Norman Manea ile Yazmak, Hastalık ve Terapi Üzerine: “Edebiyat hayatı, hayatın kendisinden bir an olsun uzaklaştırıyor."

Norman Manea ile Yazmak, Hastalık ve Terapi Üzerine: “Edebiyat hayatı, hayatın kendisinden bir an olsun uzaklaştırıyor."


Twitter'da Paylaş
0

Dürüst olmak gerekirse dünyayı kurtarabilecek herhangi bir şey görmüyorum. Ama edebiyatın, bizlere teselli olması yönüyle hayatımızda kendine has bir yeri var.

Elianna Kan 

 Norman Manea, 1936 yılında Romanya’nın Bukovina bölgesinde doğdu. Çocukluğunda ailesiyle birlikte, Hitler’in ikinci dünya savaşı sırasında yönetimini Ukrayna’ya devrettiği, Transdinyester’deki toplama kamplarına gönderildi. Savaş bittikten sonra, komünist partinin katı yönetimi altında olan Romanya’da, özellikle basın yayın alanında uygulanan sansüre uymayı reddettiği ve iktidarı eleştiren yazılar yayımlamaya başladığı 1960’lı yıllardan itibaren anti semitizme maruz kalmaya devam etti. Nihayetinde iktidar baskısı ve Almanya’dan kazandığı DAAD bursu, Manea’nın 1986 yılında göç etmesine neden oldu ve 1988 yılında, Bard College’da konuk yazar ve profesör olmadan önce Fullbright Bursuyla Amerika Birleşik Devletleri’ne geldi. Manea, roman, öykü ve denemelerinde sıklıkla totalitarizme ilişkin deneyimlerinden ve Amerika’da sürgünde yaşayan bir yazar olarak hayatının sonraki döneminden faydalanmıştır. Eserleri son yıllarda yirmiden fazla dile çevrildi ve uluslararası eleştirmenler tarafından Nobel Ödülü için en olası aday gözüyle bakıldı. Yale Üniversitesi yayınları, yakın dönemde, anılarını romanlaştırdığı Holigan’ın Dönüşü’nün yanı sıra Lair romanını da tekrar yayınladı. Manea’nın Romanya’da yayınladığı ilk romanı The Captives ise aynı yayınevinin New Directions serisinden çıkacak olanlar arasına alınmıştır.

Elianna Kan: Otobiyografik nitelikli yazılarınızın birkaçında, edebiyatla olan ilk temasınızdan “kelimenin mucizesini keşfettim” diyerek bahsediyorsunuz. Bu deneyimi ve sizin üzerinizdeki etkisini açıklar mısınız?

Norman Manea: Dokuz yaşındaydım. 1945 yılının Nisan ayıydı. Ailem ve ben, Transdinyester’deki toplama kampından Romanya’ya dönmüştük. Hayatın sıradanlıkları olarak adlandırdığım, yemek, kıyafet, okul gibi en basit şeyleri yeniden keşfettiğim ve bunlardan fevkalade keyif aldığım dönemlerdi. Sınırdışı edilmemiş akrabalarımızla beraber kalıyorduk. Bizi şımartıyorlardı çünkü cehennemden dönmüştük ve hiç kimse hayatta kalmış olmamıza inanamamıştı. Romanya’nın 1945 ve 1948 yılları arasında geçirdiği bu dönem oldukça karışıktı –Komünist Parti henüz iktidarda değildi– ama herkes, felaketlerden sonra sıklıkla olduğu üzere, umut doluydu. Aşk ilişkileri, müzik, dans, yemek.

Bir çocuk olarak bu durumun benim için anlamı, sihirdi. Sahip olduğum ilk masallardan masal kitabıyla da bu dönemde karşılaştım. Önceden hiç kimse bana söz etmemişti. Asla. Bu kitabı aldım ve kendimi bambaşka bir evrende buldum. Kitap, Romen bir hikâye anlatıcısı tarafından yarı folklorik bir dille ama sokak dilinden farklı harika bir Romence ile yazılmıştı. Büyülenmiş, hani neredeyse âşık olmuştum. Savaştan sonra yaşanan bu dönem ve bahsettiğim kitapla karşılaşmam zihnimde efsanevi bir an olarak yer etti. O andan itibaren hevesli bir okur haline geldim ve elime geçirebildiğim her şeyi okudum.

EK: Kelimelerin büyüsünü keşfetmekten bahsettiğiniz esnada edebiyat için “hem hastalık hem de terapidir” diyorsunuz. Bununla kast ettiğiniz nedir?

NM: Demek istediğim, edebiyatın, hayatı, hayatın kendisinden biraz olsun uzaklaştırdığı. Mevcut olandan farklı, gerçek olmayan bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz ve içinde yaşadığınız gerçekliğe değil de o dünyanın gerçekliğine ait olmaya başladığınız takdirde bu durum, ya hayal kırıklığına uğramanız için mükemmel bir başlangıç oluyor ya da mevcut gerçeklikle bağlantısını yitirmiş bir hayalci haline gelmenize sebebiyet veriyor. Sırf bu yüzden mühendis olmaya karar vermiştim.

EK: Bahsettiğiniz alternatif evrende yaşamaktan kaçınmak için mi?

NM: Evet.

EK: Bu alternatif gerçeklikte bulduğunuz ve sizin için çok daha fazla anlam ifade eden bir aidiyet var mıydı?

NM: Gençliğinizde anlamlı ve tatmin edici olan, hayatın ta kendisidir çünkü gençsinizdir – aşk ilişkileriniz vardır, okuyorsunuzdur, o yaşların insanı ödüllendiren canlılığına sahipsinizdir. Bu yazarca avunma belli bir noktada varolan gerçeklikten daha önemli hale gelebilir. Ki şahsen mühendislik yaptığım on dört yıl boyunca boş vakitlerimde yazmaya devam ettim ve oldum olası bahsettiğim iki varoluş tarzı arasında bölündüm ama sahip olduğum bu ikilik, arzu edildiğinde yaşamı zenginleştiren bir hal alabiliyordu.

Sosyalist edebiyatın standart usulünde yazmayı reddettiğimden itirazlarla karşılaşmış ve birçok sıkıntıyla yüz yüze kalmıştım.

EK: Yazmak ne zaman tüm vaktinizi alan yegâne uğraş haline geldi?

NM: İlk kitabım yayımlandıktan sonra, Romanya’nın liberalleşme dönemini yaşadığı altmışlı yıllarda. İlk öyküm, 1966 yılında, beş sayı sonra yasaklamış, küçük, avangard bir dergide yayımlanmıştı. Romanya Yazarlar Birliği’ne bağlı olmama rağmen tipik sosyalist bir yazar olmadığımdan kitaplarım, zamanın sosyalist gerçekçiliği ile aynı çerçevede değildi dolayısıyla denetçilerle, editörlerle ve bu tip görevlilerle birçok sorun yaşadım.

EK: Devlet tarafından uygulanan sansür, dil ile ilişkinizi hangi ölçüde etkiledi? Edebiyatı keşfetmekten bahsettiğinizde, masalların dilinde, harikulade ve soyut bir şeylerin olduğunu ifade ettiniz – devlet politikası göz önüne alınacak olursa bu dilin sürekliliğini nasıl sağladınız?

NM: Parti propagandasını takip eden basılı kitaplar ve gazetelerin ruhsuz diliyle girişilmiş bir tür mücadeleydi diyebiliriz. Captives isimli ilk romanım 1970 yılında yayımlandı. Başlığı bile sıradışı olan bu kitapta karakterler, sosyalist edebiyatın, sürekli galip gelen kahramanları değil, sağır insanlardı ve elbette kitap, her şeyin mutlu sonla bittiği bir Hollywood varyasyonu değildi. Sosyalist edebiyatın standart usulünde yazmayı reddettiğimden itirazlarla karşılaşmış ve birçok sıkıntıyla yüz yüze kalmıştım.

EK: Ve siz, kullandığınız dili uyarlamayı reddettiniz.

NM: Doğru. Kullandığım dil, zaman zaman anlaşılması güç olabilen belli metaforlara sahipti ve bu da onu, parti sloganlarının yahut gazetelerin kullandığı dilden oldukça farklılaştırmıştı. Bu dille kapalı değil, açık topluma sadık kalmaya çalıştığını söyleyebilirim. Kitapta yer alan karakterlerse kendi topraklarında birer yabancı olarak yaşamlarını devam ettiren marjinal tiplerdi.

EK: Sizin dilinizle ifade etmek gerekirse bu “kapalı evreninize” güvendiniz. Okurlarla temas kurabildiniz mi?

NM: Evet ama sadece özel niteliklere sahip okurlarla kurulan, dolaylı bir bağdı. Gazeteler oldukları gibidir ama okurun edebi bir yapıttan beklentisi, yüzeyin altına indiğinde bir şeyler bulabilmektir ve tam da o dönemlerin Romanyasında, satır aralarını okumak konusunda epey yetkin olan bir okuyucu kitlesi vardı. Günümüzde bu kitapları yayımlasanız, kendine özgü ve metaforlarla yüklü dilleri sebebiyle asla ticari bir başarı elde edemezdiniz. Edebi tür olarak farklılardı ve büyük bir kısmı, sistemle birlikte yok oldu.

EK: İyi, kötü?

NM: İyi mi kötü mü, tam olarak bilmiyorum. Bildiğim şey, sistemle uzlaşmayı reddettiğim ve çalışmalarımı, onların propagandalarındandan uzak tutma konusunda takıntılı olduğum. Holocaust’a dair olanlar bile, bir bakıma anti-faşist hikâyeler olarak desteklenebilirdi ama sadece bu yönden algılanmalarını istemedim. Seksenli yıllarda Berlin’de gerçekleştirilen bir söyleşide, katılımcılardan biri, “Bayım” demişti, “kitabınızı, öykülerinizi okudum, zulmedenlerin de, buna maruz kalanların da kimler olduğunu söylemiyorsunuz.” “Hayır” diye cevap vermiştim, “söylemiyorum.” Çünkü benim için önemli olan, kamp yapan küçük bir oğlanın hikâyesini okuyan Vietnamlı bir okurun, tarafların etnik kimliğini sorgulamaksızın o çocukla kendini özdeşleştirmesiydi. Çok daha evrensel bir yaklaşımım olsun istemiştim.

EK: Yaşamış olduklarınıza dair deneyimleriniz ile aranızdaki bağ, kendi biyografinize özgü olsa bile mi?

NM: Kesinlikle. Kendinize özgü yaşamöykünüzde bile her zaman evrensel bir şeyler bulursunuz.

EK: Almanya’ya ve daha sonra ABD’ye göç ettiğinizde, Romence yazmaya devam ettiniz. Bu dille olan ilişkiniz, şu an nasıl oldu da, sizin deyiminizle “açık toplum” için kullanılabilir bir hale geldi? Dille olan ilişkinizi tekrar gözden mi geçiriyorsunuz yoksa fiziken açık bir toplumda yaşadığınız için aynı ilişkiyi, yeni bir bağlam içerisinde mi sürdürüyorsunuz?

NM: İyi bir soru ve bilirsiniz, iyi soruları cevaplamak kolay değildir. Romanya’dan çok geç ayrılmış ve İngilizce bilmeden gelmiştim, bu konuda yetersizdim. Herkese ilginç gelen Romencemle beni hayal edebilirsiniz, hakikaten sağır ve dilsiz gibiydi. Elbette, sadece dille ilgili olanı değil aynı zamanda bu yeni yerin edebi kültürüyle ilgili engeli de aştım.

Romen edebiyatına yahut Latin kökenli dillerin –Fransızca, İtalyanca, İspanyolca– konuşulduğu ülkelere baktığınızda, okurla aranızda kurulan iletişim dolaylıdır.

EK: Açabilir misiniz?

NM: Denemeler yazmaya çalışmakla işe başladım. Bunun çok daha kolay olacağını düşünmüştüm çünkü denemeler, kurgusal anlatıların tersine, az çok mantıksal bir çerçeveyi takip ediyordu. Denemelerin, benim alışık olduklarımdan çok daha farklı yazıldığının farkına varmam uzun sürmedi.

EK: Ne gibi?

