Ölümü Beklemek
22 Aralık 2018 Öykü

Ölümü Beklemek


Twitter'da Paylaş
1

Hepsi bir aradaydı. Sayamadığım kadar çok. Eski bir kamyonun kasasındalar. Pis bir koku yükseliyor aralarından. Sadece kamyon kasasında değil aynı lekeleri taşıyarak da bir araya gelmişler. Hepsini bir candan çok bir eşya gibi sıkıştırmışlar iç içe. Belli ki eziyet görerek toplanmışlar sokaklardan. Bazısının üzerinde kan damlaları kurumuş. Kim bilir göremediğim ne tür yaralar vardır Üzerlerinde. Gerçeği bir keresinde duymuştum yavrulamasınlar diye sık sık onlara bir takım iğneler vurarak kısırlaştırırlarmış. Sanki ne zararları varsa şu itlerin başkalarına. Onca betondan onca reklam panosundan onlara yer kalmamış belli ki. Sallana sallana ilerleyen kamyonun içinde birbirlerine çarpa çarpa ilerliyorlar. Hiçbiri bilmiyor tabii nereye varacaklarını. Ben de bilmiyorum. Belki son anlarını son yolculuklarını yaşıyorlardır. Çoğunun başı kendi gömülmüş gibi duruyor. Kimi de kesik kuyruğunu sallaya sallaya bekliyor olacak olanı. Çoğu bir deri bir kemik kalmış. Aslında türü gereği hiç aralarında olmayacak, büyük paralara satılmakta olanları var. Ama onlar da hiç öyle özel olarak satıldıkları yerlerdekilere benzemiyor. Ya kulağı kesilmiş ya da bir ayağı sakat. Neyse işte. Bütün eksikliklerinin toplamından oluşmuş bir kaderleri var belli ki. Ara sıra mesafe uzak olsa da bazısıyla göz göze gelmeye çalışıyorum. Ama yolların bozukluğu ve rampalar buna izin vermiyor. Benden başka kimse onlara dikkat ediyor mu diye bakıyorum arada. Ama nerede? Kimin umurunda ki! Bir tüp kamyonu sanki. Kimsenin aldırdığı yok. Hızla geçiyorlar yanlarından. Bir an hiç ses çıkarmamalarına dikkat ediyorum. Sanki çoktan kabul etmişler istenmediklerini. Belki başlarına ne geleceğini bilen de vardır içlerinde. Yine de küçük bir inilti bile dolanmıyor kamyonun içinde. Birbirlerine kırık dökük kamyonun kasasına çarpıp duruyorlar sadece.

Borç harç satın alınmış eski bir arabanın içindeyim ben de. Hemen arkalarında seyir halindeyiz bu itlerin. Amcamla beraber bir hasta ziyaretine gidiyoruz. İstersen sen de gel, dedi amcam. Olur bile demeden atladım arabaya. Yolumuz uzun. Ama yolun yarısından sonra hızlı gider, çabuk varırız, dedi amcam. Ben aslında yanına gideceğimiz kişiyi hiç görmedim ama amcam bize her geldiğinde anlata anlata bitiremez onu. Çocuklukları beraber geçmiş. Şimdi nadir görüşürüz ama yine onu yeri yanımda hiç eksik olmaz, der bize. Amcam şimdi kışları bir yazlıkta bekçilik yapar yazın da hiçbir şey yapmadan durur öyle. Aslında demir yollarından emeklidir, tam otuz yıl şu memleketin her tren yolunda benim izim vardır, diye selam verir gibi her gördüğüne tekrar eder bu lafı. Elbette bundan başka da sözü anısı çoktur. Gerçekten de öyledir. Dizdikleri o rayların her metresinden bir öykü koparmıştır sanki. Bu yüzden onca yıl gördüğü her insan her eşya her ağır aksak makine hâlâ gövdesinde gider durur gibidir. Genelde gördüğü duyduğu her şeye ya bir anıyla ya da nereden öğrendiği bilmediği bir öyküyle cevap verir. Kendi süren gerçek zamanını kabul etmez sanki. Ona göre her şeyin cevabı ya da karşılığı olmuş bitmiş bir yerdedir, saklıdır belki. Gerçeği anlattığı bazı şeyler sahiden olmuş mudur yoksa kendi mi uydurur bilemeyiz ama anlatır durur işte. Belki o hikâyelere bizim ihtiyacımız vardır kim bilir?

Şimdiyse hiç konuşmuyor amcam. Bazen hemen yanındaki koltukta oturduğumun farkında mı onu bile bilmiyorum. Bütün dikkatini yola vermiş gibi. Belki o da hemen önümüzdeki itle dolu kamyonu düşünüyordur. Bilemiyorum. Ara sıra sağa sola baktığını görüyorum sadece. Bir süre sonra şehirden uzaklaştığımız için artık yol kenarlarında birbirine çok uzun aralıklarda duran küçük kulübelerle yolun bir köşesinde duran hurda arabalardan başka bir şey görünmüyor.  Korkunç bir hızla arabalar geçiyor yanımızdan. Biz uslu uslu giderken onlar kaçıyor sanki.

Akıp gidiyor yol. Öylece arabanın içinde oturuyorum ben de. Ara sıra amcam beni niye yanında getirdi diye düşünsem de pek üzerinde durmuyorum. Hem gelmesem ne yapacaktım ki? Bütün gün boş boş dolanacaktım evin içinde. Bu arada arabanın içine dikkat ediyorum. İlk defa görüyormuş gibi. Hatta amcam bir süre daha konuşmasa, tıkanan bir kahvehane sohbetindeymiş gibi bu arabayı kaç liraya aldın diye sorasım bile var. Yine de bir aynaya bir de onun altında asılı sanki bütün bir ormandan bir tek o geriye kalmış gibi sallanan yeşil yaprağa bakıyorum. Öyle uzun dalıyorum ki bu aynaya bir an amcam dönüp bana bir şeyler söylemiş de o sırada orda yokmuşum gibi hissedip, buyur amca duyamadım da ne dedin, diye soruyorum. Hiç, bir şey söylemedim, diyor sadece sonra da, sen rahatına bak, deyip ısmarlama bir tebessümle bana bakıp yolu dönüyor tekrar. İşte bu anda gerçekten de bir hiçliğin içinde kalmış gibi hissediyordum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ardından da sanki sahiden seyyar bir boşluğu oradan oraya dolaştırmışız da arta kalanına biz kullanıyormuşuz gibi yola devam edip hiçbir şey yapmadan öylece oturmaya devam ediyordum.

Bir süre yanlarından ayrılmışım da şimdi tekrar içlerine karışmış gibi itleri izliyorum yine. Sanki eksilen olmuş mu diye tek tek itleri görmeye çalışıyorum. Bir ikisi yanlışlıkla aralarına karışmış gibi durmadan sağa sola çırpınıyor. Kimisi çok ufak boyda olduğu için ayaklar altında kalıp ikide bir eziliyor. Aslında uzaktan hepsi birbirinin aynı gibi görünse de birbirinden farklı tür bunlar. Gerçeği çoğunun melez olduğunu da biliyorum. Bir ara bunlara benzer birçok iti her gün defalarca görmeme rağmen hiç dikkat etmediğimi fark ediyorum. Sonra da onları bu kamyon kasasına dolduranların arasında görüp kendime kızmaya başlıyorum. Bugüne kadar benim için de onlar birer candan, birer nefesten çok sokağın lambası, kaldırım taşları gibi öylesine birer nesnediler belki. Yine de en azından şimdi öyle düşünmediğim için bir parça rahatlıyorum. Onlar için yapabileceğim bir şey var mıdır, diye düşünüyorum bir süre. Belki, diyorum kendi kendime, en azından birini aralarından kurtarabilir miyim diye sorup duruyorum. Hemen o anda da sanki her şeyi hesap etmiş gibi bu belediye kamyonetini takibe alıyorum kendimce. Evet, öyle işte, birdenbire gizli bir görevim oluyor sanki.

İşte yine dikkatimi amcama ve onun konuşma ihtimaline çeviriyorum. Bir süre daha bir şeyin öncesi ve sonrası gibi öylece duruyoruz.  Artık şu önümüzde nereye varacağını bilmediğim kamyonet kadar amcamın bu suskunluğunu da nereye varacağını merak ediyorum. Hem durduk yere ne oldu ki, diye soruyorum kendime. Bir cevap bulamıyorum elbette. Bir iki dakika bu suskunluğun sebebini arabanın içinde arar gibi torpido gözüne, arka koltuğa bakıyorum sadece. Bir süre yıpranmış bir resimden kopup sağa sola uçuşan imgeler gibi durmadan lambalar, ağaçlar ve keçi sürüleri görüyorum yol üzerinde. Aynı zamanda farkındaydım elbette. Artık benimle yaşıt bu arabada yalnız ben ve amcam değil kamyonetteki itlerin yazgısı da varmış gibi hissediyorum.

Şimdi yolun yarısına geldik sayılır diyor amcam. Birdenbire amcamın tekrar aramıza dönüşüne seviniyorum. Hiç durmadan peki kaç dakika kaldı, diye soruyorum kendisine. Bir aksilik olmazsa bir saatten önce varırız, diyor hemen. Rahat bir nefes alıyorum artık. Bu sırada sanki şimdi kırsal, kurak bir araziden değil, süslü ışıklarla örtülü bir taş köprüden geçiyoruz. Sonra da artık bir görevimi tamamlamış da bir diğerine geçmek ister gibi şu itler için neler yapabileceğimi düşünüyorum tekrar. 

Derken birdenbire, istersen şurada durup biraz dinlenelim, diyor amcam, nasıl olsa erken çıktık yola. Hemen itler düşüyor aklıma. Hiç durmamızı istemiyorum elbette. Sanki gerçekten onları bu kamyona tıka basa dolduran benmişim gibi hissediyorum. Ne yapıp edip amcamı yola devam etmesi için ikna etmeliyim diye düşünüyorum. Hem nasıl olsa artık gizli bir görevim var, diyorum kendime. Amcama ne gerek var, diyorum, hem gideceğimiz yere az kalmadı mı, orada dinleniriz zaten, diye bütün ciddiyetimle üst üste tekrar diyorum. Neden, diyor hemen. Çok durmayız. İçecek bir şeyler alır devam ederiz. Hemen çantamdan küçük su şişesini çıkarıyorum. Al istersen bende su var, diyorum. Bir an bu ısrarlı isteksizliğimin nedenini arar gibi yüzüme bakıyor. Gözlerimi kaçırıyorum elbet. Sanki kendimi ele verecekmiş gibi çekiniyorum biraz. Aslında o an ona söylesem mi diye düşünüyorum. Hem belki birlikte hareket edersek daha çok iti kurtarırız diye hesap ediyorum. Neden olmasın. Eminim amcam da ister onlar için bir şey yapmayı. Yine de bilmiyorum, niye vazgeçiyorum ona bir şey söylemekten. Bu arada neyse ki o da fikrini değiştirip yola devam ediyoruz.

Yine bütün dikkatimi önümüzdeki kamyondaki itlere veriyorum. Birbirlerine boş boş bakışları devam ediyor. Acaba aralarından biri beni fark etmiş midir? diye merak ediyorum. En çok nereye götürüldüklerini, onlara ne yapacaklarını merak ediyorum tabi. Gerçeği genelde böyle hayvanların olduğu barınaklar olduğunu anımsıyorum ama yine de pek emin değilim. Bir an yine amcama sormak istesem de bilmem niye vazgeçiyorum hemen. Belki de umursamaz bakışıyla karşılaşmaktan korkuyorum. Aslında şimdi hepsini birden bu kadar uysal görünce gerçekten de onlara zehirli bir şey yedirdikten sonra toplamış oldukları ihtimali aklıma düşüyor. Bir süre sanki bu acımasız ihtimali de taşıyor bu eski araba. Umarım böyle bir şey olmamıştır diye dua etmekten başka elimden bir şey gelmiyor tabi. Bütün sakinliğimizle yola devam ediyoruz sadece.

Bir süre bir ormanlık alanın içinden geçiyoruz. Yavaşlıyoruz. Sanki bir tanıdığını ararmış gibi artık bir sağa bir sola bakıyor amcam. Her ne kadar istemesek de bir süre yemyeşil bir alanı ezip geçiyoruz. Bir sürü çiçek bir sürü çalı çırpı ezilerek toprağa geri dönüyor yine. Belki göremediğimiz küçük hayvanları da ezdik. Bilmiyorum. Bu sırada bizim önümüzde ilerleyen kamyona bakıyorum. Şu itler tam da burada araçtan atlayıp kaçsalar ya diye düşünüp aslında mümkün olsa onlara seslenmek bile istiyorum. Yine bir şey yapamıyorum. Bir süre göz göze geliyorum, sadece birisiyle. Bizden çok sessizliğimiz bir araya geliyor elbette.

Yine düz bir yola çıkıyoruz. Birkaç kilometre sonra bir kasabanın uzaktan görüntüsü çıkıyor önümüze. Hatta uzaktan kimi evlerin siluetleri bile görünüyor. Nihayet diyorum içimden. Bir yandan da itlerin hala gözümün önünde olmasına seviniyorum. Birkaç dakikaya oradayız, diyor amcam. Aslında sırf bir şey söylemiş olmak için, evet, diyorum, çabuk geldik. Şimdi daha çok merak ediyorum bu kadar hayvana ne yapacaklarını. Sınırları belli bir kasaba, diyorum sonuçta. Muhtemelen burada onlara bir barınak yapmışlardır diye düşünüyorum yoksa bu kadar itin bu küçük yerde ne işi var. En azından aynı yere gidiyoruz onlara ne yapacaklarını sorar öğrenirim. Bir an sanki hâlâ yerinde duruyor mu diye amcamın suskunluğuna bakıyorum. Belki, diyorum kendi kendime, ziyaret edeceğimiz arkadaşı için üzgündür, ne de olsa hastalığı ağırmış. Evet evet mutlaka öyledir diyorum, yoksa neden birdenbire o şen şakrak adam böyle birine dönüşsün?

Şimdi kasabanın içindeyiz. Bir süre önümüzdeki kamyonla beraber kasabanın içinde dolanıyoruz. Sanki aynı şeyi arar gibiyiz. Hâlâ bütün dikkatim itlerde. Bu sırada içime şu kasaba kadar yabancı bir his iniyor birden. Sanki nereden gelmiş olabilir diye sağa sola bakınıyorum bir an. Ne olabilir ki, diyorum. Belki bu kötü hissin yerine başka bir şey verir diye amcama bir şey soruyorum. Bu gece burada kalacak mıyız?  Belki diyor sadece. Öte taraftan aklım arabanın içinde dolansa da gözlerim hâlâ itlerin arasında duruyormuş gibi onları izliyorum. Kamyonun sallanışı bile değişmiyor. Yine birbirlerine çarpıp durmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Artık daha çok bitkin görünüyorlar sanki. Hep birlikte öylece dolanıyoruz kasabanın içinde.

Derken şimdi birden yolu değiştiriyor amcam. Şaşkın şaşkın, ne oldu amca, diyorum. Hiç, diyor, geldik, sadece şu yoldan devam etmemiz gerekiyor. Sanki onca yol birbirine giriyor içimde. Hem zaten ben ne olduğunu anlamadan onca hayvanı taşıyan kamyon kayboluyor gözlerimin önünden. Artık ben de o itlerin arasına karışıyorum sanki ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Aslında artık içten içe amcama da kızıyorum biraz. Sanki gerçekten buralara kadar bu gizli takip için gelmiştik de becerememiştik. Şimdi onlara ne olacağı sorusu daha çok büyüyor içimde. Birkaç dakika daha yola etrafa bakınıyorum belki bir yerde durmuşlardır diye ama çoktan kaybolmuşlardı ne yazık ki. Hiçbir şey gelmiyor elimden. Öylece duruyorum arabanın içinde. Birden amcam dar bir sokağa giriyor. Sokağın sonunda mavi bir kapının önünde duruyoruz. Etrafta kimseler yok. Bir an sanki amcamın yüzüne bakıp onca itin nereye varacağını biliyormuş da benden saklıyormuş gibi bakışlarında aramaya çalışıyorum. Hiçbir şey anlamıyorum. Onca yolu boşuna gelmiştik sanki. Olan olmuştu yine. Mavi bir kapının önünde öylece bekliyoruz şimdi. Artık içerideki gürültünün içinde kapı zilini bulmalarını bekliyoruz. Bu esnada birden amcam onca yol benimle birlikte gelen bütün düşüncelerimin farkında olduğunu gösteren bir söz bırakıyor bu bekleyişin içine. Duyar duymaz donup kalıyorum bir an. Onca yolu geri sarıp tekrar bakmak istiyorum. Yine öylece duruyorum sadece. Artık beklemek de ölüme dâhil oluyor sanki.

O izlediğin itleri zehirleyip şehirden uzak boş arazilerde gece karanlığında gömüyorlar. Ondan önce de zehir etkisini gösterene kadar kimse fark etmesin diye işte böyle bir kamyon kasasında dolandırıp durarak ölmelerini bekliyorlar. Arada soran olursa da onlar için yapılmış özel bir barınağa götürüyoruz, diye söyleyip geçiyorlar.

Şimdi hem yolun hem suskunluğun sonuna gelmiştik belli ki. Şehrin bütün sokakları gözümün önüne geliyor aniden. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Amcamla birbirimize bakıyoruz sadece. Belli ki aynı şeyi susuyoruz artık. Keşke bütün bunlar da amcamın uydurduğu bir hikâye olsa diyorum içimden. Keşke. Hemen sonra da içeri girip tek bir kelime bile etmeden ölmeyi bekleyen başka birinin etrafındaki kalabalığın arasına karışıyoruz.

Fotoğraf: Andrei Tarkovski


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Mehmet Akburak
Kurmacaydı gerçek yaptılar ne yazıkki.. #Batıkenttekatliamvar
12:58 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR