Defalarca telefonla aradım, evine gittim, yok. Yer yarıldı içine girdi sanki. Tabipler odasından aldığım telefon numarası ile eski eşine ulaştım. “Haberim yok, neredeyse bir yıldır görüşmüyoruz hiç.” Merak bile etmedi geri zekâlı, Ondan boşandığı için bir kere daha Elif’e hak verdim. Bir de yaşlı annesi vardı huzurevinde yaşayan, “Annem artık çok huzurlu, çünkü huzurevinde yaşıyor,” demişti bir akşam, bunu dediğinde yüzünde yara gibi bir gülümseme oluşmuş, sonra kendini toparlayıp gülmüştü. “Şaka, şaka,” diye devam etmişti, “Alzheimer oldu annem, her şeyi unuttu, eski, yeni ne varsa hepsini, çocuklarını bile. Bence Alzheimer bir hastalık değil bir kaçış, bir çeşit intihar, kimliğini, kim olduğunu öldürmek bir çeşit intihar değil mi?” Aslında bütün unutmalar, bütün delilikler bir kaçış demek istemiş ama diyememiştim.
Zihnimi onca zorlamama rağmen annesinin hangi huzurevinde yaşadığını hatırlayamadım bir türlü. Hatırlasam ne olacak ki? Çocuklarını bile unutmuş bir kadına gidip de Elif kayboldu, siz gördünüz mü diyemem ya. Bir de Amerika’ya yerleşmiş bir erkek kardeşi vardı, Engin miydi adı? Erhan mı?
Bugün on ikinci defa evine gittim. Her şeyi saymaya başladım, gelirken de kaldırım taşlarını, sonra basamakları saydım, dün gece uyumaya çalışırken giysi dolabının kapılarını. Açlık grevinden kaldı bu bana, İşlerini geri istedikleri için ölmeye yatanların günlerini sayarken başladı, iyi değiliz, hiç birimiz iyi değiliz. Bütün bu yaşadıklarımızla baş etmek zor.
Bahçe katında oturuyor Elif, sitenin geniş, çimenlik bahçesine bakan sürmeli bir kapıdan giriliyor evine. Kapının iki yanına koyduğu saksılardaki sardunyalara on ikinci defa su döktüm, yine de sararmış gördüm onları, Elif’in yokluğunu hissetmişler sanki. Bir garip, buruk göründüler gözüme. Kendi duygularımı sardunyalara yükledim galiba. Yanlarına çömeldim sararan yaprakları sayarken yakaladım kendimi, durdum.
“Elif Hanım görünmüyor, arkadaşı mısınız?” Çömeldiğim yerden başımı kaldırdığımda önce gri, şalvar gibi bol, ütüsüz pantolonu gördüm. Site görevlisi, kapıcı, ya da sonu efendi ile biten her hangi bir ismi olan ve nedense hep gri, bol ve ütüsüz pantolon giyip şiveli konuşan, benim ve Elif’in emekçi diye tanımladığı, üzerine aldığı görevi yaparken kraldan çok kralcı olan adamlardan biri. Göz göze geldik. “Sayıyorum da,” dedi. “On iki seferdir geliyorsunuz buraya, kapıyı çalıp, çalıp gidiyorsunuz. Elif Hanım gelmeyeli otuz gün oldu, yok yok otuz iki, yani demem o ki…” O da sayıyor, kaç kere geldiğimi saymış, Elif’in kaç gündür yok olduğunu saymış. Kendimi tutamayıp” Şurada kaç basamak var?” diye soruyorum. İrkilmiyor sorumdan, normal geliyor, dönüp bakmıyor bile. “Yedi,” diyor, kendinden çok emin. Onun da sayıyor olması rahatlatıyor beni nedense. “Site aidatı ödenmedi siz mi ödeyeceksiniz?”
“Ne kadar Elif’in borcu,” diye soruyorum, cebinden makbuzu çıkartıp uzatıyor, çantama uzanacağımı sanıyor, kendince bir kibarlık yaparak uzaklara, bahçenin sonuna doğru bakıyor. Birden kalkıp sarılmak istiyorum ona. “Keşke,” diyorum. “Keşke büyüklerimiz açılan çantaların içine değil uzaklara bakılırı öğreteceklerine başka incelikler öğretselerdi bize, belki basamakları saymazdık.” Ondan, o adı Mehmet ya da Ahmet ama sonu illaki efendi olan, o gri, bol, ütüsüz pantolonlu adamdan utandığım için, hiç niyetim olmadığı halde aidatı ödüyorum. Aldığı parayı iki kez sayıp cebine koyuyor. Makbuzu aceleyle çantama tıkıştırıyorum. “İyi bir kadındı,” diyor uzaklaşırken. Elif’ten ölmüş gibi söz ediyor. “O ölmedi, Elif ölmedi,” diye bağırmak geçiyor içimden yapmıyorum.
Elif gideli altmış dokuz gün oldu, eski kocasını bir kez daha aradım, bir daha onunla ilgili beni rahatsız etmeyin, ya da bu anlama gelen bir şeyler söyledi, telefonu suratına kapadıktan sonra, “Aşağılık herif,” dedim ona, duymadı.
Elif’in sardunyaları soldu. Kapıcıyla dost olduk, daha doğrusu O, yani Abdullah Efendi bana acımaya başladığı için iyi davranıyor, Elif’le ilgili bilgileri ondan alıyorum. Konyalı Abdullah’a göre Elif, ‘Hanım hanımcık, evinden, işine, işinden evine bir kadıncağız’mış. Bu ‘cağız’ ekine çok takıldıysam da Abdullah’a belli etmedim. Etliye, sütlüye karışmazmış, aidatlarını vaktinde ödermiş. Elif’ten söz ederken bu ‘mişli’ geçmiş zamanı kullanmasından fena halde gıcık kapıyorum ama susuyorum, bir de verdiği puanlar sinir ediyor beni; Ne yani evinden meyhaneye, meyhaneden evine gelse nereden bilecektiniz, bilseniz ne olacaktı? Ahlak dersinden ikmale mi kalacaktı? Etliye, sütlüye karışmamak da ne demek? Aptal bir yöneticinin, “Bundan kelli evlerin kapılarında sardunya yetiştirilmeyecek” diye koyduğu olağanüstü bir karar varsa, buna uyarak sardunyalarını kökünden mi sökecek? Abdullah’ı sevdim, ne de olsa Anadolu’nun bağrından kopup buralara gelmiş, ekmeğini kazanmanın peşinde bir emekçi. Elif olsaydı Abdullah’ı sevmemi severdi. Özüne dönmeye başladın, derdi bana.
Ne huzurevindeki aklından vaz geçmiş anne, ne de adını bile hatırlayamadığım Amerika’daki kardeş bana yardımcı olamaz, şimdilik elimde bir tek Abdullah var. Seviyorum Abdullah’ı, adının anlamı gibi Allah’ın kulu, ya da benim dediğim gibi Allah’ın adamı.
Elif ‘le birlikte çalıştığımız Psikiyatri Merkezindeki bir arkadaşımdan yardım aldım, Elif’in son zamanlarda yemek yiyemediği için yardım istediğini söyledi, “Utanıyorum yemek yerken,” demiş Elif. Sustu, karşısındaki beyaz duvara, duvarın arkasında gördüğü korkunç bir şeye bakar gibi baktı bir süre. “Terzi kendi söküğünü dikemez, bu nedenle sağlam kalan diğerine yardım edecek,” dedi. Aklımı nasıl aldatacağımı öğretti bana, tam saymaya başlarken derin derin nefes alıp, nefesime odaklanıyorum. Dolap kapaklarını, kaldırım taşlarını merdivenleri, binalardaki pencereleri saymıyorum ama yine de biliyorum Elif gideli yüz elli altı gün oldu. Elif yüz elli altı gündür yok, nerede olduğunu kimse bilmiyor.
