Ağaçların çevrelediği, şehrin tüm gürültüsünden sıyrılmış parkta zihnim yavaş yavaş arınırken, az ileride hızlı hızlı koşturan karınca kolonisini izliyorum. Çöp kutusunun etrafındaki çekirdek kabuklarını sırtlanıp, birer birer yerin derinliklerinde açtıkları çok katlı evlerinin kilerine taşıyorlar. Etrafı temizlemek için yaklaşan süpürge arabanın kolonide yaratacağı fırtına etkisini onlardan birine anlatabilseydim, bana kâhin derlerdi.
Siyah camlı işyerimin kapı ve çerçeveleri parlak yeşile boyalı. Adım, camın hemen üstünde, eflatun neon ışıkla ben buradayım diyor. İşyerime gitmek için parkın önündeki otobüs durağına ulaştığımda, orta yaşlı lacivert kasketli adamla göz göze geldim. Sigarasının yarısı küllenmiş. Sadece el alışkanlığından yakmış gibi. Onda beni çeken bir şey var, biraz içime çekilip yoğunlaşarak adamda kısa bir gezinti yapıyorum. Gördüğüm şey birileri için üzücü, kalbe giden damarlar umutsuz. Belki sigarayı bıraksanız daha iyi olur diyesim var ama geçmiş tecrübelerim işe yaramayacağını söylüyor.
İstisnai bir şey olmadığı sürece saat dört gibi işyerinin kapısını açıp beşte çalışmaya başlıyorum. Bu bir saatlik süre genellikle randevulara göz gezdirmem ve ortama biraz bohem katma çabalarıyla geçiyor. Loş ışık ve tütsü kokan odada koltuğun arkasındaki siyah perdenin arasından bazen pembe, bazen mor ışıklar veriyorum. Hafif bir müzikle de her şey hazırlanmış oluyor. O günkü ilk randevum, her zamanki gibi saat beşte, yeni kaybettiği eşiyle ilgili soruları olan orta yaştan hafif geçkin bir kadındı. Ölüm, kaybolmak. Artık bu evrende ve de bu boyutta olmayan biriyle ilgili görünüme sahip olmadığıma insanları inandırmak kolay olmuyor.
Yeteneğimi annem keşfetmişti. Bir an için sanki yoğunlaşıyor ve insanlara bir üst boyuttan bakıyordum. Böyle zamanlarda ilgilendiğim kişinin etrafında bir boşluk açılıyordu. Ben de oralarda gezerek, kısa süreliğine nelerle karşılaşacağını, başına nelerin geleceğini veya vücudundaki anormallikleri görebiliyordum. Saat henüz beş olmamıştı. Kapının çıngırağı davetsiz misafirin habercisi.
Siyah, nispeten transparan bluzunun üstünde altın renginde parlak fashion yazısıyla gözüme çarpan biri vardı kapıda. Açık kahverengi gözlerinin etrafını, sonradan öğrendiğim, akşam gideceği partiye uysun diye, parlak simli gri bir farla ortaya çıkarmış ve gözlerini siyah bir kalemle iyice belirgin hale getirmişti. Kan kırmızı renkli dudakları gözlemlerimi alıyordu. Sallanan küpeleri de çok hoş duruyordu. Reddedip nazikçe göndermem gerekirken, onu ne zaman içeriye davet ettiğimi bile hatırlamayacaktım. Şimdi ben kendi tarafımda o da tam karşımdaki sandalyesinde oturuyordu. Ona onunla ilgili bir şeyler söylemek için yoğunlaştığımda etrafında bir boşluk açılmamıştı. Sessizliğim şaşkınlığımdandı. Etrafı derin bir yokluk gibi simsiyahtı ve içine giremiyordum. Ellerimi başımın arasına alıp tekrar yüzüne baktığımda siyah boşluk yerini beyaz derinlikle değiştirmemişti. İzin istedim. Hemen arkamdaki siyah perdeyi çekip gizlediğim mutfağa gittim. Su içtim. Ne olup bittiğini anlamlandırmaya çalışırken şarkıyı değiştirdim. Tütsü yaktım. Sanki bunlar çok önemli ritüellerimmiş gibi davranıp zaman kazanmak istedim. İlk defa başıma gelen bu olay yüzünden heyecanlanmıştım ama içeriye gittiğimde her şeyin düzeleceğinden çok emindim.
Hiçbir şey düzelmedi. Onun gözlerine bakıyordum. Saçlarına, göğüslerine, bedenine, bacaklarına, her yerine bakıyordum. Hemen etrafındaki simsiyah boşluğu aşamıyordum. Yoğunlaşmak için kendimi zorladığımda sanki o da benimle birlikte yükseliyordu. Ben neredeysem orada duruyordu. Zamanım onun zamanı gibiydi.
“Bu başıma çok gelen bir şey değil,” dedim.
“Anlıyorum,” dedi ve bu beni iyiden iyiye hayrete düşürdü.
“Neyi?” diye sorarken şaşkınlığım bir kat daha artmıştı.
“Sende bir farklılık var, diğer insanlardan farklısın.”
“Sen insanlarda ne görürsün? Beni farklı kılan ne?” Sorularımın cevabını beklerken kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Gerçekten meraklanmıştım, kendisinden çok etkilendiğim kısa saçlı beyaz tenli bu kadın şimdi karşıma geçmiş kesik kesik sözlerle bana diğer insanlardan farklı olduğumu anlatıyordu.
“Ben insanların etrafında renkler görüyorum. Yani, eğer istersem. Merak ettiğim dikkat kesildiğim insanların. Genellikle de bu renk beyaz oluyor. Sonra işte… Onlarla ilgili bazı tahminlerim doğru oluyor,” dedi.
İnanamıyordum. Hayatımda ilk defa birisi benim gibiydi. Benimle bir gibiydi. Gördüklerime sahipti sanki. Kalbimin atışlarını duyuyor olmalıydı.
“Peki ya şimdi, beni onlardan farklı kılan ne?” diye sordum.
“Senin etrafında bir renk yok, sen simsiyahsın, içeri girdiğim ilk an fark ettim bunu. Anlam veremedim, ama ne bileyim saçmalıyorum işte.”
“Saçmalamak mı?” diye başlayıp bir çırpıda ona her şeyimi anlatmaya başlamıştım.
Onunla ilgili hiçbir şey göremediğimi artık biliyordu. Elini tuttuğumda bedenim titredi. İçimden bir parçayı tutuyor gibiydim. Onun hayatına şimdiye kadar kimsenin girmemiş olmasına şaşırmadım, hayatıma o ana kadar kimsenin giremediğini söylerken.
Hiç durmadan birbirimize, birbirimizi anlatıyorduk. Hayatımda ilk defa biri hakkında her şeyi sadece kendisinden öğreniyordum. İlerleyen günlerde, parmak uçlarım ellerinin üzerinde gezinirken, hayatımın tam da merkezine yerleşiyordu. Şimdiye kadar sahip olduğum şeyleri aslında çok seviyordum. Ama artık değişmeye başlamıştık, bir anda hiçbir öngörüm olamayan birini sevmeye başlamıştım. Zihnim ilk başlarda çok dağınıktı, tıpkı suluboya resim gibi renkler birbiri içinde kayboluyor, en belirgin zamanlarda sarı ortaya çıkıyordu ama asla beyaz olmuyordu. Bizi bir araya getiren hiçbir neden olmadığı gibi bizi tekrar tekrar buluşturan nedenler veya vasıtalar da yoktu.
Hiç bu kadar saf olmamıştım. Sanki her geçen gün biraz daha arınıyordum. Vücudumdaki kabuğu andıran deri dökülüyor, yeni bir benliğe sahip oluyordum. Onun elini her tuttuğumda yenilenen bedenim ve kalbimle dünyaya biraz daha ait oluyordum. Bana dokunduğunda sanki zaman duruyordu. Ördüğüm duvarlar yıkılıyor, düğmelerim ona ilikleniyordu.
Artık her istediğimde yoğunlaşamıyordum. İnsanların etrafındaki beyazlık yavaş yavaş yok oluyordu. Sonraları fark ettim ki, çocukluk masumiyetinden ibaret bir yaşantı, yerini sınırlarının olmadığı bir aşka bırakmıştı. Bu zamana kadar onu hiç aramamış olmanın verdiği kederi saymazsak, şüphesiz, hayatımın en mutlu günleriydi.
***
Artık dükkânımızda el işi ve ev yapımı kurabiyeler satıyoruz. Bütün yeteneğimi kaybettim. Kimsenin etrafında beyaz boşluklar görmüyorum. Aslında yoğunlaşamıyorum desem daha doğru. Herkesle aynı boyuttayım.
Gerçek aşkı bulmam için vazgeçmem gerekti. Sadece kendime ait mutlak bir üst boyutta bu aşkı yaşayamayacağımı anladığım da, vermem gereken karar için bir an bile düşünmedim. Şimdi hatalarımız var, hiçbir şeyi önceden göremiyoruz. Küçük yalanlarımız bile oluyor birbirimize, itiraf etmesek asla anlamayacağımız türden.
Ölmemek ve aşk için, saflığımızdan ve masumiyetimizden vazgeçtik.






