Kendisini ahlaksızlığa karşı amansız bir mücadele veren bir halk kahramanı, modern bir Haçlı Savaşçısı olarak gören Comstock elbette yalnız değildi.
Yayımlandığı tarihten itibaren kendi döneminin başyapıtı olarak kabul edilen Ulysses, edebi biçem bakımından o zamana kadar karşılaşılan en somut modernizm tecrübesiydi. Fakat üslubundaki Rabelais tarzı hicivle karışık müstehcenlik, romanın en ateşli savunucularının bile görmezden gelemeyeceği kadar aşikârdı. Bir anlamda Joyce, Edmund Wilson’ın ‘bu kaba saba beden – insanlığın bedeni’ olarak tarif ettiği şeyin tadını çıkarmıştı. Zira edebiyat tarihçisi Paul Vanderham’ın da belirttiği gibi Joyce’un çalışmasındaki müstehcenlik ‘Victorien bir fantezinin çok ötesindeydi.’ Kitap hakikaten de açık saçık, hatta yer yer bel altıydı ve sadece edebi kategorileri değil, ahlaki olanları da çiğnemişti.
Kitabın yayımlandığı esnada Amerika Birleşik Devletleri’nde yürürlükte olan Comstock Kanunları’nda müstehcenlik, federal yasalarda geçen ‘gayri ahlaki, şehvet uyandırıcı, uygunsuz’ gibi bir dizi eş anlamlı kelime vasıtasıyla tanımlıyor ve Kanun, bu tanıma giren her tür materyali yasak kabul ediyordu. Joyce’un romanıysa içerdiği bazı konu ve sahneler bakımından bahsi geçen düzenlemeler uyarınca ahlaka mugayirdi ve eser, Amerikan Gümrük Mahkemesi’nin 1928 tarihli bir kararıyla tamamen yasaklandı.
Kitabın yayımlanmasından neredeyse on yıl sonra gelen bu mahkeme kararı, edebiyat dünyasının gediklileri tarafından elbette absürt olarak nitelendi. James Joyce’un edebiyattaki yerinin Einstein’ın bilimdeki yeriyle eş değer olduğunu belirten The New Republic editörü Malcolm Cowley sansüre karşı yayımladığı yazısında “Amerikalı yazarların Joyce okumasını engellemek, izafiyet teorisine ambargo koymak kadar aptalcadır,” dedi ve bütün öfke oklarını üzerine çekti. Fakat Joyce’un başyapıtını sansürün pençesinden kurtarmak, sıra dışı hukuki bir becerinin de ötesinde fevkalade bir çaba, soğukkanlı bir tutarlılık ve nihayetinde müdafileri dinlemeye istekli federal yargıçlar gerektiriyordu.
Davayı, New York Barosu avukatlarından Morris Leopold Ernst ve ortağı Alexander Lindey üstlendi. Lindey, Ağustos 1931’de Ernst’e yazdığı notta ‘davanın hukuk ve edebiyat tarihindeki en sağlam müstehcenlik davalarından biri’ olacağını söylüyor ve başlamak için sabırsızlandığını belirtiyordu. Lindey hem davanın sağlamlığı hem de elde edecekleri sonuç bakımından haklıydı. Zira Ernst ve Lindey, hâlihazırda müstehcen kabul edilen pek çok materyalle ilgili gerekli idari başvuruları yapmışlar, ret kararlarına müteakip dava yoluna giderek başarılı sonuçlar elde etmişlerdi. Yani ellerinde yeterince emsal karar vardı ve müstehcenlikle ilgili hükümleri nasıl alt edeceklerini biliyorlardı. Üstelik hedef aldıkları düzenlemeler sadece edebiyat eserleriyle ilgili değildi. Cinsel eğitim materyallerinden evlilik tavsiyesi veren el kitaplarına, doğum kontrol tekniklerinden cihazlarına kadar pek çok materyalin üretimi ya da dağıtımı, ticarete ve dolaşıma dair içerdiği hükümler sebebiyle posta idaresine ve gümrük görevlilerine olağanüstü yetkiler veren 1873 tarihli Comstock Kanunu ile yasaklanmıştı. Üstelik kendi ismiyle anılan kanunun yazarı olan Anthony Comstock, New York Ahlaksızlığı Önleme Derneği’nin genel sekreteri sıfatıyla kanunun tanıdığı geniş yetkilerden sonuna kadar faydalanıyor, posta dağıtım teşkilâtının depolarından limanlara kadar geniş bir alanda arama yaparak ele geçirilen materyalleri imhanın yanı sıra tutuklama ve mahkumiyet kararları alabiliyordu. Polise tanınan her tür yetkiye sahipti ve emrindeki güçlerle birlikte istediği kitapçıyı ya da yayıncı depolarını denetleyebiliyor, tiyatro ve dans salonlarının yanı sıra kumarhane ya da randevu evi gibi mekânlara ani baskınlar düzenleyebiliyordu.
