay, dur geçti.”

“… yedi sarı, sekiz gri, dokuz kırmızı…”

Bana son ana kadar hiçbir şey anlatmamıştı.. Ta ki bir festival filminden çıkıp ağlama krizine girene kadar. Etkilenmiş, bütün kapattığı yok saydığı karanlık yerinden oynamış onu esir almıştı. “Önce ülkenin öğretmenleri iyileştirilsin..Psikolojik test yapsınlar. Burada bir şey olamayan öğretmen oluyor!” diyerek kontrollü görüntüsünü kaybetmişti. Olanlara bakınca nasıl derine işlediyse maruz kaldığı, biriyle paylaşsa da iyi yönde değişen bir şey olmamıştı.

Bir şeyin dışına çıkınca anlarsınız içinde olduğunuz durumun vehametini. Günden güne değişen davranışları, neşeli ve ara ara acılı hali bir tahtravallinin üzerinde bir aşağı bir yukarı iner gibi dengemi bozuyordu. Çok sevmiştim. Artık bir erkek değil analiz yapan bir doktor gibi onu anlamak, dokularını ayırmak ve yanımda ancak bu şekilde tutmak için çabalıyordum. Boşunaymış, şimdi bakıyorum da ben onda sınandım. Bu bana neye mal oldu? Kadınlara güvenemiyorum ve hâlâ yalnızım.

Doksanların İstanbul’unda tanıştık. Beyoğlu’nun son demlerini yaşadığımızı bilmeden geceyi gündüze katarak birlikteydik. Tanışma şeklimizi düşününce anlaşılıyor. Bir şeyin sonu başlangıcından belli oluyor. O seramik kursuna gidiyordu. Ben de Ortaköy’de aynı binada yaşayan sevdiğim bir çevirmeni arada ziyaret ediyordum. Bir gün kursun dağıldığı anda elektrik kesildi. Dar, verevine ve dik bir merdivende zifiri karanlıkta kimse burnunun ucunu göremezken aniden bacağıma takılan çelmeyle insaları da ezerek karşı duvara kapaklandım. Can havliyle kalkmam ve ışıkların yanmasıyla bana bakan gözlerini gördüm. Yaptığından pişman, üzgün ve zor durumdaki birisine gösterdiği sonsuz merhametiyle özür diledi. İnandım. Aylar sonra sevişirken kulağıma fısıldadı, “Kaza değildi ben bilerek taktım o çelmeyi,” dedi.

Aldığım haz ve acı birbirine karışmış ne düşüneceğimi bilmeden öylece kalakaldım.

Benimle tanışmak istemesine, beni gerçekten istediğine, onun cevval, yerinde duramayan, çağlayandan akar haline verdim. Her girdiği ortamda dikkat çeker, sesini duyurur ve bunu hakettiği için hiç de sakil durmazdı. Bir gün elinde bir kitapçıkla geldi. Kafasında aydınlanmış bir İsa Mesih fotoğrafı ve altında İncil’den birkaç ayet vardı. “Sen inanamazdın,” dedim. “Öyle ama bu adam ilginç. Sen de biraz daha uzatsana saçını sakalını. Bak bakayım sen buna benziyorsun yahu,” diyerek güldü. Bütün öz güvensizliğimle kutsal birine benzetildiğime sevinmiştim.

“Ağlıyor. Gözyaşı etrafında yanan ateşe damlıyor. Ellerine çivi çaktılar. Ellerinden kan akıyor. Kan ve gözyaşı ateşe damlıyor. Bana baktı. Beni kurtar dedi. Beni kurtar.”

“Olcay uyan, Olcay iç şu suyu.”

“Kurtarmam lazım onu. Bana ağladı.”

“Rüyaydı. Yanındayım. Bırak şu saçma broşürleri. Adamlar sokakta din satıyor. Bırak lütfen.”

