Karantina Günleri ve Yalnızlığın Büyülü Dünyası

Karantina Günleri ve Yalnızlığın Büyülü Dünyası


Twitter'da Paylaş
0

Yalnızlık, bastırılması gereken negatif bir durum değil. Aksine, son derece büyülü bir şey.

1942’nin kışında, Pearl Harbor saldırıya uğradıktan kısa bir süre sonra Edward Hopper yeni bir esere başladı: Gece yarısı New York City’de bulunan bir restoranda oturan dört yabancıyı dışarıdan resmeden bir tablo. Gece Kuşları adlı bu eser, büyük şehirde duyulan yalnızlığı, milyonlar tarafından çevrelenmiş olmasına rağmen bireyin kimseyle iletişim kuramayacağını anlatıyordu. Resim, yalnızlığın verdiği mutsuzluğun sembolü haline geldi, ancak özellikle son zamanlarda insanlar bu eseri parodileştirdi. Son günlerde bu eserin insanlardan arınmış hali karşımıza çıkıyor. Restoranda kimse yok, renkler soluklaşmış.

Şu an hepimiz yalnızız, birbirimizden kopmuş haldeyiz, evlerimizin duvarları arasında sıkışıp kaldık. Sosyal mesafe hayati önlem taşıyor, ancak yalnızlığımızı giderek artırıyor. Yalnızlık kötü bir şey değil. Hopper’ın eserinin gösterdiği gibi, insanlarla beraberken de yalnız hissedilebilir. Kalabalık içinde, evliliğinizde yalnız hissedebilirken dağ başında, herkesten uzak bir kulübede mutlu ve huzurlu hissedebilirsiniz. Hepimizin yakınlık ve iletişim anlayışı birbirinden farklı. Yalnızlık sadece bu bireysel gereksinim karşılanmadığında ortaya çıkar.

Yalnızlık, günümüz “sosyal” dünyasında bir tabu olarak görülür ve yalnızlık kaynaklı acı çekmek içerisinde utancı barındırır. Sosyal başarısızlığımız – yeteri kadar popüler olamamak ve insanlar tarafından beğenilmemek – cezalandırılıyor gibi hissederiz. Bu, normal koşullar altında doğru değildir ve karantina altında olduğumuz dönemde kesinlikle doğru değildir. Ancak yalnızlığın bunalıma sürüklediği başka yollar da var. Beynimiz ve bedenlerimiz üzerinde somut etkileri vardır ve kendimizi korumak için bu sürecin nasıl işlediğini anlamak önemlidir. Sosyal nörolog John Cacioppo ve Chicago Üniversitesi'ndeki ekibi, yalnızlık hissinin sosyal “tehditlere” karşı hassasiyeti artırdığını keşfetti. Farkına varmadan kendimizi içinde bulduğumuz bu durum, tek başına kalmış olan insanı reddedilmiş ve samimi arkadaş ortamından dışlanmış hissettirir. Bu bir kısır döngüdür, etrafımızdaki şeyleri yanlış algılayıp kendimizi sosyal ortamlardan giderek daha uzak tutmaya başlarız. 

Aşırı hassasiyet farkına varılması zor bir şey, ancak en kısa sürede tespit edilmeli ve düzeltilmeli. Mevcut koşullarda, çoğu sosyal etkileşim muhtemelen internette veya telefonla gerçekleşiyor. Bazen paylaşımımız beğenilmiyor, mesajlarımıza cevap gelmiyor. Bu durumda hemen çıkarım yapmamalı, negatif düşüncelerden uzak durmalıyız. Salgın krizinin bu kadar korkutucu olmasının nedenlerinden biri de karantina altında olma düşüncesi dışında terk edilmiş hissiyatına teslim olmamızdır – sosyal hayvanın korkulu rüyası. Bilimkurgu filmlerindeki bütün boş şehirlerin arkasında yatan şey budur: Kalan son kişi olma korkusu, ıssız market koridorlarında devriye gezmek, tıpkı Ben Efsaneyim filmindeki Will Smith gibi. Bu his bizi yalnızlaştırıyor ama aynı zamanda birçok yabancıyla ortak noktamızı oluşturuyor. Yalnızlık hakkında kavraması en zor şeylerden biri, bu durumu herkesin yaşadığıdır. Şu an endişeli hissediyorsanız bile yalnız olmadığınızı unutmayın. Herkes terk edilmekten korkuyor.

Birileriyle bağ kurma ihtiyacı, varlığımızın merkezinde yer alır. Bu ihtiyacın karşılanmaması vücudumuzda küçük çaplı bir krize neden olur: Kortizol ve adrenalini yükseltir, anksiyetenin üst safhalarda hissedilmesine yol açar. Bunu engellemek için basit nefes egzersizleri gibi türlü meditasyon yöntemleri var: Doğadaki canlılar yaşamlarına devam ediyor, dikkati başka yerlere yöneltmek endişelere son vermenin en güzel yolu – ne olursa olsun bir gün bahar gelecek.

Yalnızlık negatif ya da bastırılması gereken bir deneyim olmak zorunda değil. Yalnızlığın büyülü bir tarafı var, tıpkı Virginia Woolf’un 1929’da günlüğüne yazdığı gibi: “Eğer bu hissi yakalayabilseydim düşünmeden yakalardım: gerçek dünyanın şarkı söyleme hissi, yalnızlık ve sessizlikle dünyadan uzaklaşmış.” Woolf karantinalara aşinaydı. Uzun dönemler boyunca yatakta hasta yatarken yalnızlığın heyecan verici bir şey olduğunun farkına vardı, bir şeylerin eksikliğini hissetme ve özlemin son derece yaratıcı olduğunu gördü.

Birçoğumuz hiçbir şey için zamanımızın olmadığından yakınıyorduk, şimdi ise elimizdeki “fazla” zamanda ne yapacağımızı bilmiyoruz. Şu an, farklı bağlar kurmanın tam zamanı. Yalnızlık zamanlarında bana en iyi gelen şeyin sanat olduğunu fark ettim, sanatçı ve yazarların eserlerinin içine dalmak, bana birileriyle bağ kurduğumu hissettirdi. Film listem hazır, daha çok Dickens okuyacağım. Londra’daki David Hockney sergisine gidemem, ancak Hockney üzerine yazılmış kitaplarıma bakabilir, ailesi ve arkadaşlarına gösterdiği sevgiyi hissedebilirim.

Sevgi yalnızca dokunuşlarla aktarılmaz. Yabancılar arasında dolaşır, nesneler ve kitaplardaki kelimeler arasında seyahat eder. Bize bu dönemde güç veren şeylerin arasında yalnızlık var. Yalnızlığın garip armağanı, herkes tarafından paylaşılmasıdır. Diğerleri de korktu, bekledi, haberleri dinledi. Diğerleri de hayatta kaldı. Bütün dünya tek bir gemide bulunuyor. Ne kadar korkarsak korkalım, asla “yalnız” değiliz.

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(NY Times)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR