Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Temmuz 2025

Hayat

Liberal Demokratik Değerlerin Çöküşü

Glenn Diesen

Paylaş

1

0


Almanya, Gazze soykırımını protesto eden göstericileri polis şiddetiyle gözaltına alırken ana akım Alman medyası bütün bu protestoları  “Yahudi karşıtı” hareketler olarak haberleştirdi.

Akıl, bireycilik ve sekülarizm, uygarlığı konu alan her tür gelişmenin olmazsa olmaz bileşenleri arasında yer aldığından bu konuya ilişkin tartışmalarda odak noktası her zaman akıl ve aklın sınırlarıdır. Peki modern öncesi dönemle birlikte gelen ağır yükler uygarlığın gelişimin, yavaşlatır mı yoksa insanoğlunun en ilkel içgüdülerini bile henüz aşamadığın düşünürsek bu yükleri medeniyetimizin yapı taşları olarak mı görmeliyiz? 

Modern dönemle modern öncesi dönem arasında

Mevcut insan uygarlığının sürdürülebilir olup olmadığını ele alırken göz önünde bulundurulan en önemli meselelerden biri modernle modern öncesi arasındaki ilişki olmuştur. Uygarlığın ilerlemesi modern olanın aşamalı bir şekilde modern öncesinin yerini almasını mı gerektirir yoksa tam aksine modern öncesinin temel değerleri korunmalı ve modernite bu sağlam zemin üstüne mi inşa edilmelidir?

Modern öncesi dönemde toplumun nasıl örgütlendiğine baktığımızda sosyal yapının kendi özgün kimliğini korumak ve kolektif bilincin sürekliliğini sağlamak için din, kültür ve gelenek etrafında birleştiğini görürüz. Moderniteyse Aydınlanma, Sanayi Devrimi ve politik hayattaki liberal gelişmelerle birlikte ortaya çıkan akıl ve bireycilikle karakterizedir. 

Liberalizme göre modern olanın modern öncesinin yerini alması, uygarlığın gelişimi demektir. Bu açıdan bakıldığında İçgüdüsel ve sezgisel olanın yerini akıl, cemaatçiliğin ya da toplumculuğun yerini bireycilik alır. Geçmişte  John Stuart Mill  “geleneğin despotizmine” karşı uyarıda bulunmuştur çünkü gelenek ve kültür bireyin kendi kendini kısıtlamasına sebep olan harici birer otorite işlevine sahiptir. Dolayısıyla liberalizm geleneği küçümser. Önceki nesillerin şimdiki zamana müdahalesi anlamına gelen gelenek, ancak ölülerin demokrasisidir. 

Fakat liberalizm, akla dayalı bir toplum inşasında bile insanın akılla sezgisel içgüdü arasında bölündüğünü, üstelik ikincisinin evriminin on binlerce yılın ürünü olduğunu ve henüz aşılamadığını görmezden gelir.  Sigmund Freud’un da belirttiği gibi, “İlkel zihin, kelimenin tam anlamıyla yok edilemez.” Tarihsel sürece bakıldığında doğası gereği kendine güvenli bir yaşam alanı yaratmak isteyen insan mecburen gruplar haline örgütlenmiş ve bu da uygarlığın temelini oluşturmuştur. Dolayısıyla modernitenin gelişebilmesi, modern öncesine ait olduğu düşünülen değerlerin sökülüp atılmasıyla değil, ancak bunlara bağlı kalınmasıyla mümkündür. 

Emilie Durkheim, 19. Yüzyılda Fransa’nın sanayileşme sürecini incelerken artan refahla intihar sayısındaki artış arasında doğrudan bir ilişki olduğunu gözlemlemiştir. Benzer şekilde şu an dünyanın en gelişmiş devletlerinden biri olarak kabul edilen Güney Kore dünyadaki en düşük doğum oranına ve en yüksek intihar oranına sahiptir. Devletse toplumdaki yalnızlıkla, anlam kaybıyla mücadele edebilmek için çeşitli stratejiler geliştirmektedir. Peki bu çelişkileri nasıl açıklayabiliriz? Modern olan modern öncesini tamamen tüketti ve nasıl ki, sönmekte olan yıldızlar aşırı parlak bir hal alır, modernite de onca ışıltısına rağmen çöküşün eşiğinde. 

Liberalizmin aşırılıkları 

Platon ve Sokrates demokrasinin beşiği,  Avrupa uygarlığının çıkış noktası olarak kabul edilen Yunanistan’da, özgür toplumların giderek daha özgür hale geleceğini belirtmiş ve bunun bir uyarı olarak alınması gerektiğini ima etmişlerdir. Bu bir uyarıdır çünkü söz konusu özgürlük bireyin kendisini yalnızca dış dünyadaki her tür otoriteden özgürleştirmesini değil, aynı zamanda toplumu ayakta tutan kimi değer ve hiyerarşilerden de ayırmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla özgürlük en saf haliyle bile olsa belli bir aşamaya ulaştıktan sonra toplumu çökertecek, demokrasinin yerine tiranlığı getirecekti. 

Alexis de Tocqueville de benzer şekilde bireycilik ve özgürlüğün çelişkisinden, bireyin kendini kültür, aile ve inançtan özgürleştirmeye çalışmasıyla birlikte modern öncesi toplumlarda insanları birbirine bağlayan zincirin kırıldığından bahseder. Tocqueville’e göre özgürlük illa ki zafer kazanacak ama öte yandan  bireycilikle olan sıkı bağı sebebiyle insanın kendi kendini, kendi iç dünyasına hapsetmesine neden olacaktı. Amerikan demokrasisini başarılı bulmuştu çünkü Amerika’daki demokrasi anlayışı özgürlük ruhunu bireycilikle koşut tutmuyor, özgürlüğü inancın sunduğu imkânlar sayesinde topluluk ruhuyla dengeliyordu. Yine de Tocqueville modernle modern öncesi arasındaki bağın kırılganlığının farkındaydı ve devrimci bir ideoloji olarak özgürlüğün, eninde sonunda kendini modern öncesinden bütünüyle sıyıracağını belirtiyordu. 

Liberal ulus-devletlerin bu denli başarılı olmasının sebebi de tam olarak buna benzer bir denge kurulmasında saklıdır ama bu sefer denge, modernle modern öncesi arasında kurulur. Ulus-devlet yapısının temelinde ortak bir tarih, kültür, gelenek ve hatta çoğu zaman inanç bulunur ki, bu da siyasi karakteristiklerin büyük ölçüde modern öncesi dönemden gelen mirasa dayalı olduğunu gösterir. Dolayısıyla Batı, akla ve bireyciliğe dayalı liberal bir toplum oluştururken aslında ulus-devlet yapısını kendine zemin olarak kullanmış ve başarılı bir medeniyetin reçetesini bu zıtlık ya da denge üzerinde konumlandırmıştır. Fakat Platon ve Tocqueville’in de uyardığı gibi zaman içerisinde liberalizm ulus-devletten tamamen ayrışarak kendi mutlak zaferine yönelecek ve nihayetinde kendi kendini yok edecektir. 

Liberalizmin doğuş sebebi Monarşi gibi çağdışı sistemlere karşı yürütülen muhalefettir ve dolayısıyla da toplumu artık işlevsiz kalan çoğu sosyal yapıdan özgürleştirebilir. Fakat siyaset bilimci John Herz’in uluslararası idealizme ilişkin olarak 1950 yılında yaptığı saptamada bu husus açısından oldukça dikkat çekicidir: “İdealizm en parlak dönemini paradoksal bir biçimde güttüğü idealler gerçekleşmediğinde yaşar çünkü ancak böyle bir koşul dahilinde modası geçmiş sistemlere muhalefet edebilir –  ve zamanın gelgitleri tam da böylesi bir muhalefet sayesinde onu zafere taşır. Ne var ki, asıl çelişkisi nihai hedefine ulaşır ulaşmaz yozlaşmasıdır. Zafer, ona kendi ölümünü getirir.”

Liberalizmin kendini ulus-devlet yapısından sıyırması, bireyin dış otoriteden gelen her tür dayatmayı reddettiği anlamına gelir. Nesnel ahlakın yerini kişiden kişiye değişen göreceli ahlak alır, kurumsal dinler her geçen gün biraz daha tasfiye edilirken seküler devlet radikalleşir, birleştirici kültür yerini çok kültürlülüğe, aile kurumuysa yerini tek başınalığına bırakır. Birey zaman içinde kendini sadece kendisiyle özdeşleştirebilir hale gelir ve bu da narsisizmle nihilizmin, toplumsal uyuma zarar veren zararlı bir bileşenini üretir. 

Bütün bunlar gerçekleşti. Politik liberalizmin asıl kaynağı Fransız Devrimi esnasında dile getirilen “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” anlayışıyken zaman içerisinde özgürlük ve eşitlik liberal demokrasinin vazgeçilmezleri arasındaki yerini korurken kardeşliğin toplumcu ethosu unutuldu. Fakat anlam ve ahlak büyük ölçüde belli bir gruba karşı görev duygusundan kaynaklandığından böylece vatandaşların hak ve görevleri arasındaki denge sarsıldı, hatta öngörülemeyen sonuçlara yol açarak çökmeye başladı. Peki böyle bir durumda dahi liberalizm ulus nosyonunun harici etkilerinden daha fazla soyutlanmalı mı?

Kültür, toplumsal grupları birleştirip bireyleri ortak geçmişe bağladığı için hem medeniyetleri ayakta tutan kökleri temsil eder hem de medeniyetin kazanımlarını bir sonraki nesle aktarır. Max Weber, gelecek kuşaklara aktardıklarımızın akıldan ziyade ilahi ve kalıcı olana dayandığını belirtmiş ve kültürün rasyonelleştirilmesinin kültürel bir krize yol açacağını dile getirmişti. Mesela Michelangelo’nun Sistina Şapeli’ndeki fresklerini ele alalım. Bu freskler yüzyıllar boyunca kültürün dikilitaşlarından biri olmuş ve aynı zamanda kültür için bir taşıyıcı görevi gördüğünden uygarlığın gelişimine katkıda bulunmuştur. Ama eğer ki, Michelangelo günümüz dünyasında doğmuş olsaydı sanatsal becerilerini muhtemelen kültüre zerre katkısı olmayan reklamcılık gibi faaliyetlerde kullanacak ve rasyonelliğiyle övündüğümüz bu dünyanın ticari faaliyet aygıtlarından biri haline gelecekti. Zira bugün kültürümüz, gelecek kuşaklara geçecek ve onları birleştirecek ne üretiyor? 

Seküler ahlakın sürdürülebilirliği 

Seküler ahlak, daha ziyade dinsel gelenek alanının dışında kalan ahlaki değerlerle ilgilenir ve seküler ahlak savunucuları Hristiyanlığın Batı’da herhangi bir hükmünün kalmadığını, dinin yerini Hümanizmin aldığını belirtir. Dolayısıyla dini kuralları hükümsüz kılan hukuk düzeni de gelişmiş bir uygarlığın belirtisi olarak görülür. Karşıt görüşse sekülarizmin ahlaki göreceliliğe yol açtığını savunur. Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümü” olarak adlandırdığı vaka aslında sekülarizmin yükselişi olup böyle bir niteleme yapmasının sebebi, o zaman toplum nazarında geçerli olan ve sekülarizmin gelişiyle birlikte temelini kaybetme olasılığı taşıyan kimi ahlaki hakikatlerin eninde sonunda geleneksel değerlerin çöküşüne yol açacağı fikridir. Sonuç itibariyle temel değerlerden yoksun bir ahlak anlayışı ortaya çıkacak ve kişiden kişiye, durumdan duruma değişen bu göreceli ahlak bazı bakımlardan toplumda yozlaşmaya neden olacaktır. Bu aynı zamanda Fyodor Dostoyevski’nin de kullandığı bir temaydı. Aklın aşırılıklarının timsali olan Rodion Raskolnikov, kötü kalpli yaşlı bir kadının ölümünün, hayır işlerine vakfedilecek olan serveti dolayısıyla iyi bir iş olduğunu düşünür ve cinayeti kendi göreceli ahlakında meşrulaştırır. 

Aslında adam öldürmemek, yalan söylememek, yalancı şahitlik yapmamak gibi kanunlarda da yer alan en temel insani ilkelerimiz kökenini dinlerden ya da başkaca kadim inanışlardan alır. Peki dinsel kökleri söküp attığımızda ya da bu gibi temel değerlerin kolektif bilinçteki kökenini görmezden geldiğimizde hümanizmi bunlardan bağımsız var edebilir miyiz? Kürtaj karşıtlığını ele alalım; kadının kendi isteğiyle hamileliğini sonlandırma hakkı olup olmadığı meselesi kadın haklarından ziyade doğmamış çocuğun yaşama hakkı ekseninde tartışılır.  Bir diğer örnekse toplumsal cinsiyet ideolojisinin hak ve hassasiyetlerine uyum sağlamak isteyen kimi ülkelerin çocuğun kısırlaştırılmasına yasal olarak izin vermesidir. Burada tartışılan mesele reşit olmayan bir çocuk için kısırlaştırmanın ya da cinsiyet değişikliğinin bir hak olup olmadığı değil, çocuğun yaşamsal ve bedensel bütünlüğünün ebeveynin velayete dayalı karar alma hakkı karşısında korunması gerektiğidir. Bütün bu örnekler bize alternatif bir ahlak anlayışının ortaya çıktığını ve  geleneksel ahlak anlayışının, “duyarlılık ahlakı (woke morality)” olarak adlandırılan alternatif modelle rekabet halinde olduğunu gösterir. Dahası, bu tip konular ahlak olarak çerçevelendiğinden görüş ayrılığına çok az tolerans gösterilir ki, bu da temel koşullarından biri tolerans olan liberalizm açısından oldukça sorunlu bir meseledir. Solzhenitsyn’in de belirttiği gibi, “Yasalar –ahlaki temel bakımından–  hiçbir zaman maneviyatın yerini alamaz ve sırf yasalarla belirlendiği için her şeyi sorgusuz sualsiz kabul eden bir toplum Batı’yı eninde sonunda totalitarizme götürür.”

Liberal demokratik değerlerin çöküşü

Liberal demokrasilerin en kutsal değerleri arasında yer alan insan hakları, ifade özgürlüğü, demokrasi ve barış aynı zamanda seküler hümanizm ahlakıyla da koşuttur. Peki kişiden kişiye değişim gösteren ahlaki görecelilik söz konusu olduğunda bu gibi en temel insani değerler ne ölçüde güçlü kalır ve sürdürülebilir?

Günümüz dünyasında olup bitenlere şöyle bir bakalım: Almanya, Gazze soykırımını protesto eden göstericileri polis şiddetiyle gözaltına alırken ana akım Alman medyası bütün bu protestoları  “Yahudi karşıtı” hareketler olarak haberleştirdi. Fransa, Telegram’ın CEO’sunu hükümetin sansür taleplerine uymayı reddettiği için tutukladı. Britanya ifade özgürlüğüyle gösteri ve toplanma özgürlüğünü “toplumda nefret duygular uyandırdığı” gerekçesiyle – ancak hukuk düzeninde net bir tanımı ya da tutarlı bir uygulaması olmaksızın –  suç kapsamında değerlendirmeye başladı. Bölgedeki barışı ve istikrarı koruduğunu savunan NATO, Ukrayna’da barışa giden yolun ülkeyi silahlandırmaktan geçtiğini açık açık söylerken AB Rusya ile müzakereleri yeniden başlatmaya çalışan üye devletlerini Rusya’yı sakinleştirdiği ve cesaretlendirdiği iddiasıyla cezalandırdı. Üstelik bu kolektif cezalandırmaya, söz konusu ülkelerde yaşayan bütün nüfusun, “Putin’in savaş makinesine” ekonomik ya da kültürel olarak destek verdiği varsayımıyla izin verildi. Almanya bir yandan uyruklarına bakarak turistlerin özel eşyalarına el koymayı kendine hak görürken AB, egemen bir ulusun fonlarının çalınmasını, mağdura yardım etme kisvesi altında yasallaştırdı. Amerika’da Demokrat Parti demokrasinin ancak kendi adaylarına oy verildiği takdirde korunabileceğini iddia ederken liderlerin cahil halk kitleleri tarafından değil, iyi niyetli elitler tarafından seçilmesi gerektiğini söyleyip kendi partisinden aday olan isimleri bile sabote etti. Ve yine Almanya’da siyasi elitler, liberal demokratik değerlere uymadığı için ana muhalefet partisinin yasaklanması gerektiğini söylemeye başladı. Kısacası insani ilkeler artık devletlerin birbirine karşı güç kullanmasını engellemeye yetmiyor. Hümanizm artık insanlık için değil, devletlerin şiddetini meşrulaştırmak ve Batı’yı uluslararası hukuk kurallarından muaf kılmak için kullanılıyor. 

Şu an toplum genelinde ortaya atılan ve siyasi liderler tarafından da desteklenen ahlaki argümanların ne sağlam bir temeli ne de kalıcı değerlerle bağlantısı var. Böyle bir anlayış çerçevesinde hemen hemen her şeyi kanun haline getirebilirsiniz ancak toplum nezdinde kabul gören ortak bir ahlaki temel olmaksızın bu kanunlar yalnızca dayatmadan ibaret kalır ve uygulanması da muhtemelen şiddet gerektirir. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüzyıllık Yalnızlık Romanının 100 KapağıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Uzun

3 Ağustos 2025

Zamana Yazılmış Bir Eğer

“Hatıralarımız ağır gelir ruhumuza, yaprakların ağır geldiği gibi can çekişen bir ağaca.” Kitaplarda, filmlerde, anlatıların çoğunda zaman hep güçlü bir unsur olarak karşımıza çıkar. Zaman sadece bir çerçeve değil; karakterleri yönlendiren, hikâyeyi dönüştüren, duyguları teti..

Devamı..

Yazarken Konfor Alanının Dışına Çıkmak

M. C. D. –. A. LaPlante

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024