Arbatlı, derin ve dokunaklı hikâyelerinde okura yalnızlığın da bir cinsiyeti olabileceğine dair ipuçları sunuyor.
Notos, Sözcükler, Öykü Gazetesi dergileri ve Oggito’da yayınlanan öykülerinden tanıdığımız Buket Arbatlı’nın ilk kitabı Erkeklere Her Şey Anlatılmaz geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık etiketiyle okurlarına ulaştı.
Kitabı oluşturan on altı öykünün temelindeki ana duygunun evrenselliğinin yanı sıra bu kitabı güçlü kılan unsurlardan biri de yazarın öykü yazım tekniğindeki ustalığı. Birbirinden bağımsız bu kısa metinlerde derinlikle oluşturulan karakterler hikâyeleri başarıyla yüklenip zirveye taşıyorlar. Çözüm ve çözümsüzlük arasında nefes alacak bir yer, kendileri olabilecekleri bir sığınak arayan kahramanlar, çatışmanın çeşitli şekil ve boyutlarıyla, çoğu zaman kadınlık özelinde, insanlığın yaşadığı derin yalnızlığı ve taşıdığı ağır yükü de gözler önüne seriyorlar.
Aynı kelimelerle çoğu zaman farklı lisanlar konuşan bu insanların doğum, hastalık, bedensel ve zihinsel engeller, kazalar ve ölümlerle ellerinden kayıp giden beşeri ve duygusal bağlar yazarın meselesinin en vurucu yönü. Kişinin en yakınıyla hatta kendisiyle bile kuramadığı bu zarif bağ bazen en olmadık zamanda, kabul görmeye en uzak şekilde, hiç olmayacak biriyle kurulunca yaşanılan bocalama ve akabinde gelen o cesur kabullenme ise kahramanı heyecanla takip eden okura umut veriyor. Öykü sonlarında hissedilen burukluk ise ağırbaşlı bir rasyonellik taşımakla insanoğlunun aslında saf duyguyla karar veren, kırılgan ve çözümlenmesi güç bir varlık olduğunun incelikle işlenmesinden kaynaklanıyor.
Yalnızlık arttıkça yükü ağırlaşan kahramanlar, değişik limanlara sığınıp sıkıntılarını giderecek farklı çözümler arıyorlar. “Eskisi Gibi Olabilecek miyiz Madam?” adlı öyküde ister hayırsız bir yetişkin ister masum bir bebek olsun, evladın anneyi nasıl dolaylı veya doğrudan kadınlıktan uzaklaştırıp sadece annelik görevine yönelttiğine şahit oluyoruz.
Kitaba adını veren “Erkeklere Her Şey Anlatılmaz”da ise insani bir “hata”dan dolayı erkek evladın annesini nasıl da kolayca müebbet bir reddedilme cezasına çarptırdığını görüyoruz. Kaldı ki aynı fiili baba yapmış olsaydı muhtemelen bu derece bir yaptırımla karşılaşmayacağını da satır aralarında tahmin edebiliyoruz. Öykü sonundaki nasihat ise çok manidar zira mevcut patriarkal düzende geçmişin yüklerine ve hatalarına, onları taşıyanların cinsiyetine göre ağırlık, ciddiyet ve affedilmezlik addediliyor.

Toplumun dayattığı o dar etik çerçevenin dışında yaşanan cinselliğin öncelikle kadın üzerinde derin etkileri olduğunu görüyoruz. Yalnızlığıyla kat kat sarmalanmış kadın, cinselliği kimi zaman “Kumrular”daki şekliyle erkekten arındırılmış hayatında, erkeği tekinsizce fallik bir nesneye dönüştürüp nihayetinde hem cinselliği hem de objeyi yok ederek sapkınca yaşıyor. Bu cinsellik, kimi zaman da “Yalnızlık Öldürür”de karşımıza çıkan, sadece müşterisine memnuniyet vermekle yükümlü bir emtiaya dönüşmüş bir jigoloya kendini beğendirmeye çabalayan kadının bedeninde hüzünlü bir katatoniyle son buluyor. “Bakire Meryem’in Bahçesi”nde aynı aykırı eylem içinde bulunan iki kişiden, toplumsal etik cenderesinde sıkışan birey yine kadın olarak karşımıza çıkıyor.
İnsan doğasının karmaşıklığının, dışarıdan izlediğimiz ve anlamlandıramadığımız birçok olguyu çelişkili şekilde aslında ne kadar da basit kıldığını “Remzi Bey’i Evlendirmek” isimli öyküde fark ediyoruz. Anlatıcısı erkek olan bu öykü aynı zamanda mizah öğeleri içeren çok akıcı ve eğlenceli bir metin. “Elimi Tut” ise en çarpıcı öykülerden biri. Karşısına ricacı gelen bir erkeğe karşı cinsiyet temelinde değil sadece sosyal sınıf farkı sebebiyle hiçbir empati geliştiremeyen bir kadın ile toplumun erkeğe dayattığı eril görevleri reddeden genç bir adamın basit ama çarpıcı minnet bağını görüyoruz. “Şiir Neyi İyileştirir?”de kendisini saran ateşli şairin kollarında eski yalnızlığına özlem duyan genç bir kadının, bu fazlasıyla olgun, boğucu aşktan kaçıp uzak, çiğ, hoyrat ve soğuk kollara sığınmasındaki duygusal kargaşayı fark ediyoruz.
Arbatlı, öykülerinde dramatik unsur olarak obje kullanımına da bolca yer vermiş. Objenin verdiği duyguyu takip eden okur, kolaylıkla kahramanın bedenine ve zihnine girebiliyor; nihayetinde onun yaşadığı çatışmayı özümseyebiliyor. Öyküler bu sayede heyecan verici şekilde “Acaba ben olsam ne yapardım?” sorusunu okura defalarca sordurabiliyor.
Yalnızlığı zihinsel ve bedensel engellerin gerisinde yaşamaya mecbur kalmış karakterler, yarattıkları hayali veya gerçek küçük dünyalarında, çoğu zaman derin manalar yükledikleri objelerle günlük hayatın çıkmazlarında kendilerine yol arıyorlar. Bu, kimi zaman bir kol saati ("Yeryüzü İnsanları"), kimi zaman da bir kâse reçel ("Aile Sofrası") olabiliyor. İşlevi alabildiğine kısıtlı bir bedene hapsolmuş, ne anne sevgisi yaşamış ne de evlat sevgisi yaşayabilecek bir kadının, bu dayanılması güç yaşam koşullarında bir saksı ortancaya hayat verme uğruna hiç görmediği annesinden tek hatıra olan çocukluk oyuncağını feda etmesini (Ağaçların Dili) hüzünle okuyoruz.
İlk kitap olmasına rağmen, öykülerin tümünde ustalıkla çizilmiş karakterler, pürüzsüz akan gerçekçi sahne ve diyaloglar, yazarın dile olan hâkimiyeti ve kullandığı metaforlar, okura unutulmaz bir okuma macerası ve tatmini sunuyor. Arbatlı, derin ve dokunaklı hikâyelerinde okura yalnızlığın da bir cinsiyeti olabileceğine dair ipuçları sunuyor.
Buket Arbatlı, Erkeklere Her Şey Anlatılmaz, Sel Yayıncılık, 2020, 141 sayfa


.jpg)