Kendisini ahlaksızlığa karşı amansız bir mücadele veren bir halk kahramanı, modern bir Haçlı Savaşçısı olarak gören Comstock elbette yalnız değildi. Kendi adını taşıyan kanun, dönemin elitleri tarafından ahlaksızlıkla mücadele için tek yöntem olarak benimsenmiş ve söz konusu düzenlemelerin zaruri olduğuna inanılmıştı. Dolayısıyla ahlaksızlıkla mücadele etmek için ülkenin farklı bölgelerinde çok sayıda organizasyon kuruldu. Hiçbir şekilde politik muhalefete takılmayan bu organizasyonların bünyesinde farklı mezhep ve hiyerarşilerden din adamları, çeşitli sivil toplum kuruluşlarından aktivistler, finansal desteği sürekli kılan zengin elitler, üst düzey kolluk yöneticileri ve federal yargıçlar vardı. Zaman içerisinde normal bir olgu olarak görülmeye başlanan ve Comstockery olarak adlandırılan sansür uygulamaları yargı içtihatlarında öylesine yerleşikti ki, Comstock’un 1915 yılındaki ölümünden sonra uzun bir süre varlığını devam ettirdi.
Yaşamının büyük bir kısmını sivil özgürlükler için mücadele ederek geçiren Morris Leopold Ernst’in hedefindeyse Comstock’un halefi olarak New York Ahlaksızlığı Önleme Derneği’nin başkanlığını yürüten John Saxton Sumner vardı. 1929’dan 1955’e kadar Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nde yönetim kurulu üyeliği ve eş başkanlık yapan Ernst, oldukça girişken bir tipti. Sürekli farklı çevrelere girip çıkıyor, tanınmak için elinden geleni ardına koymazken etrafındakilerde iktidarda güçlü bağlantıları olduğu izlenimi uyandırmaya çalışıyordu. 1888 yılında Alabama’da doğan Ernst, hayatının son dönemlerinde verdiği bir röportajda atalarının ve geçmişinin olmadığını söylemiş, açıklaması istendiğindeyse Almanya’dan gelen büyük dedelerinin göçmen oluşundan ve güvenlik duygusunun noksanlığından bahsetmişti. Ona göre New Orleans’ın köklü Yahudilerinden olan ikinci eşi Margaret Samuels’in bir güvencesi vardı ama onun yoktu. Bu da onun, kendi reklamını yapmasını zorunlu kılıyordu. Ernst’in ikinci kuşak bir göçmen olmakla ilgili duyarlılığı ve yaşadığı güvensizlik duygusu bu röportajda kendini çok güçlü bir biçimde ortaya koysa da hiçbir zaman Yahudilikle ilgili herhangi bir tartışmaya girmedi. Sadece kendisini “ibadet etmeyen bir Yahudi” olarak tanımlamakla ve konuyla ilgili konuşmalardan kaçınmakla yetindi. Biyografi yazarı Joel Silverman, Ernst’in ‘ergenlik döneminde dış görünüşü sebebiyle kendisiyle sürekli dalga geçildiğini anımsadığını belirtiyor: “Çirkin olduğuma inandırılmıştım. Amcalarım sürekli egomun burnumla yarışamayacağını çünkü kocaman bir Yahudi burnuna sahip olduğumu söylerlerdi.”’
Mesele elbette sadece Yahudi olup olmamakla ilgili değildi. Ernst, özellikle de göçmenlerin mali güvencelerden yoksun oluşunu içselleştirmiş, bu alanda mücadele etmeyi aklına koymuştu. Emlak işinden kayda değer bir kazanç elde eden ancak zaman zaman kaybederek ailesine zor zamanlar yaşatan babası Carl Ernst, yine de onu bir şekilde New York’taki prestijli Horace Mann’e ve ardından Massachusetts’teki Williams College’a gönderecek ekonomik yeterliğe sahipti. Hırslı bir öğrenci ve başarılı bir münazaracı olan Ernst mezun olduktan sonra New York’ta yaşadı, aile şirketinde çalıştı ve genellikle göçmenlerin hukuk eğitimi aldığı New York Hukuk Fakültesi’nde gece derslerine devam etti. Hukuk eğitimi konusunda her zaman kendini küçümseyen Ernst, sık sık ‘kısmen eğitimli’ bir avukat olduğunu belirir ve kendisini ‘amatör’ olarak tanımlardı. Bu amatörlük hissi muhtemelen aldığı hukuk eğitiminin yetersizliğinden kaynaklanıyordu ama o kendini ne kadar yetersiz görse de kendi kuşağının nazarında becerikli bir avukattı.
Ernst, Anglo-Amerikan sansürüne karşı yürüteceği mücadelenin stratejisini oluşturdu ve buna uygun bir entelektüel zemin oluşturdu. Yanında kendisi gibi New York Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Alexander Lindey vardı ve yaptıkları çalışmalarla ABD mahkemelerinde cinsel özgürlük için mücadele veren kilit isimler haline geldiler. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği, tarihçi Leigh Ann Wheeler’ın ‘sivil bir özgürlük olarak seks’ şeklinde tanımladığı bir dizi hareketin teşvik edilmesine yardımcı olurken Ernst’in kurmuş olduğu hukuk firması (GWE - Greenbaum, Wolff, and Ernst) bu alandaki onlarca davayı ücret almaksızın yürüttü. Ernst’in akılcı seks yasaları olarak tanımladığı düzenlemelerin peşine düşen GWE, sadece müstehcenliği düzenlemeye çalışan yasalarla değil, aynı zamanda cinselliğe yönelen ve akılcı bir gerekçesi bulunmayan yasaklarla ve bunların uygulanmasına imkân veren 19. Yüzyıl kalıntısı tüzüklerle uğraştı. Ama asıl hedefleri her zaman idari sansür makamına karşı anlamsız bir hürmet gösteren elit Comstockery kültürüydü.
GWE’nin başlatmış olduğu bu mücadele zaman içerisinde çok daha katmanlı bir hal aldı ve siyasi radikallerden işçi hareketine kadar pek çok kesimin ifade özgürlüğü konusunda somut adımlar atmasını sağladı. Ernst ve Lindey kısmen de olsa başarı elde etmiş ve hâlihazırda tetikte olan özgürlük isteğini harekete geçirmişlerdi. Dolayısıyla sadece sansüre karşı değil, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik, günümüzde Amerika’nın aşina olduğu bilinen tüm argümanları yüksek sesle dile getirdiler. Bu fikirler özellikle 1930’lu yıllarında sonlarına doğru taraftar kazandı. Anayasa’da yapılan değişiklikler konuşma ve ifade hürriyetini mutlak surette koruma altına almasa da, özellikle edebi sansür modernlik karşıtı, entelektüellik karşıtı ve anti-demokratik görülmeye başlandı. Nazi Almanya’sında olup bitenlerse kitap yakmak gibi uygulamaların ilkelliğini gözler önüne sererek açılan sansür davalarının sansür karşıtlarının lehine sonuçlanmasını sağladı.
Ernst’in bir başka önemli katkısıysa müvekkillerinin çalışmalarının değerini, modern demokratik teori bakımından temellendirmesi oldu: kendi kaderini tayin edebilme hakkına sahip her yetişkin sahip olduğu fikrileri pazara sunma hakkına da sahipti ve bu hak, gayet rasyonel bir temele oturuyordu çünkü sansürcülerin temel dayanağı olan ahlaki zarar iddiası kanıtlanabilir mahiyette bir zarar kalemi değildi. Oysa ceza yargılaması bakımından somut bir kanıt sunulması zaruriydi ve örneğin doğum kontrol haplarının ahlak üzerinde yol açacağı potansiyel zarar henüz kanıtlanabilmiş değildi.
Ernst, mahkemeler nezdinde verdiği sansür karşıtı mücadeleyi adeta bir kampanya haline getirerek kamuoyuna taşıdı ve gazetelerde sürekli New York Ahlaksızlığı Önleme Derneği’nin başkanı Sumner’i karalamaya yönelik yazılar yayımladı. Sumner tarafından mağdur edilenlerin Ernst’ün etrafında toplanması uzun sürmedi. Lindey ile birlikte kusursuz bir biçimde kurguladıkları davalarında bir dizi pragmatik yönteme başvurdular ve müstehcen olduğu gerekçesiyle görevlilerce toplanan materyallerin müstehcenliğinin halk nezdinde kanıtlanamaz olduğunu gösterdiler. 1933 yılında mahkeme tarafından kabul edilen Ulysses davası temyiz mahkemesi tarafından verilen onama kararına müteakip 1934 yılında kesinleşti ve Ulysses özgürlüğüne kavuştu. Bu galibiyet Ernst’e sivil özgürlüklerin müdafaası bakımından olağanüstü bir şöhret getirdi ve soğuk savaş dönemine kadar sivil özgürlükler alanındaki en önemli isimlerden biri olarak kabul edildi. Hatta Life dergisi, Ernst’in tanınırlığını artırmak için geniş bir profiline yer verdi ve özellikle cinsel sansür davalarındaki başarılarına değindi.
Life’tan Fred Rodell ise Ernst’in başarısını “teşhirciliğine”, yani şöhret arzusuna bağlamakta gecikmedi. Nitekim Ernst’in hikâyesi de henüz bitmemişti. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ABD demokrasisi için bir tehdit olarak gördüğü komünist hareketlere karşı önemli bir hoşnutsuzluk geliştirdi ve bu da ACLU ile arasında derin çatlaklar açılmasına sebep oldu. Yaklaşık on yıl süreyle FBI yönetiminde yer alan ve bu süre içerisinde etik dışı, hatta yasa dışı uygulamalarla pek çok hayatı mahveden J. Edgar Hoover ile olan yakın ilişkisi dahil olduğu çevrelerde rahatsızlık uyandırdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda ifade özgürlüğüne ilişkin bütün ilkelerini neredeyse tamamen yitirmiş ve demokrasiyle diktatörlük arasındaki mücadeleyi tamamen soğuk savaşın merceğinden görür olmuştu: Artık komünistlerin ifade özgürlüğü gibi bir hakka sahip olmadığını savunuyordu.
Brett Gary’nin Aeon Magazine’de “Beyond Obscenity” ismiyle yayımlanan yazısından kısaltılarak çevrilmiştir.






