Mehmet Akburak • Meryem
29 Haziran 2018 Öykü

Mehmet Akburak • Meryem


Twitter'da Paylaş
0

Bir kadın çıkıp geldi. Evet, çok uzun zaman önce... Onu sevdim. İlk gördüğümde anladım. Hep beklemişim. Hep oymuş olan biten. Gözlerini bir görseniz keşke. Hayır, gözlerini ben betimleyemem, ben Balzac değilim. Anne kız çok güzel. Anne Eylül de berbat. Adını yazmak isterdim buraya. Adı.
 
 Burada flashback geçiyoruz
 
 Vardım sadece. Bazen de yaşıyordum. Kelimeler vardı. Anlamlar. Film kareleri. Fikir kaleleri. Bol bol kahve içiyordum. Tanpınar’la sıcak şarap içtiğim de olmuştur ama. Bir kış gece gündüz Dostoyevski okudum. Petersburg. Neva nehri. Marmedelov'un taziye yemeği için biraz kahve. Gece gündüz sustum. Bir ara çok kötüydüm, dedim belki şiir üstesinden gelir. Biraz Baudelaire, biraz Neruda kasideleri, bizim Yunus da biraz. İşe yaramadı. Bazı şairleri de çok abartıyorlar ayrıca. Bir kez daha anladım yeryüzünde yalnızlıktan başka hiçbir şey kapitalizme direnemezdi. Şiir bile. Çünkü William Blake’in <em>Vahiy Kitapları</em> elli tl artı kdv’ydi. Bir ozan bekledim çok gün çok gece… Bir ozan girsin rüyama ne bileyim belki Karacaoğlan belki Hölderlin.. Gele gele ev sahibi geldi sadece. Kiraya zam yapmış. Almanya’da hayat çok pahalı dedi. Neyse işte.
 Bazen yalnızlıktan midem bulandı. Bazen de Fransız arkadaşlara özenip mercimek çorbasıyla latte macchiato içmekten.
 Bir gün bir kız çıktı karşıma Pashupatinath Tapınağına gidelim dedi, tamam dedim yola çıkmak üzereyken kızı politik bir eylemden gözaltına almışlar, bir daha göremedim.
 Bir ara Bunuel'in filmlerine sardım en son Nazarin'i izlerken babaannem öldü. Babaannemi sevmezdim. Filme devam ettim.
 Sonra... Meryem.
 Bilge bak kim geldi.
 Anne onu çok sevdim.
 
 Flashback biter
 
 Sıradan bir gündü aslında. Otobüs çok geç gelmişti. Hâlâ yoldayım. Yaklaşmak üzereyim ama. İzin verir misiniz ben Heykel durağında inmek istiyorum da. Pardon. Pardon. Affedersin. Kapı kapandı inemedim. Kaptan kapıyı açar mısın tekrar? İnemedim çok kalabalık. Uğultular... Işıklar... Durakta bekleyen yorgun insanlar.. Ivır zıvır hayat...
 Mahalleye geldim. Yaşlı teyze sordu yine. Evladım nasılsın nerelerdesin ne zamandır göremedim. Haklısın ben de görmedim ama sevdim dedim. Anlamadı. Bizim de oğlan geldi Ankara’dan gördün mü? Hayır, teyze göremedim. Gittim.
 Hemen Kapıyı açtım. Bu arada Telefon çalıyor. Kimmiş? Meryem. Meşgule alıyorum.
 
 Çok bekletmeden Hemen geri arıyorum.
 
 Merhaba. Meryem beni duyabiliyor musun?
 
 Birden iki sessiz an oluşuyor yeryüzünde. İki sessiz an. Derken bir ses duyuldu İzmir'de, derken birden Viyana çok uzak bir memleket oldu.
 
 Erhan ben evleniyorum. Beni görmeye gelir misin?
 
 Olur gelirim.
 
 Başka bir şey diyemedik. Telefonlar kapandı. Bense evin en dar odasında sadece var olmaya devam ettim.
 
 Gecenin bir yarısıydı artık. Dışarısının olağan gürültüsü beynimde gözden geçiyordu. Yanımda ani bir soru ve ondan da ani cevapla öylece oturuyordum. Önümde upuzun bir gece vardı. Kendimi bir yere bağlamak için önümde yüzlerce söylem ve cevaplamam gereken onlarca soru vardı. Nereden başlamam lazımdı bilemiyordum ama. Her zaman ilk önce sade bir kahve yapardım, öyle yaptım yine. Şimdi gece yavaş yavaş bir şeye benzemeye başlıyordu. Şimdi bin yıldır oturduğum evimden ona dönüp peki ama şu amatör kayıtları, yarım bıraktığım şiirleri, yıllardır babama bir türlü anlatamadıklarımı bir yana bırakıp hepsi bir tarafa Meryem’den sonra yaşadığım onca günü bırakıp da oralara gelemeyeceğimi nasıl söyleyebilirdim? Hiçbirine cevap veremem biliyorum. Peki ama neden birdenbire gelen bir teklifi birdenbire kabul ettim hemen? Neden aslında Meryem seni bir daha göremem, aslında hiçbir şey eskisi gibi değil diyemedim? Sözgelimi evet hala seni seviyorum ama artık aklıma senden başka şeyler de geliyor. Evet, ama neden ben de artık çok uzaklardayım diyemedim bilmiyorum.
 
 Flashback girer
 
 Korkunç bir kış günü rastlaşmıştık. Ucuz işlerden kalma yaralarım vardı. Etimi böcekler basmıştı. Bir sürü serumla bir sürü ölümcül hastalığın arasında bulunmuştuk. Çok istesek de çok uzaklaşsak da olamayacağını anlayamamıştık daha. Hiç koşmamış atlarımız hiç büyümemiş cinsel organlarımız vardı. Bir an öylece birbirimize bakmıştık. Aklımızdan sayısız ihtimalin imkânsızlığı geçmişti. Mümkün olsa belki birkaç gün öylece de durabilirdik. Şimdi bile eminim içimizden hiçbir film hiçbir şarkı geçmezdi. Belki bir an tanrı bile bizi yalnız bırakabilirdi. Bir süre konuşmuştuk yine de. Elleriyle etim arasında biraz pamuk biraz tentürdiyot duruyordu sadece. İlk olarak Saçma sapan sözler etsek de kimse birbirine şaşırmamıştı. İkimiz de anlamıştık heyecan da Allah da büyüktü. Herkes ve her şeyden uzaktık. Ben kan kokan kirli bir yatakta uzanmış o kumaşı yırtılmış bez bir sandalyede oturuyordum. Yanımızdan sayısız yarayla sayısız teşhisle hastalar geçiyordu.
 
 Flashback biter
 
 Gecenin ıssızlığı hâlâ önümde duruyordu. Kahveler birikmişti. Okuduğum hiçbir kitap izlediğim hiçbir film yardımcı olmamıştı. Birçok filozof tanıyor olmak düşüncemi değiştirmemişti. Yarın Meryem’i arayıp aslında Viyana’ya gitmek istemediğimi uygun bir dille söylemek için oturup düşünmeliydim. Belli ki engelden daha fazlası lazımdı. Yersiz köpek havlamalarının kesintisini saymazsak gece bütün normalliğiyle devam ediyordu. Artık üzerimde ne var ne yok bütün kıyafetlerimi çıkarmıştım. İnsan böyle zamanlarda bunun gibi saçma şeyler yapıyor işte. Evin her karesinde dolanıp düşünmeye devam ediyordum. Belki bir anı, belki herhangi bir eşyanın çağrışım bana Meryem’i gelmek istemediğimin sebebini verebilirdi. Bir süre onunla birlikte aldığımız birkaç mutfak eşyasına baktım. Hiçbir işe yaramadı. Yine de bir herhangi bir eşyanın kendi özelliğinden başka binlerce etkisi olduğuna inanmış makinaya bakar bakmaz onunla makinayı aldığımız bütün bir günü anımsayınca anlamıştım. Öyle ya bazen işe yaramaz ucuz bir ayna bile bir ömür üzerinde sağlam bir kale gibi birçok anıyı saklayabiliyordu. Neyse işte zaman geçiyordu. Evin içinde zikzaklar çizmeye devam ediyordum. İster istemez aklıma birçok neden gelmişti ama onu birbirini iyi tanıyan iki insanın inanmayacağı bir nedenle hiçbir şey anlatamazdım. Ki aslında hiçbir şey değişmiyordu başlayıp bitiremediğim şeylere yeni birini ekliyordum sadece. Olan biten buydu işte.
 
 Flashback girer
 
 İlk defaydı. Kasım ayıydı. Hep ikindi vaktiydi. Her şey gidiyordu sadelik özlendi sadece. Devlet de Migros da çok uzaktaktaydı. Milli parklar da çoğalıyordu. Reklamlar girmişti. Ellerimin elleriyle bir anısı olacaktı. Bir ormanın girişinde buluşmuştuk. Önümüzde bitmeyen kayın ağaçları vardı. Ne Tanzimat ne de Oryantalizm. Henüz yalnız ve beraberdik. Çalı çırpı içinde öylece yürüyorduk. En son aklımıza gelenlerle girdik söze. İlk ben anlatmaya başlamıştım. Hafızamın bütün girintilerine dalmıştım. Ruhi Bey'i hiç unutamıyordum ona da bahsettim. Nasıl olan Ruhi Bey. Biraz da pornografiye varmış şiirlerimden. Birden aklıma yağmur geldi saatlerce yağmurdan bahsettim. Biz hep yağmurdan konuşuruz zaten. Biz zamirini çok kullandık. Ben bir sürü kuş öldürmemiştim. O bir sürü ağaç bilmiyordu. Durduk yere bir kez daha dedim eğer anneme senden bahsedebilseydim ona bir neşet Ertaş türküsü dinletirdim sadece. Hem zaten hiç buralarda değildim yüzüne her baktığımda başımı alıp gidiyordum sanki. Hem zaten ikimiz de aynı fikirdeydik, yirmi birinci yüzyıl bize göre değildi. Durduk yere sorulmaz. Durduk yere sordum. Sonra ne olacak. Uzun uzun anlatmaya başladı. İntramüsküler enjeksiyon tekniğini anlatarak girdi söze. Derken, sıra öğlen sırasından bazı günlerinin. Çok heyecanlıydı. Ben hep böyle olurum zaten dedi. Nasıl dedim? Böyle işte. Kafam karışıktır. Hiç başlayamam. Medcezirler. Âmâlarım çoktur. Yine de kimseler gitmesin isterim. Bazen bir gece ansızın susmaya başlarım konuşmayı unutana kadar. Çünkü uzakları çok severim. Çünkü Amerika’nın köyleri aklımdan hiç çıkmaz. Çünkülerim de bitmez. Bir sürü ölü itim de var. Hepsi babamdan kaldı. Babam ölü itlerini hiç unutmazdı, ben de unutmadım. Tekrar ani bir sessizlik oturdu aramıza. Başka ne söyleyebilirdik ki. Yine de söylemek lazım. Çok güzeldi. İnceydi. Uzundu. Buralara benzemiyordu. Belliydi buralardan gidecekti. Yine de benimle kal dedim hiçbir yere gitme. Yeni eşyalar alırız. Bir sürü uzun gecemiz olur. Durmadan anlatırız. Sare Hanım’dan bahsederiz. Aslında öyle birisi yoktur. Biz uydururuz. Sözümüzden hiç çıkmaz. Sabahlara kadar bizimle oturur. Kimseleri görmez, kimselere göstermeyiz. Bir kez daha dedim gitme hiçbir yere benimle kal.
 
 Flashback biter
 
 Biraz sonra sabah olacak. Hiç olmazsa başıma gelen hiçbir şeyi Meryem’e anlatamayacağımı anlamıştım. Olan biten onca şey kısa bir cevap için bile işe yaramıyordu. Kendimin en sık haline gelmiştim. Hiçbir şeyin içinde değildim. Ara sıra ona kızıyordum sadece beni niye çağırmıştı ki? Ne olursa olsun geleceğimi kendime zarar verse de onu görmek isteyeceğimi bilmiyor muydu? Biliyordu da yine de son bir defa görmek istemişti işte. Kim bilir belki de en başından beri bugün onun aklında hazır duruyordu. Öyle ya geç de olsa anlamıştım her şey silinmiş olsa da rüya kayıtlarımız hala duruyordu. Bugünüm dünümün önüne geçememişti. Sırada gelecek olanı bekliyordum sadece. Son bir kahve yapmıştım. Hava biraz daha serindi. Bu gece öyle uzaklara gittim ki sanki bugün evime hiç gelmemiştim. Ve hâlâ sadece onda her şeyin bu kadar ani gelişmesinin anlamını bulmaya çalışıyordum. Hiç anlamamıştım zaten. Hem zaten neden bu kadar şaşırıyorum ki birden karşıma çıkmış birden gitmiş birden aramamış mıydı? Böyle başlamış böyle bitiyordu işte. En iyisi daha fazla zaman kaybetmemekti. İster istemez karar vermiştim artık. İlk uçakla Viyana'ya gidecek her şeyi tamam edecektim. Çok değil birazdan seyahat acentesine bir telefon açacak ve Viyana’ya bir bilet satın alıp yola çıkacaktım. Belki yanımda Sare Hanım da gelirdi.
 
 Flashback girer
 
 Bütün bir kış beraberdik. Darmadağın günler. Radyo geceleri. Olmamış simülasyonlar derken. Bir tramvaya binip giderdik bazen. Bazen saatlerce bir yağlıboya resmin önünde oturur seyrederdik. Aklımız zerre kadar göğe ermezdi. Siyah beyaz bilgilerimiz vardı. Sık sık onları konuşurduk, kimse birbirine tanrıdan bahsetmezdi. Hadi biraz da bana babandan bahset dedim bir defasında. Tek kelime ağzından çıkmadı. Bir sürü boşluk da bıraktık her yerde. En çok birbirimizden sakladıklarımızdan tanımıştık kendimizi. İkimiz de bilirdik. Keşkeler cehennemden büyüktü. Yine de kış yetmez, kent yetmez, Sare Hanım yetmezdi. Gizli bir anlaşmaymış gibi ikimiz de bazı geceler eve gelmez birbirimize nerelerde olduğumuzu sormazdık. Belli ki bazı geceler bizim değildi. Böyle böyle derken gelip geçecekti işte hayat. Ben zaten hiçbir zaman büsbütün onu tanıyamamış büsbütün de yanımda olduğunu düşünmemiştim. Sonra bir gün Meryem’in habersiz bırakıp gittiği bir günü, yanına hiç almadığı iç çamaşırlarına, birçok küçük aynalarına ve bir çanta dolusu mide ilaçlarına bakıp aylar sonra kalın bir romanın kapağını açacaktım. Artık evde yalnız ben ve Sare Hanım var olacaktı. Bazen de yaşayacaktım.
 
 Flashback biter
 
 İki gün sonra. Bir gece vakti. Rötarlı bir uçak yolculuğundayım. Dün sabah yerimi ayırtmıştım. Hemen sonra da Meryem’e mesaj yollayıp açık adresini istemiştim. Çok değil yarım saat sonra adresi yollamıştı. –Scherergasse 4 1210 Wien. Saat19.00’da başlayacak– hepsi bu, başka hiçbir şey yazmamıştı mesajında. Kaç feet yükseklikte olduğumuzu bilmesem de dünyanın ağır akan zamanında sürüyordu yolculuk. Ömrümün bütün heyecan ve endişesi üzerimde toplandı. Yine içinde olduğum bu duruma bir türlü bir anlam veremiyorum. Bir gün böyle bir nedenle Viyana’ya gideceğimi düşünemezdim. Ara sıra uçağın dar penceresinden yeryüzünün karanlığını seyretmeye devam ediyordum. Bunca yıl sonra bu görüşmenin artık ne anlamı kalmıştı bilmiyorum gerçekten. Belki ta en başından beri karar verilmiş bir şeyin içindeydik. Ne olacaksa olacak biraz sonra uçak inecek ve onu görecektim işte. Belki bu sırada hayatımın son hayal kırıklığı sona ererdi. Belirlenen süreye göre Viyaya varmaya az kalmış, zaten ikide bir birkaç dilde anonslar yapılıyor. Zaten yanıma hiç eşya almadım. Öylece çıktım evden. Bir ara yanıma Sare Hanım’ı almayı düşünsem de vazgeçtim, bir bekleyenim olsun dedim en azından. Neyse yolculuk bitiyor işte. Son anons sonrası inmeye başlıyoruz. Kafamın içi öyle çok endişe ve heyecanla dolu ki uçakta bu kadar çok kadının olduğunu yeni fark ediyorum. Herkes inmek için sıraya giriyor. Bense ister istemez bu kadar kadına sıramı verirken uçaktan en son iniyorum. İnerken elimize Almanca şehrin kısa bir rehberini hediye ediyorlar. Niye bilmem uçaktan inerken bir an midem bulanıyor. Nihayet Viyana’dayım işte. Ömrümde ilk defa gördüğüm bir şehre hüzünle bakıyorum. Belki başka bir nedenle buraya gelsem ilk olarak Belvedere müzesine koşup Klimt’in o belirsiz tablolarının önünde oturup saatlerce seyrederdim. Belki o da öyle yapmıştı ama şimdi vaktim yok. Bir taksi bulup verdiği adrese gitmeliyim. Zaten düğünün başlamasına birkaç saat kalmış olmalı. Bir süre havalimanında oyalanıp bir kafede kahve içiyorum. Çok geçmeden bir taksiye bindim. Buranın dilini çok fazla bilmediğim için telefonda yazılı mesajı taksiciye gösterip arabanın camından çevreyi izlemeye başlıyorum. Ne kadar istesem de ona söylemek istediğim bir tek cümleyi bile aklımda tutup ezberleyemiyorum. Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum şimdi. Bilmediğim onlarca binanın silueti ve dilini bilmediğim etiketli vitrinlere bakıyorum. Yarım saat sonra kadar bir süre taksici beni sonradan öğrendiğim hem düğün hem de taziye organizasyonlarının düzenlediği politik bir derneğin önünde bırakıyor. Bir an öylece duruyorum indiğim kaldırımda. Binanın önündeki kalabalıktan bir düğün hareketliliğinin olduğunu anlıyorum. Belki onunla karşılaşırım diye kalabalığa yaklaşıyorum. Birilerine sorsam belki hemen bulabilirdim ama birbirimizden başka hiç kimsenin haberi olsun istemiyorum. Hemen sonra tanımadığım bir sürü süslü kadın ve ağır parfüm kokusunun arasından kapıdan girip içerideki gürültüye dâhil oluyorum. Ben bir köşede ayakta öylece beklerken çok geçmeden salonun arka taraflarından bir anonsla beraber gelin ve damat içeri giriyor. Her şeyi ve herkesi unutup neden burada olduğumu düşünmeye başlıyorum sadece. Kim ne derse desin kendime açıklayamadığım bir anlamsızlığın içindeyim. Şimdi aklımdan ondan başka her şey geçiyor. Hatta kendi kendime tek tek sıraladığım sebeplerden, hiçbirinden dolayı burada olmadığımı biliyor ve en çok onu artık sevip sevmediğimin belirsizliği içinde yıllar sonra ilk defa bir süre önce sevinçten mi başka bir nedenden mi bilinmez, ağlamış gözleriyle iki uzak noktadan birbirimize bakıyoruz. Aklımızdan hiçbir şey geçmeden bir tek anıyı bile anımsamadan artık yalnız birbirimizi değil bu Viyana'daki düğünü de bilmediğimiz bir anlamsızlığa dâhil ediyoruz. Sonra da tekrar tekrar Sare Hanım’a sorup duruyorum sahi ben neden tek bir telefonla Viyana’ya koşup geldim?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR