Buñuel ve ötekiler gibi Meksika’da değil Paris’te tanışan Mario Vargas Llosa da aynı noktaya dikkat çekiyor: “Bütün filmlerini damgasını vuracak şekilde tasarlamıştır. Buñuel bütün filmlerinde varlığını sürekli hissettirir ki özellikle sinema gibi bir sanatta son derece az rastlanır bir durumdur bu.” Álvaro Mutis de usta yönetmenin özgünlüğü konusunda arkadaşlarıyla hemfikirdir. Buñuel’e yolladığı bir mektupta Viridiana’yı seyrettiğini ve her ânında yönetmenin varlığını hissettiğini söyler.
Bu yazarları Buñuel’in benzersiz sanatkârlığı kadar yaşayan efsane konumu da etkilemiştir kuşkusuz. Yirminci yüzyıl başında Paris’te ortaya çıkan gerçeküstücülük patlamasını bizzat yaşayan, üstelik bu olağanüstü dönemin en önde gelen simalarından biri olan Buñuel ile bire bir ilişki kurmanın ayrıcalığı başkaydı. Buñuel arkadaşı Salvador Dali ile birlikte Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği) ve L’Aage d’Or (Altın Çağ) filmlerine imza atalı beri gerçeküstücü sanatın kuşaklar boyunca dünyanın her yerinden sanatçıları etkileyecek ateşlerinden birini yakmıştı. Carlos Fuentes, “Buñuel, Endülüs Köpeği’nde gözün kesilmesiyle bizatihi sinemanın varlığını reddeder,” derken, Mutis, “Buñuel bizim için yaşayan bir gerçekti, kendisiyle konuşmak o dönemleri doğrudan deneyimlemek demekti,” diye anlatıyor yönetmenin önemini.
Buñuel aynı zamanda bilinçaltının gelgitlerini kendisinden önce bilinmeyen bir dürtüler ve tepkiler dünyasına dahil etmekte de son derece mahir bulunmuştur hayranları tarafından. Ustanın bu yetisini şöyle tanımlar Llosa: “Kendi dünyasını saplantılı bir şekilde oluşturmuştur, hayal gücüyle, gerçeküstücülükle dolu son derece özgün bir dünyadır bu.”
Buñuel ile Latin Amerikalı yazarlar arasındaki ilişkiyi hepten tek taraflı bir hayranlık ilişkisi olarak nitelendirmek de doğru olmasa gerek, üstelik bunun aksini ispat eden önemli örnekler varken. Yıl 1962, o zamanlar Márquez henüz bugünkü yaygın şöhretine kavuşmamış, La hojarasca (Yaprak Fırtınası) ve El coronel no tiene quien escriba (Albaya Mektup Yok) kitaplarını yeni yayımlamış, hayatını kâh gazetecilikten kâh senaryo yazarlığından kazanan bir genç. Buñuel ise tam tersine gerçeküstücülük akımına damgasını vurduktan sonra Franco diktatörlüğünden kaçarak Meksika’da gönüllü sürgün hayatı süren, okyanusun her iki yakasındaki genç sanatçılar için müthiş bir çekim kaynağı olan bir efsane. Bu iki ismi bir araya getirense ortak dostları İspanyol sinemacı Luis Alcoriza. Buñuel’den önce İspanyol İç Savaşı’nın kaybedilmesinden hemen sonra Mexico City’ye göç eden Alcoriza burada usta yönetmenin kelimenin tam anlamıyla kolu kanadı olmuş. Buñuel dünyanın belki de en gerçeküstü ama bir o kadar da gizemli memleketinin sırlarına, o dönem çektiği filmlerinin birçoğunun senaryosunda imzası olan Alcoriza sayesinde vakıf olmuş denebilir rahatlıkla. Márquez-Buñuel ikilisinin Carlos Fuentes ve Luis Alcoriza eşliğinde şarap ve dry martini içip uzun uzun sohbet ettikleri öğle yemekleri sırasında bir de film projesi peydahlanması da bu yıllarda denk geliyor. Genç Márquez, Buñuel’in çekmesi düşünülen senaryo üstünde hevesle çalışmaya başlar. “Es tan fácil que hasta los hombres pueden” (O Kadar Kolay ki Erkekler Bile Yapabilir) başlıklı senaryo adından da anlaşılabileceği gibi oldukça feminist bir güldürüdür. Birbirlerini hiç tanımayan üç kuzin, amcalarının ölümü üstüne yüklü bir mirasa konmanın hayaliyle farklı yerlerden kalkıp Mexico City’de buluşurlar. Onları burada acı bir sürpriz beklemektedir. Çuvalla altına sahip olma hevesi kursaklarında kalan kızlara amcalarından şehrin kuş uçmaz kervan geçmez bir mahallesinde köhne bir benzin istasyonu kalmıştır kala kala. Üç kafadar Mexico City’nin vahşi ortamında her türlü rezalete göğüs gererek benzin istasyonunu ihya ederler film boyunca gelişen olaylar sonucunda. Márquez’in şevkle kaleme aldığı bu mizahi öykü maalesef çeşitli nedenlerle Buñuel tarafından filme çekilemez. Anavatanı İspanya’ya dönüş hazırlıkları içinde olan usta yönetmen o günlerde bir başka başyapıtı olan El ángel exterminator’ın (Mahvedici Melek) çekimlerini sürdürmektedir. İspanya’ya dönüşünde çektiği ilk filmse ünlü Viridiana olur. Márquez’in heyecan verici senaryosuysa Buñuel’in arşivindeki seçkin yerini almakla yetinir.
Márquez, Buñuel’in işbirliği yapmayı gündemine aldığı yegâne Latin Amerikalı yazar değildir. Bir başka usta Cortázar da yönetmenin radarına girmiştir. Buñuel Seksek’in yazarının Final de juego (Son Raunt) adlı kitabında yer alan “Las ménades” adlı öyküsünü filme çekmeyi düşünmüş, ikili bu proje vesilesiyle bir süre mektuplaşmıştır. Cortázar’ın Buñuel’e bu dönemde yolladığı mektuplardan birindeki ifadeleri yazarın yönetmene olan derin hayranlığıyla birlikte ne kadar iş bitirici olduğunu da gösterir: “Bir zamanlar gençliklerinde Altın Çağ adlı mucizevi filminizi seyredip derinden etkilenen ben ve kuşağımdan Arjantinliler için, sinemanızın ne kadar önemli olduğunu size şahsen yazabilmek talihini yaşayacağım aklımın köşesinden bile geçmemişti. Sizin gibi bir şair! Sizin gibi bir isyankâr!” Cortázar kendini alamayıp devam eder: “İşte bütün bu nedenlerle bu dönemlerde yaşamaktan memnunluk duymama neden olan kişilerden biri, belki de en önemli kişisiniz. Bunu böyle lafı dolandırmadan ifade ediyorum, çünkü beni doğru anlayacağınızı biliyorum.” Ustayı yeterince övdüğüne kanaat getiren Cortázar mektubunun sonunda faturayı da çıkarmaktan çekinmeyecektir: “Yukarıda sarf ettiğim sözlerden sonra para meselelerine girmek beni hayli rahatsız etse de atalarımızın dediği gibi kötü içkileri bir seferde içmek gerekir, teklifim 4000.”
Buñuel söz konusu olduğunda paradan puldan söz etmeyi aklına getirmeyen yazarlar da vardır, José Donoso gibi. Buñuel’in, El lugar sin límites (Sınırsız Yer) adlı romanını sinemaya uyarlamak istediğinden haberdar olan Şilili Donoso fazlasıyla memnun olmuştur. İkilinin teklifsiz yazışmalarında şöyle der: “Hiç kuşkum yok ki bütün İspanya peşinizden koşturuyordur. Yine de boş bir zamanınızda sizi ziyaret etmek, karım ve köpeğimle bir kadeh şarap içmeye davet etmek isterdim.” Yazışmalara bakılırsa ikilinin arasından su sızmamaktadır. Donoso yazar hakları konusunda da olabildiğince cömerttir: “Romanımın hakları için ne teklif edilirse razıyım. Yine de haber vereyim, bugün altı ton yün teslimatı bekliyorum, romanımı filme çekmezsen yünlerle güzel bir ateş yakıp fotoğrafını ateşe atacağım, küllerini sana gönderirim merak etme. Kendi psikiyatrist faturalarımın yanı sıra karımın ve köpeğiminkileri de yollayacağımdan emin olabilirsin.” Sonunda Donoso faturayı Buñuel’e değil de İspanya devletine göndermek zorunda kalacaktı. Franco rejimi ikilinin imzasını taşıyan bir filme tahammül etmeye hazır değildi, sansür kurulu projeyi yasaklamakta bir engel görmemişti. Buñuel bir kez daha ateşleyicilerinden olduğu Latin Amerika edebiyatını beyaz perdeye taşımak şansından mahrum kalmıştı.
Kaynak: El País