Herkes rüyayı bir süre sonra arkada bırakır. Olcay o rüyanın elinden tutmuş yürüyordu. Yaptığı şey bir rüyayla tetiklenmiş, biriktirdiklerinin üzerine koymaya başlamıştı. Bir akşamüstü İstiklal Caddesi’nde sergiden çıkmıştık, "Saint Antuan’a girelim," dedi. Girdik, dua etti. Bütün gizemli ve uhrevi haliyle yapının tam ortasında bir daha gelecek izlenimi veren bu adamın önünde durdu ona baktı. Dilek mumlarına yöneldiğim bir iki dakika içinde aniden elimden tuttu,“Hızlı yürü, yürü çabuk, hızlı dedim…” diyerek fırladık kiliseden. Anlam veremediğim şeylere bir yenisi ekleniyor, nasıl davranacağımı hayatımda ilk kez bilemez oluyordum.

İşin garip yanı ona ayak uydurmaya başladığım için de kendime öfkem büyüyordu.

Çeviriye devam ederken, O da öğrencisi olduğu arkeoloji ile ilgili kitaplar okuyordu.

Gittiği kazılardan çok mutlu dönüyordu.  Seramikten sıkılmış resime başlamıştı. Öyle görünüyor ki resimi daha çok sevmişti. Arnavutköy’deki kilise ziyaretimizden sonra yine bir banka soyguncusu hızıyla kaçmış, sahilden uzaklaşıp bir vapura binmiştik. Kadıköy’de yemek yedik, çantasından kâğıtlarını boya kalemlerini çıkardı, “Dur biraz seni çizmeye çalışıcam biraz da İsa’yı katıcam sana," dedi. Bir şey aradı, çantasını hışımla altüst etti. Sonra eline masada duran bıçağı alıp tam avuç içini kesti. Konuşamadan masadaki bütün peçeteler ve küçük fularıyla elini sardım. Soramadan öfke ve endişeyle yüzüne  baktım. Cevap istediğimi anlayarak, “Korkma, çok derin değil, evde kırmızı kalemleri unutmuşum., dedi ve güldü. Bağırdım. “Peki elin bu haldeyken yapabilecek misin resmini,” diye sordum. “Sol elim…sorun yok, onu kurtarıcam, geri gelecek,” cevabını aldım.

Her şey beni aşmış, kontrolden çıkmıştı. Şehrin kiliselerine alacakaranlıkta girip kaçıyor, anlık dehşet görüntüleri ve aniden neşeye dönen soğukkanlı tavırları elimde bir bomba tutuyorum hissini veriyordu artık.

1 ay sonra

“Erkek kardeşine inandın. Dayındır, öğretmendir dedin bana inanmadınız sen de babam da.”

“.......”

“Öğretmenmiş, Cumhuriyet aydınıymış. Allah hepinizin belasını çoktan vermiş.

Bu ülke bugün iyi bile…”

Annesiyle olan bu telefon konuşmasını ister istemez duydum. Artık ona cevap isteyen gözlerle bakmak yerine onu izlemeyi tercih etmiştim. Büyükada’ya teyzesine gitmek için hazırlanırken, “Üç, dört, beş ,altı, yedi…” diye saydığını duydum ve bir kapak kapandı. Dedim ya, soru yoktu. İzliyordum.

Rengârenk erguvanların döküldüğü, menekşelerin, güllerin sardığı bir neşe evine gelmiştik. “Oğuz bu senin odan," diyerek bana kalacağım odayı gösteren teyzesine, “İkiyüzlülük mü acaba bu? Adamla seviş, gel teyzenin evinde ayrı yat. Herkes aydın, herkes Cumhuriyetçi,” dedi. Buz gibi lafları ortaya bırakırdı huyuydu. Huy değildi belki acısını böyle boşaltıyordu.

Elindeki kutuyu açıp kapatıyor. Bir şeyleri bir şeylere bağlıyor ipliklerle küçük nesneleri döndürüyordu elinde. Göremiyordum. “Kurtarıcam onu. O gelecek, hepimizi o kurtaracak,” diyerek kendisiyle konuşmaya başlamıştı. Yemekten sonra hepimizden izin istedi. Teyzesi çalan telefona doğru uzandı. “Kardeşim olmadan boğazımdan geçmez demiştim. Sofradayız Hakan’cım hadi gel.” Arayan dayısıydı. Hiçbir zaman şaşmaz görgü kurallarıyla açık etmiyordu birçok şeyi. “Arkadaşımın istediği bazı kitapları vereyim,” diyerek kutuyu gösterdi.

“Herkes şehire dönmüş, çok karanlık geleyim”, dedim. İstemedi. Durdu bir an.

Döndü, “Ama seninle dönüşte ormanda yürüyelim, gece yürüyüşü olsun," dedi

Ormanın tarifini, ağaçların yerini, en uzun kavak ağacını tarif etti. Bu buluşma noktasıydı.

Teyzesi, kuzenleri bir şeyleri anlatıyor, lezzetli yemeklerden yiyor, sofra adabına uymaktan mutlu bir gece geçiriyorlardı. Benimse lokmalar ağzımda büyüyor, denize ara ara ışığı vuran aya bakarak yarım saat geçsin diye bekliyordum.

Ay ışığı görünsün diye içimden yalvarıyor, bulutlanan  havanın açılması için duaya benzer bir şeyler tekrarlıyordum. O ışığa nedense ihtiyacım olacağını sezmiştim.

Çıktım. Gittikçe kararan patika yolda yürüdüm. Etrafıma bakmadan sadece ayaklarımın hareketine bakarak yürüdüm. Sessizlikte hışırdayan otlar, çalılar, ağaçlar konuşur gibiydiler. Onların sohbetine hayvanların şarkıları katıldı. Ağaçlar sıklaşmaya başladı. Bir baykuşla göz göze geldik. Yerde duran karga yolumdan çekildi. Aya baktım, ay yoktu, bulutların içindeydi. Uzun, dumanlı bir aydınlık tarife uyan kavak ağacından yayılıyordu. Elli metre, kırk, otuz, yirmi, on, beş… Buraya nasıl kurulduğu belli olmayan akülü bir düzenek. Gözümü alan ışık, aklımı alan korku. Dizlerimden aşağı yayınla bir acı. Ağacın etrafını döndüm, kafamı kaldırdım. Ayağım taşa takıldı, taş çelme taktı. Arkamı döndüm. Ayağımın altı uçurumdu. Sadece birkaç balıkçı teknesinin ışığı yayılıyordu. Evet yeryüzüne tekrar inmiş gibiydi. Korkuyla ve onun bana bulaştırdığı saçma bir soğukkanlılıkla sayabildim. Elliye yakın İsa, ağacın dallarında tam boynundan asılmış sallanıyor, beni ona benzettiği resim aralarında dönüyordu. Zifiri karanlıkta gerçek gibi görünen saçlı sakallı, ince bedenli irili ufaklı İsa heykelleri. Bu bana sürprizdi, karanlıktaki ikinci sürpriz. Ağacın dibinde bıraktığı o kutuda biriktirmiş hepsini.

Ondan, onun hayatından dertop olup kaçmak istedim. Eve onu bulmak için, ayaklarımı sürüyerek, yerde bana parlayan cam parçalarıyla saçımı sakalımı keserek yürümeye çalıştım. Uzaktı ama Aya Yorgi’nin silüeti görüşebiliyordu. Mutlaka oradadır diye düşündüm. Yine bir İsa peşindedir. Gittim yoktu. Elimde cam parçalarıyla sakalımı kopara kopara patika yola geri döndüm. Garip bir dürtüyle geri yürüdüm. O ağaca doğru yürüdüm. Loş ışıkta kafama bir ayakkabı çarptı. Saniyeler yeter miydi düşünmeye? Zamanın en küçük birimleri bile yetmezdi. Bir ruh depreminin içindeydim. Üzerimde bir adam bir halatın ucunda dönüyordu, ağaçlar dönüyordu.Dünya yıkılıyordu.

Hep derdi. “Cennet de yok cehennem de. Bütün hesap burada…”

Hesabı kesmiş, kefeni dürmüş ipi çekmişti. Bir kadın bedeni bir adamı ipe taşıyacak kadar kuvveti nereden bulmuştu? O güç ona çocukken verilmişti. Sakallarım saçlarım ellerim gözlerim ay ışığı ayağıma takılan çelme, aklın çelmesi. Yaşamın çelmesi ölmeden ölmek, zaten çoktan ölmek ve  yaşadığını sanmış olmak. Doğumu yapılan karanlık. Ayağım kaydı, ölüler üzerime yağdı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR