[button]Semih Gümüş[/button]
Yayıncılık ve edebiyat dünyamız son çıkartmasını Londra Kitap Fuarı’na yaptı. Daha önce bir benzeri Frankfurt’ta yaşanmıştı. Pek çok ülke arasından gene Türkiye’nin seçilmesi çok olumlu. Edebiyatımıza gitgide artan bir ilgi var. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı gün başladı bu ilgi ve giderek arttı.
Fuarların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğine gelince, bunun olması gerektiği gibi tartışılmadığını hemen söyleyebiliriz. Katılan yazarlar ve yayıncılar, düzenleyenler kadar olumlu olamıyor. Kültür Bakanlığı ile yayıncıların meslek örgütlerinin fuarları sonradan kapsamlı biçimde değerlendirdiğini görmedim. Bizde bu tür değerlendirmeleri yazılı yapmaya ve herkesle paylaşmaya pek kimseler yanaşmaz ama tek tek gidip sorulduğunda, belirgin bir hoşnutsuzluk hemen kendini gösterir.
Fuarlarda umulan etki sağlanamıyor, çok kalabalık davetli yazar topluluğu biz bize birkaç gün geçiriyor, yabancı okurların ve yayıncıların ilgisi az, kayda değer bir kitap alıverişi olmuyor vb. Acaba farklı olabilir mi? Belki zor ama en azından, daha farklı nasıl olabileceği tartışılmalı.
Londra’ya yüz elli dolayında yazar, çevirmen, akademisyen katıldı. Seksen etkinlik düzenlendi. Acaba daha az sayıda yazarın daha az sayıdaki etkinliği daha çok dikkat çeker miydi? Ben bu tür etkinliklerin hep böyle olmasından yanayım. Az ama öz yapılmalı. Niteliğin böylece yükselebileceği de düşünülebilir.
Peki yayıncılığın bugün hâlâ bir sektör olamamasının nedeni ekonomik mi? Belirleyici neden bu. Artan kitap satışları sektörü geliştirmeye yetmiyor daha. Yarın değişecek bu elbette. Belirleyici olmayan ama önemli oldukları kuşkusuz başka nedenler de var. Yayıncılığın ortalama kalitesinin düşüklüğü, ticari yayıncılığın nitelikli kültür yayıncılığını ciddi biçimde tehdit etmesi, popüler olanın nitelikli olana baskın oluşunun pek umursanmaması üstünde durulmuyor. Yayımlanan kitapların estetik kalitesi bir türlü ileri gitmiyor; yayına hazırlık ve editörlük süreçlerindeyse, ileriye değil, geriye gidildi. Editörlük bir kurum olamadı. Yayımlanan kitap çeşidi on binden kırk bine çıkarken nitelikli editör sayısında önemli bir artış olmadı. Sayıları arttı editörlerin, zorunlu olarak. Ama yayınevleri kitapların nasıl yayına hazırlanacağıyla ilgili bir eğitim vermekten uzak ve içinde bulundukları öğütücü çarkın içinden çıkamıyor.
Öte yandan, sektörün meslek örgütleri olarak yazar ve yayıncı örgütleri yükü kaldırabilecek güçte ve etkinlikte olamıyor. Yazar örgütleri varlıklarının vazgeçilmez olduğunu gösterdiler mi, herhangi bir düzeyde. Yayıncıların meslek örgütleri daha etkin ama bütün yükü kaldırabilecek güçte olmadıkları gibi, yeterince demokrat da değiller.
Londra Kitap Fuarı’nda sınırlı bir vize sorunu oldu. Onlar hiç olmamış gibi davrandı. Benim vizem de Londra Kitap Fuarı bittikten sonra verildi! Bir yurtdışı fuarına katılmak beni kişisel olarak hiç ilgilendirmiyor ama buna benzer durumları tekil, dolayısıyla üstünde durmaya değmez, hafife alınacak örnekler olarak görmek, aslında epeyce sakıncalı bir anlayışı gösteriyor. Tam tersine, karşımızdakilerin, sözgelimi ilgili ülkenin konsolosluklarının bir tek olumsuz tavrı bile kararlı tepkiler göstermeyi gerektirir. Yoksa nasıl dik durulaak, neyin bağımsızlığı korunacak.
Kültür Bakanlığı’nın ve ilgili yabancı kuruluşun resmi çağrılısı olan yazarların herhangi bir sorunla karşılaşmadan fuarlara katılmasının yolları elbette bulunmalıdır. Başka türlü düşünülebilir mi. Duyarsızlık –ya da belli yerlere karşı duyarsızlık– üstünde ciddiyetle durmayı gerektirir. Bu kadarını yapmayınca, daha önemli sorunları çözme, alanımızı demokratikleştirme ve ekonomik, mesleki, sektörel ve kültürel sorunları çözmeye çalışma amaçları yalan olur.