Coşkun akan nehirlerin, çağlayan şelalelerin ve yemyeşil gür ormanların adeta saltanat kurduğu ülkedir Bosna Hersek.
Havanın ısındığı, ağaçların çiçeklendiği, tabiatın yavaş yavaş uyandığı ilkbahar ise bu ülkeyi görmek için en cazip zamandır. Güneşli bir bahar günü, Treskavica Dağı’nın eteklerinden doğarak Bosna Hersek’in şehirlerini, kasaba ve köylerini sarıp sarmalayan Neretva Nehri’nin akışına bırakıyorum ben de kendimi. Atlılar şehri Konyits’den, muhafız şehir Poçitel’e; suyun kalbinde hayat bulan Blagay’dan, tarihi köprüsünün meşhur ettiği Mostar’a kadar uzanıyor yolculuğum.
Ormanların yeşiliyle gökyüzünün mavisini birbirine karıştırarak bazen turkuaz, bazen de zümrüt yeşiline boyanan Neretva ile yoldaşlığım Konyits’te başlıyor. Osmanlı döneminde sefere giden askerlerin atları bu bölgede dinlendiğinden “atların dinlenme yeri” anlamına gelen Konyits adı verilmiş buraya. Neretva’nın ikiye ayırdığı şehri, Sultan IV. Mehmet tarafından 1682’de inşa ettirilen çok zarif bir köprü birleştiriyor. Klasik Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu taş köprü, II. Dünya Savaşı’nda büyük hasar görerek kullanılamaz hale gelmişse de TİKA tarafından restore edilince Neretva’yı taçlandırmış, Konyits’e anlam katmış yeniden.
.jpg)
Köprünün başucunda Osmanlı’dan kalma bir çeşme karşılıyor beni. Atalarımızın asırlar boyunca her köşesini köprüler, medreseler, türbeler ve camilerle birlikte çeşmelerle de donattığı ve adeta bir sular ülkesi olan Bosna Hersek’te, rastladığım her çeşmeden su içiyor, bu lezzeti tatmayı ihmal etmiyorum elbette. Konyits Köprüsü’nden bakınca ise yemyeşil tepelere nakış gibi işlenmiş birbirinden güzel evleri ve küçük bir Anadolu şehrini hatırlatan camileriyle şehrin huzur veren ahengine kaptırıyorum kendimi. Ta ki Vardacka Cami’sini fark edene kadar. Harap haldeki minaresi nedeniyle “dışı seni, içi beni yakar” der gibi boynu bükük duran cami, sapasağlam ayakta duran kilise çanı ile yan yana. Cami restore edilmişse de yıkık haldeki minare onarılmadan bırakılmış. Bosna Savaşı’nda Müslümanların kutsal mekânlara gösterdiği saygının karşılığını bulamadığını hatırlatan bir işaret olarak. Anlıyorum ki bu güzelim topraklarda baharın çiçek kokuları, kuş cıvıltıları ve güçlü akan nehirlerin sesi yok yalnızca; kurşun izlerinden, bomba ve şarapnel parçalarının yarattığı yıkıma kadar savaşların neredeyse bütün izleri de eşlik ediyor bana yol boyunca. Neretva’nın eşliğinde yola devam edince karşıma çıkan Yablanika da bunun bir başka örneği oluyor. II. Dünya Savaşı’nda yıkılarak Neretva’nın sularına gömülen demiryolu köprüsü, tıpkı Vardacka Camisi gibi yemyeşil dokunun içinde buruk ve hüzünle selamlıyor beni.
 (1).jpg)

Neretva’nın akışında, bir zamanlar Osmanlı’nın bu topraklardaki sınır karakolu olan Poçitel’e ulaşıyorum. Nehrin yamacında inşa edilmiş taştan bir kent olan Poçitel, daracık sokakları, tarihi evleri, kalesi, kulesi, cami ve hamamıyla tam bir Osmanlı şehri. 4. asırda inşa edildiği tahmin edilen ve Osmanlılar tarafından genişletilerek bugünkü görünümünü alan heybetli kalesinden bakınca muhteşem bir panorama, kartpostallık bir görüntü çıkıyor karşıma. Şehrin yanı başından kıvrılarak akıp geçen yoldaş Neretva’nın kuşbakışı güzelliği ise bambaşka.

Bu kez ev sahibi Neretva’ya suyunu veren Buna Nehri’nin kaynağı ve bu kaynağın kalbinde hayat bulan Blagay Tekkesi. 15. asırda yapıldığı tahmin edilen tekke, bölge halkı arasında İslamiyet’in yayılmasını sağlamış. Anadolu ve Rumeli fetihlerine katıldığı düşünülen ve Osmanlı kültüründe çok önemli bir yeri bulunan efsanevi kahraman Sarı Saltuk’un türbesine ev sahipliği yaptığına da inanılan tekke, bugün ülkeyi ziyaret eden turistlerin en önemli uğrak yerleri arasında. Mistik ve huzurlu bir atmosferin kendisini hemen hissettirdiği Blagay’da mola veriyor; bir yandan Buna’nın sunduğu alabalığın tadına bakarken, diğer yandan coşkun akan nehrin dört bir yanımı saran çağıltısıyla dinleniyorum.
Sadece eşsiz güzellikteki doğası değil, tarihimizdeki rolü nedeniyle de yoğun ilgiye mazhar olan ve Bosna Hersek’in en gözde şehirlerinden Mostar’a hareket ediyorum nihayet. Gözümün alabildiğince uzanan yemyeşil sarp dağların arasından yeniden beliriveriyor sadık yoldaş Neretva. Eşlik etmeye devam ediyor bana; bazen hüzünlü bir sessizlikle durgun, bazen de bu toprakların insanlarına barış ve umut vadedercesine çağlayarak. Osmanlı Devleti’nin sadece Bosna’da değil, Balkanlardaki sembolü olarak nitelendirebileceğim mimarlık harikası Mostar Köprüsü de görünüyor tüm ihtişamıyla. Kanuni Sultan Süleyman’ın emri, Mimar Hayrettin’in ise estetik üslubunun neticesinde, 1566’da Neretva’nın en dar ve derin noktasını süsleyen bu “taş hilal”, iki yakayı kavuşturmanın çok ötesine geçmiş ve medeniyetleri de birleştiren bir sembol olmuş zamanla.
Kendini Neretva’nın serin sularına bırakarak evlenmek istediği kıza cesaretini ispat edermiş genç erkekler bu köprüde. Bugün gelenekten çok turistik bir gösteriye dönüşmüş bu eğlenceye rastlayınca hem gösteriyi hem de şehir manzarasını seyrediyorum bir süre. İslami unsurları yok etmek adına harcanan onca çabaya rağmen yerleşik bir Osmanlı kimliğinin hâlâ yaşatıldığına şahit oluyor, özellikle Koski Mehmet Paşa ve Karagöz Bey camilerinin zarafetine hayran kalıyorum. Yeşilin bin bir tonuyla boyanan muhteşem doğası, coşkun akan nehrin insana huzur veren sesi ve kardeşliği simgeleyen köprüsünden alınan ilhamla ilk bakışta sanki hiç savaş yaşamamış, yara almamış gibi görünüyor Mostar. Fakat belki de Bosna Savaşı’nın en acı ve trajik yüzü burada çıkıyor karşıma. Köprünün altından çok sular akmış ve bütün yaşananlara tanıklık etmiş Neretva. Tarihler, 9 Kasım 1993’ü gösterdiğinde bir dönüm noktası yaşamış bu şehir. Yaklaşık 500 yıllık bir tarih; kin, nefret ve düşmanlıktan nasibini almış; sadece bir köprü değil, geçmiş ve gelecek günlerin güzelliği de Neretva’nın soğuk sularına gömülmüş o gün. Köprü, Türkiye’nin de desteğiyle hayat buldu ve Neretva ile buluştu yeniden. Ama gelecek nesiller için barışçı bir bilinç ya da korku vesilesi olabilecek binlerce ayrıntı silinmedi, saklı kaldı Mostar’da.

Tıpkı yoldaş Neretva gibi benim ruhum da bazen hüzünlü bir sessizlikle durgun, bazen de umutla ve coşkuyla aktı bu topraklarda. Yaradanın bahşettiği güzelliklerin insanların acımasızlığı nedeniyle trajik bir tarihe dönüştüğü Bosna Hersek, gözden uzak kalacaktı belki ama gönlümden uzaklaşmayacaktı asla. Dediği gibi Melih Cevdet’in, “Yaşanan hangi güzel şey bitmiştir ki! Dile getirildi mi bütün anılar yeniden yaşanır.”