Herhangi bir akrabasına, yasalarda veli ya da vasi diye adlandırılan kimseye ulaşamadığım için polise gidip kayıp bildiriminde bulunmak da bana düştü. Havasından mı bilmem çok büyük bir suç işlemiş gibi hissettim kendimi karakolda, şahsın neyi oluyormuşum, akrabalarını tanıyor muymuşum, kronik bir hastalığı var mıymış, her hangi bir bağımlığı var mıymış, alkol ya da madde kullanır mıymış, benden başka sık görüştüğü arkadaşları kimlermiş? Soruların çoğunu bilemedim. “Yakın arkadaşı olduğunuzdan emin misiniz,” dedi Polis bana. “Evet,” dedim. Dedim ama duymadı ya da ben öyle söylemek istedim ama sesim çıkmadı.
Odasını boşalttılar, hastalarını diğer psikiyatrlara bölüştürdüler, özel eşyalarını sarı, büyük bir zarfa konulmuş olarak bana verdi Merkez yetkilisi, zarfı açıp bakmadım, bakamadım. En yakını benmişim. Bu ‘en yakını’ lafı hem gururlandırdı beni, hem de canımı yaktı. Bir insan bir diğerinin –en yakını– olup da onun sardunyalarını bilmemesi canımı yaktı. Oysa kaç defa gitmiştim evine, sardunyaları görmemişim, İnsan görmediği, göremediği sardunyalar için ağlar mı? Ağlıyorum.
Bilmiyordum. Annesinin hangi şehirde hangi huzurevinde olduğunu bilmiyordum, kardeşinin adını, Amerika’da nerede yaşadığını bilmiyordum, benden başka, öteki arkadaşlarının kim olduğunu bilmiyordum. Kronik bir hastalığı var mıydı? Bilmiyordum. O kocaman sarı zarfı ne yapacağımı bilmediğim gibi onunla ilgili pek çok şeyi bilmediğimi de bilmiyordum. Tek arkadaşı bendim belki de, zaman zaman merkezdeki işimiz bitince bir yerlere gider, birkaç kadeh şarap içer, kitaplardan, filmlerden, ülkenin içinde bulunduğu durumdan konuşurduk. Bazı geceler onun evine gelirdim, kim ne paylaşırsa, ne anlatırsa o kadar gerisi ne sorulur, ne sorgulanırdı.
Abdullah Efendi’nin –bana göre Allah’ın adamı– Abdullah’ın site yönetim odasında gizlice aşırdığı yedek anahtarla Elif’in evine girdiğimiz zaman, kafesin içinde açlıktan ölmüş muhabbet kuşlarına aynı duyguyla baktığımızda anlamıştık ki ne o ne de ben Elif’in kuşları olduğunu bilmiyorduk. “Ama sarı zarfı bana vermediler,” dedi. Demedi ama ben duydum, öyle söylesin istedim, aklanmak istedim, rahatlamak istedim, bir daha dolapları, kaldırımları, günleri saymamak istedim. “Ben geldiğimde yoktu bu kuşlar, belki de arka odadaydı.” Abdullah anlamış gibi baktı bana, yüzünde suçlayıcı bir ifade yoktu, karakolda da sormamışlardı zaten kuşları var mı diye. Abdullah, “Kuşları neden kafese kapatıyorsunuz doktor hanım, kuş dediğin dağda taşta yaşar özgürce, ağaca yuva yapar, neden onları alıp kapatıyorsunuz ki,” dedi, elini kafesin içine uzatıp yüz elli altı gün önce ölen kuş ölülerini alırken. Kuşların tüyleri dağıldı evin içine, Abdullah’ın avcunda kafası başka bir yöne dönen kuş garip, başka bir şeymiş gibi göründü, pençeleri hala bir yere tutunmak istermiş gibi sımsıkı. Elinde kuş ölüleri öyle baktı, Bu ölü kuşları gördükten sonra, bir daha eskisi gibi olamayacağımızı anladık Abdullah’la ben, ya da bana öyle geldi.