NM: Şöyle, Romen edebiyatına yahut Latin kökenli dillerin –Fransızca, İtalyanca, İspanyolca– konuşulduğu ülkelere baktığınızda, okurla aranızda kurulan iletişim dolaylıdır. Bildiğinizin biraz daha azını yahut çoğunu bildiğini farzeder, deneme yazmaya üstü kapalı bir bakış açısıyla başlarsınız. Buradaki iletişin yöntemi böyle değil. Gazetelerde yer alan her bir kısım, daha ilk cümleden o kısmın neyle ilgili olduğunu söylüyor. Mesela bir haftadır Nelson Mandela’nın mateminden bahsediyor ve ismini zikrediyor olsak bile deneme yazarken onun Güney Afrika Devlet Başkanı olduğunu, doksan beş yaşına girdiğini vs. sürekli vurgulamak zorundasınız. Her şey, en büyük ortak paydayla uygun hale getiriliyor. Bir konserve satın alırsınız ve üzerinde, en aptal adamları hedef alan, konservenin nasıl açılacağına dair talimatlar yazar. Oradaki iletişim yöntemi bu değildi. Burada olansa tırı vırı demokrasinin bir türü aslında, sokakta yürüyen ortalama adam, bir bakıma toplumun merkezi, konserveleri yahut gazeteleri satmanız için doğrudan ona hitap etmeniz gerekiyor. Benim için bir nevi dil sınavıydı aslında.

EK: İfade tarzınızı buraya uyarlamak?

NM: İfade tarzı, evet. Bir başka sınavsa yazmakta olduğum konularla ilgili klişelerden kaçınmaktı – Yahudilik, toplama kampları ve bu tip şeyler.

EK: Ya da size rahat bir şekilde tahsis edilmiş olan etikete hizmet etmeye son verdiniz.

NM: Kesinlikle. Burada ve orada. Burada, ekonomik sansüre, editöre ve buna benzer şeylere uyum sağlamak zorundasınız. Oradaysa partiye ve kanonik sosyalist edebiyatın kurallarına.

EK: Sonunda yazdığınız denemeler İngilizce miydi, Romence mi?

NM: Neredeyse tamamen Romence. Söylediğim gibi, ABD’ye epey geç gelmiştim. Anadilinizde, çocukluktan yetişkinliğe kadar dille beraber büyür ve dilin, geçirmiş olduğunuz bu dönemlerdeki değişimini içinizde taşırsınız. Günlük dili burada öğrendim ama hâlâ eski dönemlerin diline hâkim değilim. Çocukken burada değildim, ergenliğimde burada değildim ve burada edebiyat öğrenimi görmedim.

EK: Sosyal kimlik etiketlerine eşlik eden klişelerden kaçınmaya çalıştığınızı söylediniz – sanırım burada sevdiğimiz şeyler bunlar. Biyografinizin bir yerinde, adınızın 1970 yılının antolojisinde, Romanya’daki Yahudi yazarlar başlığına dahil edilmesinden duyduğunuz sıkıntıyı dile getiriyorsunuz. “Sürgündeki yazar” yahut “sürgün yazını” giderek çok daha fazla tüketilen bir hal aldı ve yaygın bir kimlik haline geldi, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

NM: Haklısınız. Gezegenin sosyopolitik durumu nedeniyle bu, modern edebiyata açılmış yeni ve büyük bir başlık. Günümüzde göç olgusunun hızlandığına şahit oluyoruz ve bu da bizi, çok daha global bir toplum içinde yaşamaya itiyor. Aslına bakarsanız sürgün yeni bir şey değil, tersine, İncil’de yahut Grek Mitolojisinde yer alan eski bir hikâye ama sürgünlerin sayısında yaşanan artış ve durumun şiddeti, bu vakıayı farklı bir seviyeye taşıyor. Ne var ki, kolektif kimlik konusunda hâlâ kuşkularım var. Nihayetinde kimlik nedir? Gertrude Stein’in kimlik problemine ilişkin yapmış olduğu irdeleme, kimlik (identity) ve mevcudiyet (entity) ayrımlarını yaptığında epey ilgili çekmişti. Mevcudiyet, bir odada yalnız olduğunuz zaman sizden geriye kalandır: Tek başınıza olduğunuz an, size ait aslınız –kolektif kimlikten farklılık arz eden bir şeydir– yani bireyselliğiniz baskın çıkar. Eninde sonunda bir bireysiniz.

Toplama kampına gönderildiğimde beş yaşındaydım. Yahudi değildim. Hiçbir şey değildim. Sadece ufak bir çocuk.

EK: Şunu söylememiz mümkün mü, yazmaya oturduğunuz zaman, edebiyatınız, tercihen politik kimlikleri es geçmekte ve kapalı kapılar ardında oturan yalnız bireyi hedef almaktadır?

NM: Aşağı yukarı evet ama hesaba almaktan kaçınamayacağınız şey, bireyi şekillendiren ya da bozan çevresel koşullardır ve buradan hareketle benim yüzleştiğim, maalesef bireysel trajediler haline gelen kollektif trajedilerdi.

EK: Mesela neler? Gerçi Romence yazan bir Yahudi yazar olarak anılmaktan doğan sıkıntınızı dile getirdiniz ama ardından, bu olayın üzerinden otuz yahut kırk yıl geçmişken, onların sizi böyle çağırmakta haklı olup olmadığını merak ettiğinizi söylediniz. Bakış açınız nasıl değişti?

NM: Toplama kampına gönderildiğimde beş yaşındaydım. Yahudi değildim. Hiçbir şey değildim. Sadece ufak bir çocuk. Bildiğim, ne kadar Yahudi olduğumdu ya da Yahudi olup olmadığım. Öteki insanlara benzemek için istekli dönmüştüm. Ve artık bu “seçilmiş halkla” yahut lanetli, acımasız insanlarıyla aidiyet kurmayacaktım. Gençliğimde niçin komünist olduğum gayet açık aslında: ideolojinin kendisi, herkesin eşit olduğu, muhteşem bir kolektif gelecek ütopyası, dokuz, on, on dört yaşlarında bir çocuk için olağanüstü bir peri masaldır. Neyse ki zamanında uyandım – sanırım on beş yaşında. Kitapçı ya da kütüphane raflarındaki gruplamanın, kadın yazarlar, siyahi yazarlar, Yahudi yazarlar, gay, lezbiyen yazarlar şeklinde yapıldığını ilk kez burada, Amerika’ya geldğimde gördüm. Bana kalırsa bir yazar, ancak kullanmış olduğu dille tanımlanabilir. Öyleyse tüm bunlar, Amerikan yazarlardır. Kendilerine konu olarak neyi seçtilerse bu onların problemi, onların seçimi, onların…

EK: Onların hastalıkları.

NM: Hastalık ya da değil, onları bu şekilde bölmemelisiniz. Zaman geçtikçe anladım ki, neysem oyum. Yahudiliğimden nefret edebilir, onu yadsıyabilirim. Ama bu kadar – farklılaşmak, evrensel olmak için gösterdiğim onca çabaya rağmen hoşuma gitsin yahut gitmesin, aynı zamanda oldukça spesifiğim.

EK: The Fifth Impossibility’deki denemelerinizden birinde, George Steiner’in “hakikatin evi yoktur” sözüne ilişkin ikileminizi ele alıyorsunuz.

NM: Evet.

EK: Sizce bu bir yanılsama mıdır?

NM: Yanılsama olduğunu düşünmüyorum ama tamamıyla hakikat de değil. Sadece parçası. Ve görmezden gelemeyeceğimiz öteki parçalar da var. Anlatmaya çalıştığım, istediğimiz takdirde onları yok sayabiliriz ancak…

EK: Ancak bu hâlâ bir tercihtir.

NM: Hâlâ bir tercih.

EK: Bir şeylere tepki olarak.

NM: Bence de. Bence de.

EK: Evsizlik teması üzerinden konuşursak, yirmi yıldır Amerika’da yaşıyorsunuz, şu an kitaplarınızdan birinin çevirisini okuduğunuzda, edindiğiniz tecrübe, öncekiler gibi bazı şeylerin açığa çıkmasına yardımcı oluyor mu? Çevirilen bir yazar olmak nasıl bir duygu?

NM: Yaşadığınız ülkede çevriliyor olmak, ülke anavatanınız olmasa ve siz sadece burada ikamet ediyor olsanız bile insanı pek teselli eden bir durum değil ki, bildiğiniz üzere, bir defasında Amerika’nın en iyi otel olduğunu yazmıştım.

EK: Bununla kastettiğiniz nedir?

NM: En iyi ülke olduğunu söylemedim. En iyi…

EK: En iyi otel.

NM: Otel. Evet.

EK: Niçin?

NM: Otel nedir? Otel, geldiğiniz, kalacak bir yer karşılığında ödeme yaptığınız, her şeyin işlevini yerine getirdiği ve kimsenin kim olduğunuzu yahut ne istediğinizi sormadığı yerdir. Kimliğinizi verir, gelir ve gidersiniz, bu kadar. Geçici bir ikamettir çünkü yeryüzündeki varlığımız geçicidir. Ve burada, en azından anayasaya göre –gerçeklik çok daha komplike olsa bile– insansınız ve sizden talep edilen tek şey, anayasaya riayet etmeniz. Bana uyar, anayasaya riayet ederim. Katolik ya da doğuştan Amerikalı ya da anti-semitist olup olmadığım sorgulanmaz ama eğer istersem, bunlardan biri olabilirim. Soru neydi?

EK: Burada, ABD’de yaşarken kitabınızın İngilizce çevirisini okumak.

NM: En başta kâbus gibiydi. Burada, Romanya’dan gelmiş tek bir çevirmen dahi yoktu. Grove tarafından basılan ilk kitabımda çok sayıda çevirmen çalışmış fakat çeviri oldukça kötü sona ermişti. Kitabın İtalyanca ve Fransızca versiyonları zaten vardı, bunlar aracılığıyla İngilizce metni, editörümle beraber tekrar yazdık. Hayal edebileceğiniz gibi tek bir kitap için epey meşakkatli bir uğraştı. Şu an İngilizce’ye çok daha aşinayım ve etrafımda, birden fazla dil bilen, yeni nesil çevirmenler var, dolayısıyla çok daha kolay. Yine de bazı kelimelerin bir dilden ötekine çevrilmesi yahut anlamı tam olarak karşılayacak şekilde aktarılması mümkün değil, dolayısıyla hangi dil olursa olsun, aynı insan olamazsınız.

Fakat Nabokov özel bir vakıa. On altı yaşında zaten yurt dışındaydı, zengin bir aileden geliyordu ve erken yaştan itibaren, hatta Rusçayı öğrenmeden önce Alman, Fransız ve İngiliz öğretmenleri olmuştu.

EK: Nabokov bir yazısında, Rusçadan çevirisi mümkün olmayan kelimelerden bahsetmişti – tosça onlardan biri. Romence’de de, böyle kelimeler var mı?

NM: Beğenerek okuduğum Nabokov’un, Rus diline ithaf ettiği ve dile yönelerek şunları söylediği bir şiiri vardı, beni özgür kıl, bırak gideyim, beni bu hücrede tutma. Fakat Nabokov özel bir vakıa. On altı yaşında zaten yurt dışındaydı, zengin bir aileden geliyordu ve erken yaştan itibaren, hatta Rusçayı öğrenmeden önce Alman, Fransız ve İngiliz öğretmenleri olmuştu. Nabokov her zaman, diller arasında geçiş yapabilen yazarlara örnek gösterilse de, aslında çok da iyi bir örnek değildir.

Her halükarda Romence dor kelimesi, çevrilmesi mümkün olmayan kelimelerden biri olarak kabul edilir. Az çok özlemek anlamına gelir. Tek kelimedir ancak çok katmanlıdır. Ve İngilizceye çevirdiğinizde –özlemek– asla aynı anlamı yakalayamazsınız. Romencenin avantajı, İngilizce, Almanca, Fansızca gibi klasik Avrupa dillerinin sahip olduğu katı sınırlara sahip bir dil olmaması ve içerdiği boşluklarla yazara, hareket alanı bırakmasıdır.

EK: Çağdaş Romen yazarları okuduğunuzda onlara karşı bir yakınlık hissediyor ya da kullandıkları dilin, Romanya’dan ayrılırken sizinle beraber gelen dilden farklı olduğunu düşünüyor musunuz?

NM: Yeni nesil yazarlar elbette biraz farklı. Dil, dinamiktir. Son yirmi yılda Amerika’dan, televizyondan çok sayıda yeni kelime ve terim Romenceye girdi. “Selfie” kelimesini duymuş muydunuz?

EK: Evet.

NM: Bir şey yeniyse, dün yok demektir. Ama dildeki değişimleri kontrol edemezsiniz. Romanya’ya döndüğümde televizyon izlerken günümüzde kullanılan dilin had safhada bayağı olduğunu fark ettim. Amerikanizm ile en adi, düşük sınıf Amerikan İngilizcesinin bir karışımı.

EK: Ve düşündünüz ki, bu dil, edebi yazını işgal –

NM: Etti. Fakat tekrar söylemek gerekirse, kolektif üzerinden değil, bireyler üzerinden konuşmayı tercih ediyorum. Romanya’da yahut başka bir yerde, her zaman kendilerini özgün bir şekilde ifade etme imkânı bulan ve kendini okura adayan yazarlar olacaktır.

EK: Öyleyse iyimsersiniz?

NM: Hiç değil –

EK: Hiç değil.

NM: Doğam gereği kötümserim ve bunu, hayata dair en iyi çözüm olarak görüyorum çünkü kötümserseniz asla hayal kırıklığına uğramazsınız ama iyimserseniz, her ânınız hayal kırıklıklarıyla doludur.

EK: Denemelerinizden birinin sonunda, güzelliğin bu dünyayı kurtaracağı konusunda Dostoyevski ile aynı inancı taşımadığını söylüyor ve ekliyorsunuz, en azından yalnızlığımıza bir teselli olur ve telafi etmek konusunda bir rol oynar. Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

NM: Evet. Dürüst olmak gerekirse dünyayı kurtarabilecek herhangi bir şey görmüyorum. Ama edebiyatın, bizlere teselli olması yönüyle hayatımızda kendine has bir yeri var.

EK: Bu yerin değişmekte olduğunu düşünüyor musunuz?

NM: Öyle. Kesinlikle. Şu küçük cihaza sahipsiniz (iPhone’u işaret eder) ve arkadaşlarınız da ona sahip ve bu ufak cihaz, küçüldükçe küçülüyor. Bu kesinlikle bambaşka bir dünya. İletişim hızı farklı, bilgi akışı sınırsız fakat korkarım ki insanlar arasındaki gerçek ve derinlikli iletişim, tamamına karşılık vermenizin mümkün olmadığı bu bunaltıcı bu bilgi taarruzu karşısında günden güne azalmakta. Bireysel iletişimin bu devasa tufandaki yeriyse doğası gereği epey az. Duruma bakışım bu minvalde ama yinelemek gerekirse, iyi ya da kötü, sizin nesliniz bu duruma çoktan –

EK: Bu, ihtiyacımızın bunlar olduğu ya da uzun, anlamlı ve ortaklaşa düşünülmüş bir iletişime istek duymadığımız anlamına gelmiyor.

NM: Hayır, söylediğim bu değil. Sorunlarınız farklı olsa da, hala insansınız ve ihtiyaçlarınız az ya da çok aynı ama sizi biçimlendiren bu farklı dönem aynı zamanda sizi bozuyır ve nihayetinde bir şeyler hzla değişiyor.

EK: Yazmaya devam edeceksiniz.

NM: Ne yapabilirim?

EK: Niçin?

NM: Bu bir avuntu. Aynı zamanda bir hastalık ve terapi. Kısmen de olsa kendinizi, etrafınızdaki kaostan kurtarmak için yazıyor, bir yerlerde anlamlı bir şey bulmaya çabalıyorsunuz. Onu bulamadığınız takdirde de birini icat ediyorsunuz – ve bu, genellikle sanatı üreten şeydir: gerçekliğin ötesinde bir şeyler aramak, - bazen gerçekliğin içinde gizli olsa bile- bireyin gereksinimlerindendir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(The American Reader)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR