Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Eylül 2020

Söyleşi

Ömer Açık: "Doğanın işleyişine rağmen ve doğal yaşamın yok olması pahasına özgür olamayız."

Oğuzcan Çağan

Paylaş

0

0


Korku filminin devamını görmek istemiyorsa insan, hayatını değiştirmek zorunda.

Ömer Açık yeni kitabında Roza ve Hapşu Teyze’nin zarafetiyle hikâyenin zarafetini birleştiriyor ve böylece maceracı, esprili, doğanın kalbinden geçen olayları okurken yer yer gülümsemek kaçınılmaz hâle geliyor. En acı, en anlatılmaz görünen olayların bile içerisindeki güzelliği ve mutluluk sebebini bulup çıkarmak Ömer Açık’ın incelikle bir araya getirilmiş sözcükleriyle hiç olmadığı kadar kolay görünüyor. Yaz Gezgini ile Hapşu Teyze, özellikle içinden geçtiğimiz süreç dikkate alındığında, gerçekliğin yarattığı tahribattan kaçarak edebiyata sığınmanın önemini bir kez daha hatırlatıyor. Ömer Açık ile yeni kitabını konuştuk.

Oğuzcan Çağan: Gezgin teyzesiyle bir gezgin çocuğa dönüşen Roza’nın hikâyesi anlatılıyor kitapta. Cetvelle çizilmiş gibi planlanmış tatiller, rotasız tatillerle kıyaslandığında çocukların yaratıcılığında ve hayata bakışında daha mı olumsuz etki bırakıyor dersiniz?

ÖA: Tatile çıkmak benim çocukluğumda köye gitmek demekti. Rota belliydi ama tatil günleri cetvelle çizilmiş değildi. Aksine sürüsüne bereket sürprizle doluydu. Pek çok çocuk için böyleydi. Ankara’da yaşıyorduk. Tatillerde Adana’ya giderdik. Kıştan yaza, betondan ağaca geçmek gibi bir şeydi. Artık tüm şehirler –korkarım çocuklar bile– birbirine benziyor. Köyler de şehirlerin beton kollarıyla sarıp sarmaladığı mahallelere dönüşüyor. Ancak keçiyolu, sahipsiz koylar, kimsenin gitmediği kayalıklar, uğramadığı orman içleri, kızıltilkiler, böğürtlenler orada bir yerlerde hâlâ. Bu çeşitlilik çocuğa inanılmaz bir yaratıcı zenginlik sunuyor tabii. Son yıllarda kızımla, kendi çocukluğumdakine benzer bir süreci yaşıyoruz. Yazın büyük bölümünü ormanda kamp kurarak ve köyde geçiriyoruz. Benim kırk yaşımda öğrendiğim bazı şeyleri o dört yaşında öğreniyor.

OÇ: Bunun yanında teyzesiyle geçirdiği yaz Roza’ya doğanın sesini yeniden duyabileceği bir kapı da aralıyor diyebilir miyiz? Roza nasıl bir ilişki kuruyor doğayla?

ÖA: Roza şehirde yaşayan bir çocuk ve doğayı meraklı bir coşkuyla araştırmaya koyuluyor.

Kuşkusuz o da tüm çocuklar gibi kâşif ruhuna sahip. Hapşu Teyze sayesinde hem kavramsal keşiflere hem de doğanın keşfine yöneliyor. Her bir canlının varoluş pratiği, bize doğadaki muazzam işleyişin ipuçlarını sunar. Bütün bu gözlemler çocukluğumuzdan başlayarak doğanın bütününe dair bir izlenim edinmemizi sağlar. Tabii kendimiz hakkında da pek çok şey öğreniriz. En başta da doğanın bir parçası olduğumuzu. İnsanın ancak bu bilinçle, kolektif bir mutluluk örgütleyebileceğini düşünüyorum.

Roza’ya dönecek olursak, ebeveyninden uzakta bir yaz tatili o yaşta bir çocuk için hem zor hem de inanılmaz keyifli. Kendini, insanı ve doğanın birçok unsurunu ilişki içinde tanıma fırsatı buluyor çünkü. Bağımsızlaştığını söyleyebiliriz sanırım. Hemen hemen aynı yaşlardayken ben de birkaç haftalığına Ceyhan’a, köye gönderilmiştim. Otoriteden uzakta, kendi kararlarını vererek yaşamak inanılmaz bir deneyimdi. Tadı hâlâ damağımda desem abartmış sayılmam.

ömer açık

OÇ: Hiç kuşkusuz salgın dönemi en çok çocukları etkiledi ama başarabilenler için ebeveynler ile çocuklar arasındaki ilişkiye olumlu etkisi olduğunu da düşünüyorum. “Yaşam, yeterince büyük bir armağandır zaten,” deniliyor kitapta. Bu noktadan hareketle, salgın dönemi hepimize yaşamın ve özgürlüğün ne kadar büyük bir armağan olduğunu da hatırlattı diyebilir miyiz?

ÖA: Salgın sürüyor; bu süreç boyunca evde kalabilen, yollara düşmeye, çalıştırılmaya zorlanmayan şanslılardan olduğum için çok fazla konuşmaya hakkım yokmuş gibi hissediyorum. Ölümü her gün, her akşam, ekranları açtığımız her an düşündüğümüz böyle bir dönem yaşamamıştık sanırım.

Bahar gelecek, kırlara çıkacağız derken ani bir dönüşle apartman dairelerinde kapalı kalmamız gerektiğini çocuklara anlatmak kolay olmadı. Anne babalarıyla daha fazla zaman geçirmek gibi olumlu bir yanı olduğu düşünülse de akranlarıyla oynayamamak pek çok çocuk için zorlayıcı. Yaşamın, özgürlüğün değerini anladık ama en az onlar kadar başka insanların, arkadaşlarımızın varlığının bizim için önemini de fark ettik.

OÇ: Hapşu Teyze’nin vazodaki çiçeklerle kurduğu ilişki de son derece dikkat çekici. Özellikle karamsarlığa kapıldığımız bu dönemde, doğa canlılığını koruduğu müddetçe umut da varlığını koruyabilir mi sizce?

ÖA: İnsan istedi diye doğa imha olmayacak kuşkusuz. Aksine doğal işleyişe soktuğumuz her çomak bize yıkım olarak dönecek.  Salgın hepimize pek çok yeni şey öğretti. Her şeyden önce doğanın tahribatının yol açacağı yıkım hakkında bir öngösterim bu. Korku filminin devamını görmek istemiyorsa insan, hayatını değiştirmek zorunda.

Meseleye çocukları odağa alarak yaklaşacak olursak, şehirlerde kurduğumuz dikey, iğreti, iliştirilmiş hayatın çocuklara göre olmadığını görürüz. İnsanlar ilk fırsatta büyük şehir hapishanelerinden kırsala kaçtılar. Yatay yaşam, doğadaki eşitlikçi ilişki, sağaltılmanın tek yolu. Doğanın işleyişine rağmen ve doğal yaşamın yok olması pahasına özgür olamayız. Yaşamımızı onun bir parçası olduğumuz gerçeği üzerinde temellendirirsek hayatta kalabileceğiz.

Hapşu Teyze’nin yaptığı da bu. Doğada kendini özgür hissettiği için gezgin yazar olmayı seçmiş. Özgür, çünkü kendini hiçbir şeyden, kır çiçeklerinden de yarım akıllı Sefer’den de zeytin fidanlarından da üstün görmüyor. Özgürlük ancak bu eşit ilişki içinde bulunabilir.

OÇ: Romanın bir yerinde Hapşu Teyze “Çocukları cezalandırmanın işe yarayacağına inanmam ki ben. Aslında, bir yetişkini hak ettiği halde cezasız bırakmak kadar feci bir şey bu,” diyor Roza’ya. Bir çocuğu cezalandırmanın sonucu nereye varıyor? Çocuk, cezalandırıldığında kendi var oluşunu ortaya rahatça koyabiliyor mu?

ömer açıkÖA: Cezanın, çocuk eğitimindeki rolü, gerekliliği ya da gereksizliği tartışmalı bir konu. Çocuk hata yapabilir, aynı hatayı on kez yapabilir, bile isteye yapabilir. Onu bu hatayı yapmaktan alıkoyacak, cezanın dışında pek çok yöntem olduğuna inanıyorum. Biz yetişkinler çocuklara ceza vermeye fazlasıyla teşneyiz. Oysa cezayı gerektireceğini düşündüğümüz davranışın ortaya çıkmasını hazırlayan maddi manevi zemine müdahale etmeye o kadar yatkın değiliz. Çözüm değil ceza üreten bir eğitim sisteminde yetiştirildik çünkü biz de. Alışkanlıklarımızdan kurtulmak zor geliyor. 

Çocuk ceza aldığında ne oluyor peki? Sanırım suçluluk hissediyor ya da kendini haklı çıkaracak bahaneler üretmeye başlıyor. Ceza hiçbir şekilde dönüştürücü bir işleve sahip değil yani. Suçluluk hissiyle büyüyen, başkasını da kolaylıkla suçlayan, bahaneciliğe sığınan nesiller yetişiyor. Sokakta, televizyonda, sosyal medyada... Bu sorunlu kişiliğin çeşitli yansımalarını görüyoruz.

OÇ: Roza ve Hapşu Teyze karşılaştıkları herkesle rahatça iletişim kuruyor, dostluk ediyor. İnsan, aradaki farklılıkları engele dönüştürmeyi bıraktığında mı geliyor Roza ve Hapşu Teyze’nin insanlarla kurdukları gibi dostluklar?

ÖA: İnsan seçmek gibi kısıtlayıcı bir alışkanlığımız var. Kendimiz gibileri görmek istiyoruz yanımızda. Bir yanıyla anlaşılır ama aslında kimi önyargılarla şekillenen bir yaklaşım bu.

Hümanist sayılmam. İnsanı her şeyin ölçüsü olarak görecek kadar da körleşmedim henüz. Ama yakınlaşmanın büyüsüne inananlardanım ben. İlk adımı atmayı önemsiyorum. Yakınlaştıkça kesişim kümelerimizi keşfeder, başkalarından öğrenmeye başlar, aynılaşmamanın tadını çıkarırız.

Çocuklar diğer çocuklardaki farklılıkları hemen ayırt ederler. Ancak bunu birlikte oynamanın önünde bir engel olarak görmezler. Kapınızın önünde başka bir çocuk duruyorsa onunla arkadaşsınızdır. Bu kadar kolay.

İnsan seçme huyumuzu biraz törpüleyip, durduğumuz noktanın kusursuzluğundan şüphe ederek, ilk adımı atma cesaretini göstermek gerek.

OÇ: “Şiir yazmak, bir şeye başlamak ve bir şeyi bitirmek üzerine düşüncelere daldılar. Girişmek mi zordu acaba, sona erdirmek mi?” diye soruluyor romanın bir yerinde. Sizin metinle ilişkiniz üzerinden sormak isterim, sizce bir metne başlamak mı daha zor yoksa son noktayı koymak mı?

ÖA: Başlamak, bitirmekten daha zor diyeyim. Ama baştan sona kolay bir yanı yok yazmanın. Çünkü öteki türlüsü alışkanlıklarla yazmak olur. Kendini tekrar etmeyi bir yazıcı için fazlasıyla tehlikeli bulurum.

Çok parlak bir fikir iyi bir başlangıç noktası olabilir. Belki aklınızda harika bir son da vardır. Fakat yolculuğun kendisinin aynı parlaklıkta olmasını sağlayamazsanız, sonunda ortaya çıkan şey yine de yavan olur. Pek çok kitapta gördüğüm bir şey bu. Güzel bir fikir, üzerinde yeterince düşünülüp zaman tanınmadığı, derinleştirilmediği için heba edilmiş oluyor.

Yazmaya bu açıdan bakınca başlamak, yol almak ya da bitirmek… Hiçbir ânı kolay olmamalı, değil de zaten.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Francis Ford Coppola: “Kendimi bildim ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Anna Snaith

17 Temmuz 2025

Virginia Woolf’un Ölümsüz Romanı Mrs D..

Virginia Woolf’un 1923 yılının bir haziran gününde geçen Mrs Dalloway’i, iki kahramanın – sosyete ev sahibesi Clarissa Dalloway ve travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip eski asker Septimus Smith – roman süresince karşılaşmamaları yönüyle..

Devamı..

Gerçek Sınır Nerede Başlar: Haritada m..

Aynur Kulak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024