Ölü Evi
2 Ocak 2020 Öykü

Ölü Evi


Twitter'da Paylaş
0

Karanlık, ölüm sessizliği, ya da ölümün sesi! Kapısına bırakılmış iki gazete, gazeteleri alıp giriyorum içeriye. Yeni demlenmiş çay kokusu geliyor burnuma, biraz önce buradaymış da çay demlemiş, elinde o meşhur tarçınlı kurabiyeleri ile mutfaktan çıkıp geliverecek gibi. Devetabanlarının koridora vuran korkunç gölgelerinden ürküyorum ilk kez, o varken ya da yokken defalarca girdiğim ev yabancı geliyor. Koridorun ışığına dokunuyorum. Evden çıkmadan önce duvarın dibine yan yana koyduğu kahverengi biçimsiz terlikleri; yine sol teki sağa yatmış terlikler. Her şeyi ilk kez görüyormuşum gibi, oysa daha iki gün önce buradaydım. Bu terlikler ayağında, o yıllardır eskimeyen kırmızı çiçekli sabahlığı üstündeydi, beyaz saçlarını tepesinde top gibi toplamış o muzır gülümsemesi ile açmıştı kapıyı.

– Sonbahar bana iyi gelmiyor be çocuk! Bütün kemiklerim ağrıyor, hele şu kırık kemik!

Ayaklarını sürükleyerek yürüyüp köşedeki koltuğuna oturmuştu.

– Hadi bir kahve yap içelim. Geçen gün çok okumuş, yazmış yeni yetme bir psikolog ile karşılaştım bir arkadaşın evinde, bana baktı, baktı ve sizin yardıma ihtiyacınız var dedi. Olabilir dedim ona, uzman sizsiniz ben pek anlamam bu insan ruhundan. Benim kahvemi çok kaynat, biliyorsun çok kaynamış severim. Beni duyuyor musun Sevgi? Bunu sana söyledim. Size bir mektup yazacağım dedim ona, bu mektubu okuyunca hala beni tedavi etmek isterseniz hemen hastanız olmaya hazırım.

– Yazdın mı?

– Sen geldiğinde bitmek üzereydi. Biliyorsun ben bilgisayara pek alışamadım, benim vefakâr erica’da yazıyorum.

Salonun ışığını yakıp, masanın üzerinde duran daktiloya doğru yürüdüm. Boş bir kâğıt takılı. Mektup yerinde yok, belki de dün sabah onu postaya vermek için çıkmıştı evden. Her zamanki gibi bir kopyasını çekmecedeki dosyaya koymuş.

Daktilodan çıkartmadan okur musun mektubu bana, demişti. Eski bir alışkanlığımızdı bu; gazetelere, dergilere, yazdıklarını da önce bana okutur, sonra kulağını rahatsız eden yerleri düzeltirdi. Mutfağa gidip kendime bir kahve yapıyorum. O en sevdiği kulpu kırık fincana koyuyorum kahvemi. Anneannem Gülnihal hanımın çiçekli fincanı. Ruhi Su olmadan olmaz diyorum kasetçaların tuşuna dokunurken. Şimdi ağlayarak okuyabilirim mektubu.

Şu karşı yaylada göç katar katar

Bir yiğidin derdi serinde tüter

Bu ayrılık bana ölümden beter…

“Merhabalar,

Çok genç olmanız nedeniyle bu ülkede yaşananları bilmediğinizi düşünüyorum. Tabii bu bir mazeret değil, Bir devri anlamak için o devirde yaşamak gerekmiyor. Biz toplumsal hafızasını kaybetmiş bir milletiz. Ülkenizin yakın tarihini okusaydınız belki bir fikriniz olurdu, okumadığınızı düşündüğüm için biraz uzun bir mektup olacak. Eğer değerli zamanınıza kıyıp okursanız bir devri, bir devrin kaybolmuş insanlarını tanıyacaksınız. O gün de söylediğim gibi, okuduktan sonra hala beni tedavi etmek isterseniz, hazırım. Hatta bu mektubu okumak için harcadığınız zamanı tedavi ücretine ilave etmenizi rica edeceğim.

Deniz, oğlum Özgür’ün okuldan arkadaşıydı, arkadaş demek ne kadar doğru bilmiyorum, sevdalıydılar demeliyim sanırım. 12 Eylül öncesi askeri ateşe olan babası, ülkede darbe olacağını sezip, Deniz’i yurtdışına, ateşe olarak çalıştığı Berlin’e kaçırdı. Bir süre Berlin’de sanat eğitimi alan Deniz, başarılı bir heykeltıraş oldu. Evlendi, çocukları oldu. Yazıyordu da bu ara, sanat dergilerinde öyküleri yayınlanıyordu. Yazdığı bir öyküyü, en sevdiğim öyküsünü de koyacağım zarfın içine ki bizi biraz daha yakından tanıyın diye.

Deniz’in öyküsü, kurmaca değil, kendini anlatmış. Ölen arkadaşlarını hiç unutmadı Deniz, Kayıp arkadaşlarını aramaktan hiç vazgeçmedi. Her hafta elinde, Özgür’ün fotoğrafıyla Cumartesi Annelerinin yanında yerini aldı. Orada hiç bulundunuz mu bilmiyorum? Kabalık olmasın diye Cumartesi Annelerini duydunuz mu demiyorum. Oraya, cumartesi günleri ölü anneler oturur, çocukları kaybedildiği için yaşamayı beceremeyen ama yaşadıkları sürece çocuklarının da yaşayacağına inanan anneler, umutlarını canlı tutmak için yaşayan anneler. Bir daha hiç kimseyi onu sevdiği gibi sevemeyecek eşler, sevgililer. Gidin bence, anlarsınız belki, ya da sizin deyiminizle empati yaparsınız. Deniz’in narin ruhu çok uzun süre taşıyamadı bu acıyı, bayılmalar başladı, ağlama krizler falan. Ünlü bir psikiyatra götürdü ailesi Deniz’i. Telefonla konuşuyorduk sık sık, hep bir vaz geçmişlik vardı sesinde son zamanlarda. Bir mektup bırakmış psikiyatrına ölümü seçmeden önce:

Şimdi hep birlikte bizden iyi olmamızı bekliyorsunuz. Hayatlarımızın üzerinden postallarınızla geçtikten sonra iyi olmamızı bekliyorsunuz. Bizim çiçek yetiştirip, kedi besleyip mutlu olmamızı umuyorsunuz. Çığırından çıkmış ruhlarımızı kendi deyiminizle ‘tedavi’ etmeye çalışıyorsunuz. Bana göre bizi ehlileştirmeye, evcilleştirmeye çalışıyorsunuz. Ölenler öldü, kaçanlar hep göçmen kaldılar, gittikleri yerde de, döndükleri anavatanlarında da. Sürgünüz biz, sürekli sürgün! Her zaman her yerden ve her şeyden sürgün! İşkence görenler zamanla onardılar işkencede lime lime olmuş organlarını. Ruhları her gün yine yeniden parçalandı oysa. Bir arkadaşım, Nuray, otuz iki yıldır kendisine işkence yapan bir ‘kokuyu’ arıyor mesela. Bize ne oldu? Her şeyi sessizce kenarda oturup izleyenlere? Sağa sola karışmayıp cici çocuk olanlara? Yurtdışına kaçıp bu insan avından kurtulanlara? Mesleklerimiz oldu, dolgun maaşlarımız, güzel evlerimiz, arabalarımız, çiçekler yetiştirdiğimiz balkonlarımız, saçlarına kocaman kurdeleler taktığımız kızlarımız, oyuncak silah almadığımız oğullarımız oldu. Yaşadık. Hiç utanmadan ‘iyi günler’ diledik oğlu kaybedilmiş bir anneye, artık hiçbir gününün iyi olmayacağını bile, bile. Evet, yaşadık, yaşayakaldık belki de başka türlüsünü beceremediğimiz için. Bir devrin günahını yaşıyorum doktor bey, ben artık iflah olmam. Bağırmam, karşı durmam gereken günlerde susmanın dayanılmaz acısını, suçluluk duygusunu bastırmaya çalışıyorum çok konuşarak. ‘Çok geç kaldınız’ diyebilirsiniz. Biliyorum çok geç kaldım. Ama yine de giderayak bir şeyler söylemek istiyorum. Cansız bedenim bu güne kadar sustuğum çığlığımdır. Deniz.

Yardım dediniz ya, yardıma rağmen öldü Deniz! Ben bu mektupta geçen ‘İşkence görenler zamanla onardılar işkence de lime lime olmuş organlarını. Ruhları her gün yine yeniden parçalandı oysa’ bölümüne giren biriyim. Doğru bir tespit yapmış Deniz; işkence acısı geçmiyor, tuhaf bir şekilde büyüyor ruhunda yarattığı tahribat. Gecenin bir yarısı sesini duyuyorsun işkencecinin. O iğrenç. Sarımsak, tütün, ucuz parfüm, ter, alkol karışımı kokusuyla uyanıyorsun. ‘Konuş” diyor sana sürekli, o yüzünü görmediğin koku, ‘İsim ver bana’ diyor o ömrünün sonuna kadar unutamayacağın ses. Bir kokudan ve bir sesten bu kadar nefret edebileceğini düşünebiliyor musunuz? Günün birinde bir bakkalın sesi ona benziyor diye adamı koklamaya, o beyninde yer etmiş kokuyu bulmaya çalışmanın ne denli yıkıcı bir şey olduğunu yazıyor mu okuduğunuz kitaplar? Keşke sizi Nuray’la tanıştırabilseydim, o anlatsaydı bir kokunun peşinde geçen otuz altı yılı! Dahası da var! ‘Hiç utanmadan iyi günler diledik oğlu kaybedilmiş bir anneye, artık hiçbir gününün iyi olmayacağını bile.’ Yazmış ya Deniz; orada sözü geçen annelerden biriyim. Seksen darbesinde gözaltına alınan oğlum Özgür kaybedildi. Henüz yirmi yaşındaydı. Yaralı ruhumu, bir yana bırakıp oğlumu aramaya koyuldum. Bu ara 12 Mart darbesinde uzun süre gözaltında kalan ve gördüğü işkencelerde ruhu biraz önce okuduğunuz mektupta anlatılandan çok daha fazla incitilen, bir daha asla eskisi gibi olamayan ve çalışamayan eski öğretim üyesi kocam Memduh’un da hayatını idame ettirmek zorundaydım bir yandan da. Psikoloji bir bilim dalı değil bence, eğer bilimse de tamamen belli bir sınıfın güdümüne girmiş bir bilim dalı. Mesela savaş çıkartan silah üreticilerini değil de savaşa gitmek istemeyen vicdani retçileri tedavi etmeye çalışıyorsunuz. Adam diyor ki: ‘Sizin kirli savaşınıza girmem ve başka bir insanı sizin kazancınız için öldürmem.’ Bu düşüncenin önünde saygı ile eğileceğinize tedavi etmeye kalkışıyorsunuz. Dünyada bu kadar savaş, bu kadar zulüm, varken her şeye gözlerimizi kapatıp bireysel mutluluğa erişmemizi öneriyorsunuz. Üzgünüm! Burjuvazinin borazanı olsun diye, ‘ruhu’ sağlam mutlu işçileri olsun diye icat edilmiş bu ‘bilime’ evet benim için tırnak içine alınmayı hak eden bu bilime inanmıyorum. Sizinle arkadaş olarak sohbet etmeye her zaman hazırım. Yargılarımı kişisel algılamazsanız sevinirim. Saygılarımla...”

Sakın mektubun üzerine ağlama çocuk. Diye seslenmişti oturduğu yerden. Ben senin ne sulu göz olduğunu bilirim, ıslatırsın şimdi mektubu, işin yoksa bir daha yaz. Bana kalsa öyle de gönderirim ama kadın gözyaşı izlerini görüp ajitasyon yaptığımı falan sanır. Zaten bir havalar, bir havalar. Beni tedavi edecekmiş! Belki de evde bir hayvan beslemeliymişim, ruhuma iyi gelirmiş. İyi fikir! Ben sizi alıp besleyeyim diyecektim ama son anda tuttum çenemi. Ne bu ya? Kaybettikleri oğlumun yerine kedi mi seveceğim. Kedi de severim, köpek de severim, kendimi biraz zorlasam hamamböceklerini de seveceğim. Ama ne alakası var. İnsanın kabullendiği, içselleştirdiği, sürekli yaşadığı bir acısı olabilir, o acı yaşadıkça oğlu da yaşayacakmış gibi gelebilir! Sen bana bir kahve daha yap en iyisi bu kesmedi beni.

Dokunmasın üst üste demiştim fısıldayarak.

– Ne dokunması be! Bazı insanlar yüz fincan kahve şiddetinde, bu aptal kadın daha çok dokundu bana.

En nefret ettiği şey aptallıktı. İnsanlar aptal doğmazlar, aptal olurlar derdi. Düşünmeyerek, okumayarak, anlamaya çalışmayarak aptallaştırıyorlar kendilerini!

Burası bir ölü evi değil! Burası senin, Memduh Eniştemin, Özgür’ün, Deniz’in, Alex’in, Mustafa’nın, Deniz’in Berlin’deki duvara astığı bütün ‘kuşların’ hep uçtuğu, hep uçacak olduğu bir yuva. Işıksınız siz, öldüremediler sizi, inadına yaşıyorsunuz burada.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR