Günümüzde faşist ırkçı şiddet, küreselleşmiş kapitalizmin yanı sıra örgütlü proleter hareketin zayıflığıyla da karakterize başka bir emperyalist bağlamda yer almaktadır.
Bütün dünyada aşırı sağ hızlı bir yükselişe geçti. Soldaysa –özünde değişmeyen ancak farklı bir görünüme bürünen– bu yeni sağın nasıl tanımlanması gerektiği konusunda ciddi bir belirsizlik var. Kimileri doğrudan faşizm kelimesini tercih ederken kimileri böyle bir nitelemenin yeterince net olmadığını düşünüyor. Aşırı sağ bazı ülkelerde tek başına iktidar, bazılarındaysa hükümeti oluşturan koalisyonların bir parçası ancak kamusal tartışmalar üzerindeki ideolojik hegemonyası, iktidara usulen erişimi olsun ya da olmasın, kapitalizmin kriziyle giderek daha da radikalleşen yöneticini sınıfını kendine çekmeye devam ediyor. Bu da sol düşüncenin karşı karşıya olduğumuz riski doğru şekilde tarif edebilmek, başka bir deyişle yaklaşmakta olan hastalığa doğru bir tanı koyabilmek için hararetli bir tartışma ortaya koymasını gerektiriyor.
Böylesi bir tartışma ilk etapta yalnızca teorik, hatta yalnızca semantik görünebilir. Fakat faşizm teriminin kullanımı kadar bu terimin reddi de siyasi perspektifin sınırlarını belirler ve bu husustaki anlaşmazlığı salt tarihsel ya da teorik boyuta indirgemek, kavramın kitleleri duygular vasıtasıyla etkileyerek harekete geçiren en güçlü yönünü maskeler.
Analojik yaklaşımların zayıflığı
Aşırı sağ siyasetin bu çağdaş görünümünün arka planda sahip olduğu faşist karakter elbette tarih referans alınarak belirlenebilir. Ancak bu analojik bir yaklaşımdır: Tarihsel faşizmle aşırı sağ siyasetin çağdaş formları arasındaki sürekliliği ve kesintiyi ortaya çıkarır. Dolayısıyla politik bir gücün “faşist” olarak nitelenebilmesi, tarihsel anlamda saptanmış olan kimi kriterlerin yerine getirilmesi koşuluna bağlanır. Faşizmin tarihini incelemek elbette elzemdir ama böylesi bir incelemenin analojik karakteri faşizmin günümüzdeki varlığına ilişkin her tür tartışmayı baltalar. Oysa faşizmin kriterleri konusunda genel bir fikir birliği bulunmaz. Aksine, öne sürülen kriterlerin sayısı ve yerine getirilme biçimleri sonsuza kadar tartışılabilir.
Geçmişte olduğu kadar günümüzde de faşizm üzerine düşünmek, tarihsel faşizm biçimlerini değişmez birer sabit olarak ele almaktan ziyade çağın dinamiklerini göz önünde bulundurmayı, yani bağlamla ilişkilendirmeyi gerektirir çünkü nasıl ki, 1920’lerin ev 1930’ların toplumu günümüz toplumundan olabildiğince farklıdır ve eskiye dönüş imkânsızsa o dönemin faşizminin tıpkısını yeniden üretmek de bir o kadar imkânsızdır.
Yeni bağlam, yeni faşizm
Bir analizin materyalist karakteri kategorilerinin fetişleştirilmesinden değil, uyarlanabilir olmasından gelir. Bir vaka olarak faşizm de bu kurala istisna teşkil etmez. Dolayısıyla faşizmi mevcut bağlam içinde düşünebilmek ve konumlandırabilmek için öncelikle sahip olduğu niteliklerin altını çizmeliyiz. Elbette şu an çağdaş toplum yapısının küresel bir panoramasını – en azından bu yazının sınırları içinde – sunamayız ancak ister kültürel isterse ırksal ifadelerle formüle edilsin ulusal yenilenme kavramını da içeren yeni bir faşizm üzerine düşünebilmek için öncelikle en temel iki unsurundan bahsetmemiz gerekir.
Faşizmin kapitalizmin bir ürünü olarak Marksist analizi, sahip olduğu kimi dinamikleri karakterize etmemizi sağlar: Geçen yüzyılda olduğu gibi günümüzde de faşizmin kökleri derin bir ekonomik krize dayanır. Ancak bu iki dönemi birbirinden ayıran yüz yıllık süre içinde toplumlar gibi kapitalizm de köklü dönüşümler geçirmiştir. Bir yanda son kırk yılda ulusötesi hale gelip ulus-devletlerin dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasını alaşağı eden küresel ekonomi durur öte yandan aynı sürüde kökten değişime uğrayan sınıflı toplum yapısı.
Kapitalist üretim aygıtları ulusal düzenlemeleri aşmış ve piyasalarda doğrudan işbirliği içine girmiştir ki, günümüzde sermayenin gücü karşısında zayıflamış gibi görünen bu güç, milliyetçi gerilimleri körüklemektedir. Sınıf meselesine gelince; burjuvazi ve proletarya arasındaki tarihsel karşıtlık ortadan kalkmamış ancak sermaye tahakkümünün ikincil temsilcilerinden oluşan bir “yönetici sınıfı” ortaya çıkmış ve tarihsel açıdan geleneksel işçi sınıfının desteklediği “beyaz erkek” kimliğinin amansız bir eleştiriye maruz kalması meseleyi hem nesnel hem de öznel olarak daha karmaşık bir hale getirmiştir. Bu da kapitalist toplumların parçalanmış bir görünüm sergilemesine sebep olarak “ulusu” tutunulacak yegâne kimlik haline getirir.
Geçmişe dönüp baktığımızda 1920’li ve 1930’lu yıllarda politik arenadaki faşist hareketin ana rakibinin işçi hareketi olduğunu görürüz. Ancak faşizm her zaman kullanışlı bir aparat olduğundan Avrupa’da dolanıp duran devrim ve sosyalizm hayaletine karşı örgütsel düzeyde yeniden inşa edildi. İşçi hareketinin 1980’li yıllardan itibaren önemli bir geri çekiliş yaşaması ve beraberinde neoliberalizmin ortaya çıkışıysa o dönem baskın olan siyasi eğilimleri kökten değiştirdi. Hareketin politik arenadaki yeni rakibi neoliberalizmdi ve faşist güçlerin ulusal yenilenme projeleri kapsamında sindirip yeniden formüle etmeye çalıştıkları şey de artık işçi hareketinin kendisi değil, neoliberalizmin ideolojik ve söylemsel unsurlarıydı.
Dolayısıyla eski faşizm biçimleri, artık geçerliliğini yitirmiş olan belli bir güç dengesinin tarihsel olarak somutlaşmış halidir ve şu anki politik bağlam bu biçimlerin fetişleştirilmesini önlediğinden odaklanmamız gereken yer tarihsel faşizm değil, faşizmin temsil ettiği siyasi tepki türüdür.

Faşizm ve emperyalizm
Alberto Toscano’nun “geç faşizm” üzerine yapmış olduğu çalışmalara istinaden tarihsel analojilerdense uzun vadeli bir analiz tercih edilebilir. Bütün kuramcılar gibi Toscano da faşizmin yükselişini, kapitalizmin içinde bulunduğu krizin sonuçlarından biri olarak nitelendirir ancak bir ekleme yapar: Bu krizin asıl kaynağı emperyal küçülmedir.
Batı sermayesi, o zaman olduğu gibi şimdi de dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasına meydan okunduğunu ve kâr artışının tehdit altında olduğunu görüyor. Üstelik faşist sosyal taban açısından risk arz eden yalnızca emperyal yaşama biçimi değil, küresel ölçekteki eşitsiz mübadele ilişkileri de buna dahil çünkü Çin ya da Rusya gibi yeni gelişmekte olan ekonomilerin güçlü duruşu karşısında Batı menşeli kapitalist sermayenin iş gücü, doğal kaynaklar ve yeryüzünün kendini yenileme kapasitesi üzerindeki tahakkümü, bunlar üzerindeki oransız sömürüsü tehdit altında. Dolayısıyla artık yapmamız gereken tarihsel ve çağdaş faşizmleri karşılaştırıp bunlar arasındaki devamlılık ilişkisini ortaya koymak ve bununla yetinmek değil, geçmişi ve şimdiyi ortak bir paydada birleştirip her iki faşizm biçiminin de aslında Batı emperyalizmine dayandığını vurgulamak.
Üstelik böylesi bir yaklaşım, tarihsel faşizmin belli biçimlerinin özgüllükten arındırılmasına da imkân tanır. Mesela çağdaş faşizmin varlığını inkâr etmekte kullanılan başlıca argümanlardan biri örgütlü milislerin yokluğudur. Analog yaklaşım söz konusu kriteri gerçekten de temel bir unsur olarak görür ancak onu değişmez bir sabit olarak ele alır. Bunu yapmak yerine faşizmi emperyalizmin uzun tarihine yerleştirmekse parti-milis şeklindeki örgütlenmenin kaynağının 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl başlarına kadar Avrupa’nın hegemonik bir güç olmasını sağlayan sömürgeci şiddet olduğunu gösterir. Üstelik söz konusu örgütlenme formu geleneksel işçi hareketinin de karşısındadır çünkü paramiliter gruplara dayanır.
Günümüzde faşist ırkçı şiddet, küreselleşmiş kapitalizmin yanı sıra örgütlü proleter hareketin zayıflığıyla da karakterize başka bir emperyalist bağlamda yer almaktadır. Dolayısıyla bu şiddet kaynağını daha ziyade –kendini son yıllarda dev aynasında gören– polis baskısından, sınırlardaki uygulamalardan ve kitlesel hapis cezalarından alır. Faşist şiddet dün olduğu gibi bugün de doğasındaki değişiklikle değil, daha ziyade ölçeğindeki değişimle ve eskiden beri var olan devlet şiddetinin kurumsallaşmasıyla karakterizedir.
Küresel faşizm mi yoksa giderek daha da faşist hale gelen bir dünya mı?
Batı’daki iktidarların emperyal hegemonya krizi, liberal rejimlerin faşizme olan eğilimini ve toplum içinde faşist hareketlerin yükselişini besler. Ulusal özelliklerin ötesinde söz konusu dinamik ezici bir güç olarak görünebilir. Böylece solun belli kesimlerinde ortaya çıkan “küresel faşizm” hayaleti meşru ancak yanıltıcı endişelere yol açar ve karşı karşıya olduğumuz düşmanın doğası hakkında hatalı bir algı yaratır. Bu ifade, aşırı sağın geleneksel anlamda faaliyet alanı olan ulusal sınırların dışına taştığı ve işbirliği yaptığı, dolayısıyla küresel ölçekte ulusötesi bir rejim kurulduğu izlenimi yaratır.
Belli bazı görünümlerine rağmen henüz küresel faşizmin ortaya çıktığı söylenemez. Uluslararası bir faşistle kurulan yaygın özdeşleşme bu konudaki kafa karışıklığına katkıda bulunur. Aşırı sağcı liderler iktidarda olup olmamalarına bakılmaksın birbirlerini destekliyorlar. Mesela Elon Musk’ın Almanya’da yapılan son federal seçimlere müdahale etmesi bunun iyi bir örneği. Ne var ki, bahse konu iş birliğini net bir biçimde ortaya koyan herhangi bir şey yok, sadece faşist hükümetler ya da giderek daha da faşist hale gelenler hâlâ ulusun üstün menfaatlerini savunmayı kendilerinin varlık nedeni olarak görmeye devam ediyorlar.
Faşistleşen hükümetlerin emperyal politikalarına bakmak durumu biraz daha netleştirir. Örneğin Donald Trump iktidara döndüğü andan itibaren katı bir tek taraflılığı politika olarak seçti ve ABD emperyalizmini radikal bir biçimde yeniden yönlendirdi. Önce Amerika sloganını kullanan Trump yönetimi, ulus menfaatlerinin her zaman her şeyin önünde geldiğini vurgulayarak çok sayıda uluslararası işbirliği çerçevesinden çekildi. Öte yandan Avrupa’yı bir vasal haline getirmeyi hedefleyen Trump hükümeti, bu ülkelerde giderek daha fazla güç kazanan aşırı sağ siyaseti kendi hedeflerini etkilemeyecek ikincil bir gelişme olarak görmekte ısrarcı. Amerikan sermayesinin dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasını pekiştirmeyi amaçlayan aynı emperyalist stratejinin bir diğer uzantısı da, Amerikan hükümetinin Çin’e uygulamayı planladığı yeni gümrük tarifeleri. Ukrayna meselesi de bu açıdan değerlendirilebilir. Rus ve Ukrayna arasındaki çatışmadan maksimum fayda sağlayabilmek için Kremlin ile müzakereyi tercih eden ABD yönetimi için Ukrayna halkının kaderi ikincil bir öneme sahip.
İşte bütün bu örnekler, faşizmin tek taraflılığının nasıl bir tablo çizdiğini gözler önüne seriyor. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz tehlike küresel faşizm değil, dünyanın faşistleşmesi. Şu an faşist iktidarlar iktidarı ele geçirebilmek için birbirlerine destek oluyor olabilirler ama faşizmin doğası geçmişte olduğu gibi şimdi de onları tek bir siyasi yönelimde işbirliği yapmaktan alıkoyuyor. Beklendiği üzere bu oldukça istikrarsız bir ittifak ve faşist rejimlerin bir ürünü olan kapitalist-emperyalist rekabet tarafından her geçen gün daha da hareketsiz kılınıyor.






