Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Temmuz 2025

Edebiyat

Bir Zamanlar Yugoslavya, Balkan Dramı ve Ardından Gelen, 2

Hülya Duman

Paylaş

0

0


Hülya Duman: Daha gerilerden sürüklemek istiyorum süreci. En başa, Yugoslavya’nın nasıl kurulduğuna, 1918’e gidelim isterim.             

İrfan Kaya Ülger:1.Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklar tasfiye edildi. Fransız Devrimi’nin ürünü olan milliyetçilik tüm Avrupa’yı ve Balkanlar’ı derin bir şekilde etkiledi. Balkanlar’da etnik temelli milliyetçi hareketler dış destekli isyan hareketlerine dönüştü. Balkan bölgesinde ise bu akımın etkisi ilkin Mora’da başlar, tarihte daha öncede olmuş ama bastırılmıştır. Bu ayaklanma ile Yunanistan devletinin zemini hazırlanmıştır. Daha sonra diğer Balkan halkları milliyetçi düşüncenin (ideolojinin) etkisiyle yönetimlere karşı geldi. 1. Dünya Savaşı sonrası Müttefikler bu coğrafyada üç devlet kurdu. 1) Kökenleri daha eskiye giden Polonya, 2) Çek ve Slovakya’nın bir araya geldiği Çekoslovakya, 3) Sırp - Hırvat - Sloven Krallığı. Güney Slav Halklarının bir araya geldiği bu Krallığın bazı toprakları Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’ndan bir kısmı da Osmanlı’dan alınan topraklardı ve bunlarla yapay bir devlet kuruldu. İlk anayasa 1921’de oluştu ve 1922’de Paris’te tanındı. Her ne kadar sınırlarının içinde üç etnik unsur ve başkaları özlük edilmişse de Sırp dominasyonuna dayanan bir yapıydı. Bundan dolayı da ilk isyan dalgasını Hırvatlar başlattı. Daha sonra da Makedonlar direnişçi bir örgüt kuracak,1929’da “Güney Slavların Ülkesi” anlamına gelen “Yugoslavya” olarak değiştirilecekti. “Yugo” güney, “Slavya” Slavların ülkesi demektir. Tıpkı Romanya, Romanların ülkesi; Türkiye, Türklerin ülkesi gibi… Fakat devletin Sırp dominasyonuna dayanan yapısı çok da değişmedi. İkinci Dünya Savaşı’na kadar birtakım huzursuzluklarla giden devlet 1939’da önce İtalyanlar sonra da Almanlar tarafından işgale uğradı. Hırvatların etnik kökenleri Ustaşa, Sırpların ise Çetnikler den oluşmaktadır. Fırsatı kullanan Hırvatlar, bu dönemde Almanya destekli “Ustaşa Devleti”ni kurdular.                                                          

Hülya Duman: Bir yandan kendi aralarındaki çatışmalar öte yandan işgal çok zor olmalı.

İrfan Ülger Kaya: Evet, ülkenin içinde bir yandan Ustaşalar öte yandan Çetnikler buna ilave Sovyetler ile dirsek teması olan, Marksist eğilimli Yugoslav Partizanlar olmak üzere üç cepheli çatışma vardı. İşgali kabullenmeyen bir grup Yugoslav Partizan’ın başında Jozip Broz Tito vardı. Tito yönetiminden Yugoslavya Komünist Partisi, Temmuz, 1941 yılında harekâtı başlattı. Başlangıçta çoğunluk Hırvatlardan oluşuyordu, yavaş yavaş genişledi. Amaçları tüm Yugoslav halkını birleştirerek, sosyalist bir devlet kurmaktı. Ele geçirdikleri yerlerle Sırbistan ve Bosna’yı içine alan bir cumhuriyet kurdular. Önce, Karadağ’ı, 1943 Mayıs’ında ise Bosna’nın orta kesimlerini ele geçirdiler. 1944 yılında Naziler toprak kaybederek çekilince Yugoslavya kurtuldu. Uzunca süre devam eden çatışmaları ve kaderi müttefik yardımları belirledi. Hitler gerileyince Ustaşalar da hâkimiyeti yitirdi. Ustaşalar’a karşı iki kuvvet Sırp ve Partizanlar mücadele etmekteydi. Savaşın kaderini bir İngiliz subayı tayin etti. Yardımların büyük kısmını Partizanlara verdi. Bu nedenle de yeni Yugoslavya’nın hâkimi Tito oldu ve Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kuruldu. Çetnikler’in lideri Draza Mihailovic ise Bosna dağlarında ele geçirildi ve idam edildi.1945’te yapılan son toplantı Yalta’da idi. Hitler, Almanya giderek savaş dışı kalmıştı ve bu son toplantıda yüzdeler anlaşması kabul edildi. Ülkenin adı 1946 yılında Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti oldu.

Hülya Duman: Stefan Zweig’ın İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabı geliyor aklıma ister istemez. Jozip Broz Tito’nun devreye girmesi o anlardan biri sanırım değil mi? Aslında sevilen ve hâlâ iyi hatırlanan bir lider olarak tarihe ve anılara gömüldü. Nasıl başardı bunu ve sizce nasıl bir liderdi?                                                                                                 

İrfan Kaya Ülger: Evet, Jozip Broz Tito etnik olarak Hırvat bir liderdi. Ancak Sırp milliyetçilerinin yanında Hırvat milliyetçileri de onu pek sevmezdi. Bununla beraber Başkan Tito tüm etnik grupların haklarını en geniş biçimde tanıdı. Düzeni ve istikrarı sağladı ve onu korumaya özen gösterdi. Sırp gücünün siyasi yansımasını kırdı derler onun için. İlk olarak Tito 1936 tarihli Sovyet Anayasası’ndan esinlenerek, 1946 yılında Yugoslav Anayasası’nı hazırladı. Baktığımızda federal bir yapı ve federe devletler içinde özerk bölgeler, özellikle Sırbistan, Kosova ve Voyvodina; tıpkı Rusya’da bugün de var olan özerk bölgeler gibi bir yapı inşa etti. Tito, Batı ile Rusya arasında Demokratik Sosyalizm, İnsan Yüzlü Sosyalizm olarak da adlandırılan kendine özgü, Çin modeline benzeyen, sosyalist bir model kurdu. Bu model tam da sosyalist çizgide bir yapı değildi, biraz daha özgür bir yapı idi. İçinde seyahat imkânı vardı, kamu iktisadi hayata ve özel mülkiyete olanak sağlıyordu. Öte yandan da merkeziyetçi bir yapılanma ve özyönetim sahibiydi. Özetle, nevi şahsına münhasır bir idareydi kurduğu. Kendisinden sonra bunun yürümeyeceğini düşündüğü için 1974 Anayasası ile dönüşümlü, rotasyon sistemini getirdi. Kolektif başkanlık yapılacaktı böylece.                  

Hülya Duman: Tito, bu çok etnik olan ülkede ve dünyada dengeleri sağlamıştı. Ne olduysa Tito 1980’de ölünce oldu. Devam edelim Hocam.  İrfan Kaya Ülger: Federe Devletlerin liderleri birer yıl süreyle yönetimi üstlendi. Ancak bu çok kısa sürdü. Daha sonra Sırplar 1989 yılında, oldubittiye getirerek anayasaya aykırı davrandı. Herkesten kendilerini üstün görerek Voyvodina’nın özerklik statüsünü lağvetti ve bu bizim iç işimizdir, karışamazsınız dedi. Bir adım sonrası Hırvatlar da şöyle bir değişiklik yaptı, madem anayasaya aykırı uygulamalar yapılıyor, (o zaman komünist partiden başka parti kurulmayacak kuralı vardı) biz de Hırvatistan Demokrat Birliği partisi kuracağız şeklinde karşılık verdiBöylece 1990’ların başında fiilen tüm Yugoslavya çok partili hayata geçti. Etnik temelli siyasi partiler kuruldu ve bu da çözülmeyi hızlandırdı.15 Temmuz 1991’de Hırvatlar ve Slovenler bağımsızlığını ilan etti.

Hülya Duman: Okuduğum kaynaklara göre; İkinci Dünya Savaşı’nda Hırvatlar Nazilerle bir olup Sırp katliamı yapmış. “Hesaplaşılmamış ölüm hikâyeleri; birtakım ninelerin dedelerin toplama kamplarının hikâyeleri… Yıllar boyunca onları içten içe yiyip bitiren ve birbirlerinin kulağına fısıldadıkları hikâyeleri vardı.”  Goran Voynoviç, “Vatanım Yugoslavya”da böyle gerekçelendirmişti. Slobodan Milosevic ve onun gibilerin derdi bu muydu? Geçmişteki nehirden taşınanlar, toplumsal belleğin sürüklediklerinin de etkisi çok oldu sanırım. Ne dersiniz?

İrfan Kaya Ülger: Çok kare var ve bu da fotoğrafın sadece bir kısmı. Evet, yönetimden memnun olmayan Ustaşalar yani Hırvat milliyetçileri Almanya ile iş birliğine gitmiştir. Savaş esnasında pek çok insan öldü. Ancak kayıpların büyük kısmı işgalci kuvvetlerden ziyade kendi aralarındaki çatışmalarda olmuştur. Ustaşalar, Sırp milliyetçileri ve bazı Boşnak milliyetçileri tarafından işbirlikçi ilan edildi. Bu kısmı hangi etnik gruba sorsak farklı cevaplar. Hırvatlar da Sırp hegemonyasından kurtulmak için bunu bir fırsat olarak değerlendirdikleri gerekçesini sunar yani izah tarzları her birinin bakış açısına göre değişebilir. Aslında bana kalırsa Yugoslavya’daki gelişmeleri yönlendirenler büyük ölçüde müttefiklerdi.

Hülya Duman: Bazen doğru cevapları bulmak yıllarımızı alır, evet. Slobodan Milosevic’in sahneye nasıl çıktığını anlamak isterim. Buradan tekrar oraya dönebilir miyiz?

İrfan Kaya Ülger: Slobodan, hukuk fakültesi öğrencisiyken parlak bir öğrenci olduğu için okuldaki hocası tarafından parti toplantısına götürülür. O zamana kadar Marksist ideolojiye sahip bir kişidir. Ancak oradaki havayı çabuk fark eder ve Sırp milliyetçiliği ekolünü benimser. Daha sonraları kendisini parti toplantısına götüren ve tanıtan hocasına karşı Sırbistan Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ne aday olur, kazanır ve parti genel sekreteri olur. 1986 yılından itibaren de Federe Sırbistan Devleti’nin başkanı... 1987’de Kosova’da yaptığı konuşmada, esen Sırp milliyetçiliği rüzgârını arkasına alarak her bölgede nüfusu olan Sırpların, Sırp milliyetçilerinin yoğun rağbetine mazhar olur. Gerek Sırp Milliyetçileri gerekse Slobodan lehine esen bu rüzgâr her iki taraf için de oldukça tahrik ediciydi.

Hülya Duman: Yugoslavya altı ülke ve iki özerk bölgeden oluşuyordu o zaman değil mi?

İrfan Kaya Ülger: Evet. İşte bu gelişmelerden rahatsız olan Hırvatistan ve Slovenya Sırp hegemonyasına girmemek için Almanların desteğini de alarak bağımsız olmak istediler ve bu istek komisyona sunuldu. Almanya, komisyon kararını beklemeden bu iki ülkeyi 1991’de ilk tanıyan ülke oldu. Bağımsızlıkları komisyonda da tanınır tanınmasına ama tam da buradan savaş patlak verir. Sırp-Hırvat savaşı altı ay sürer. İçlerinde Dubrovnik, Zagreb gibi şehirlerin de olduğu Hırvat toprakları Federal ordu tarafından bombardımana tutulur. Ocak 1992’de Birleşmiş Milletler önderliğinde ateşkes imzalanır, savaş kısa sürse de pek çok ölüm ve evini terk eden insan olur. Makedonya’da ise durum daha gürültüsüz geçer. Çünkü Sırplar, Makedonya’da yaşayan Sırp nüfusu nedeniyle müdahaleye temkinlidir. Aynı zamanda zamanın başkanı Bill Clinton faktörü de vardır. Clinton 2000 deniz piyadesini Makedonya’ya, Üsküp’e gönderir ve buraya müdahale olursa ABD’de savaşa girecektir, ültimatomunu verir. Sırplar homurdansa da müdahale edemez. Böylece Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya ayrılır. Geriye kalanlar içinde en tehlikeli en zorda kalan devlet Boşnaklar olur. Çünkü Boşnaklar etnik olarak da karışıktır. Bünyesinde Sırp da vardır, Hırvat da, Müslüman da. Hepsi de farklı mezhepte olan homojen bir yapılanmaya sahiptir.

Hülya Duman: Bosna Hersek bağımsız bir devlet kurduğunu ilan ettiğinde kıyamet koptu elbet. Süreç nasıl gelişti?                                     

İrfan Kaya ÜlgerSırplar, Hırvatlar, Boşnaklar arasında 1 Mart 1992’de Bosnalı Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar bağımsızlık referandumu düzenledi. %99,7 olarak çıkan sonuca göre de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Hırvatlar bağımsızlık yanlısı olarak tavır gösterse de Bosna’da yaşayan Hırvatlar aynı fikirde olmayacaktı. Sırplar ise, Saraybosna’da oylamaya katılmadı ve parlamentoyu protesto ettiler. Böylece 3,5 yıl süren Bosna savaşı başladı. Yüz binlere varan sayıda Boşnak hayatını kaybetti, iki milyon Boşnak evini terk etti. 

Hülya Duman: Bu ilk ayrılma dalgasında en büyük acıyı nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan, Bosna Hersek gördü. İkinci üzüntü de tüm dünyanın düğün var gibi izlemesiydi. Neden Hocam, Osmanlı’dan beri gelen Türk- Müslüman düşmanlığı mı?

İrfan Kaya Ülger: Evet, aynı millet olmakla beraber kültürel farklılıklar çatışmaya neden oldu. Bosnalıların mezhebi, Bogomil idi. Osmanlı, Fatih Sultan Mehmet döneminde Balkanlar’a kadar gidince Müslümanlığın kendi mezheplerine benzer taraflarını görüp kendiliğinden Müslüman oluyorlar. Sırplar buna ikna olmuyor, oradan gelen bir negatif düşünce var. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar Katolik, Slovenler Katolik, Makedonlar Ortodoks olmakla beraber aslında tüm Balkan halkları Slav’dır. Ama dış güçler ya da yabancılar gelip, tahrik ederek, çeşitli manipülasyonlarla Slovaklıklarını unutturup ayrı kimlikler oluşturdular. Özellikle kırsal kesimlerde bu tarz propagandalar çok rağbet gördü ve mezhep farklılıkları yaşamsal bir kimliğe dönüştü.

Hülya Duman: Katliamlar fazlaydı, dünya sessizdi, sadece izliyordu. Sırplar Bosna Hersek’in önemli bölümünü ele geçirmiş binlerce inanı öldürmüş ve göçe zorlamıştı. Birleşmiş Milletler (BM) Barış Gücü’ne rağmen Sırplar durmuyor, Batı’nın göstermelik yardımları işe yaramıyordu

İrfan Kaya Ülger: Evet, tüm bunlara rağmen Bosnalılar Aliya İzzetbegoviç önderliğinde direnişe geçti. Müslüman ülkelerin gönüllülük üstüne olan yardımlarıyla direnmeye devam ettiler. İngiltere ve ABD arabuluculuk yaptı netice vermedi. Saraybosna 3,5 yıl savaştı, kan gövdeyi götürdü.

Hülya Duman: Başkaca çok ayrıntı var Hocam. İnsan haklarının sıkı savunucusu olan Batı’nın sessiz olması dışında bakınız: BM’in yardım yerine otuz yıl öncesine ait konserveleri ve pirinç paketlerini yollaması, arabuluculuk sebebiyle gelen askerlerin de başta Hollanda olmak üzere bir anlamda savaş suçu işlemesi, 12-77 yaş arası sekiz bin erkek katliamı ile kayıtlara geçmesi ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak tarihte yerini alması gibi (Srebrenitzasa’daki toplu katliam). Devam edelim, buyurun.                                                                                                  

İrfan Kaya Ülger: Ne yazık ki! Araya yine Bill Clinton girdi bir kez daha ini siyatif aldı. Dayton Antlaşması’na göre Bosna ve Sırp Cumhuriyeti arasında ikiye bölündü. Karadağ ve Sırbistan birleşti yeni Yugoslavya Federasyon Cumhuriyeti’ni oluşturdu. Bu devlet Sırbistan Karadağ adını aldı. Bosna’nın hareket kabiliyeti sınırlansa da bugün özgürdür. AB’ye de aday olması bekleniyor.

Hülya Duman: Buradan Aliya İzzetbegoviç’i de “Tarihe Tanıklığım” kitabından şu sözleri ile analım isterim: 

“Halkımız özgürlük için savaşıyor veya bunun da ötesinde bir varoluş mücadelesi veriyor. Böylesi bir savaş yürütmek genelde zordur fakat böyle bir mücadeleyi kaybetmek de zordur.”

Hülya Duman: Evet, devam edersek buradan geriye Kosova ve Karadağ kaldı. Sıkıca birleştirilmiş mozaik bir ucundan ayrılırsa diğer uçlardan da ayrılması kesindir. Aynı Yugoslavya’da böyleydi. Ve mozaik parça bir kez bölünmeye başlamıştı.                                                               

İrfan Kaya Ülger: Bakiye kalan devletler, Sırbistan Karadağ bir süre Yeni Yugoslavya olarak devam etti. 3 Haziran 2006’da Karadağ, 2008’ de ise Kosova, Sırbistan’dan ayrıldı. Sonuç olarak: 300 binden fazla, çoğunluğu Müslüman olan insan hayatını kaybetti, çok insan göç etti. Miloseviç Slobodan ve savaş suçluları Lahey adaletine teslim edildi.

Hülya Duman: Büyükbaba torununa şunu der: “Savaştayız. Bu savaşın öyküsü, tarihler isimler, başlatanların sebebi herkese ait yalnızca buna dahil olanlara da değil; gazetede yazanlara, binlerce kilometre ötedeki siyasetçilere buraya hiç gelmemiş ya da buradan haberi bile olmayan insanlara…” Ne dersiniz?

İrfan Kaya Ülger: Yukarıda da demiştim. Tekrarında fayda var. Aslında tüm Balkan halkları Slav’dır ama dış güçler ya da yabancılar gelip tahrik ederek, Slovaklıklarını unutturdular, ayrı kimlikler oluşturdular. Özellikle kırsal kesimlerde bu tarz propagandalar çok rağbet görüyordu. Ve mezhep farklılıkları yaşamsal bir kimliğe dönüştü.

Hülya Duman: “Ülkeyi sığır etini parçalar gibi böldüler” demişti, Meliha “Acı Bakanlığı”nda. Onca acının ardından atılan üç imza ile savaşı bitirmişlerdi. Sonra da Yugoslavya ismi pek çok ölüm, katliam ve tahribatla tarihin kirli sularına gömüldü. Bu bölge hep hareketliymiş. Slav ırkının kanı deli mi akıyor? Sizce yine böyle bir kargaşa yaşanır mı? Yoksa ödedikleri bedel yetmiş midir? 

İrfan Kaya Ülger: Sıplar’ın bu kadar dominant olması Sırp nüfusunun çok olmasındandı. Yakınlarda gittim, son nüfus sayımlarına göre 10 milyon nüfustan 6 milyona düşmüşler. Gençler dünyanın pek çok yerine göç etmiş durumda. O nedenle de artık hegemonya kurmaları zor, üstelik de Balkanlar’ın geleceği Avrupa’da görünüyor. Yakın bir zamanda Batı’ya eklenmesi bekleniyor. Resmi adı bile var; Güneydoğu Avrupa.

Bizimle birlikte olduğu İrfan Hocamıza teşekkür ediyor ve yolumuza kitaplarla devam ediyoruz. 

Acı Bakanlığı 

Zaman bütün yaraları iyileştirmez, yaraları açan da zamandır.” 

Savaş bitince her şey bitiyor muydu? Kaldığımız yerden haydi perde, hayat yeniden, diyebiliyor muyduk? Öyle diyen varsa da bu koca bir yalandı. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyordu. Hırvat yazar, Dubravka Ugresic “Acı Bakanlığı”nda; savaş sonrasını özellikle savaştan kaçanları, başka ülkelere göç edenleri ve savaş sonrası çekilen, bitmeyen dramı gözlerimizin önüne seriyor. Ülkeleri darmadağın olmuş, bölünüp parçalanmış, dünyanın her yerine savrulmuş, kimliksiz, aidiyetsiz, travmatik, dilsiz (ezel ebet) mülteci kalmışların ve neresinden bakarsak bakalım özürlü, yarım kalmış, ayakları yere basamayanların hikâyesini aktarıyor bize. Keşke savaş bitince kötü bir rüyadan sağ salim uyanabilseydi insan. Oysa kalanların her gün yeniden öldüğü görüntüler, gitmiyordu rüyalardan bile. Yaşananları hazmetmek, kayıplarla yüzleşmek hele de savaştan kaçanların yakalarını bırakmayan o azap verici suçluluk duyguları… Nereye giderlerse gitsinler arkalarından gelenlerle içinde bulundukları Yeni Dünya’ya, yeni düzene uyum sağlamaları çok zordu.

“Geldiğimiz topraklara dönmemiz ölüm, bu topraklarda kalmak yenilgi. Bu yüzden rüyalarımızda ayrılış sekansı sonsuz kere tekrar eder.”

Her nedendir bilmem savaştan daha çok etkiledi beni. Bu kitaba başlamadan önce Yugoslavya savaşı ve etkilerini çokça araştırıp, okumuştum. O zamanlarda Avrupa’ya yerleşmiş eski Yugoslavların; Boşnak, Hırvat, Slav, Karadağ hangi mezhepten olursa olsun fark etmeksizin bazı mekânlarda, pub ya da kafelerde bir araya gelip, büyük bir hasret ve kederle eski günlerini, ülkelerini konuştuklarına rastlamış çok hüzünlenmiştim. 

Kitabın kahramanı; Sırpça ve Hırvatça okutmanı, Zagreb’li öğretmen Tanja Luci. Eşiyle beraber Hollanda, Amsterdam’a yerleşiyor. Eşi ile birlikte gelseler de eşi geçmişle yüzleşmenin dayanılamaz ağırlığıyla en uzak yere; Japonya’ya gidiyor, hatta kaçıyor. Amsterdam’da kalmayı yeğlediği için evlilik akdi bozuluyor.  Bu konuda annesi ile girdiği tartışmalardan hikâyenin kenarında bir yerde kuşak çatışmasına da tanık oluyoruz. Öyle ya hayatta sadece baba oğul çatışması yoktur, anne - kız çatışması da çoktur. Ailesi, memleketi Zagrep’de kalıyor. Kendisi için daha ulaşılabilir bir yerdeler, en azından arada onları ziyarete gidebiliyor. Ne ki Tanja hiçbir yere ne geçmişe ne şimdiye ne geleceğe tutunabilen ne yapacağını bilemeyen, kimsesiz, yaralı biri.

Sırpça ve Hırvatça okumak Hollanda’da geçerli bir diplomaya sahip olmanın en kolay yoluydu. Yalnız, hüzünlü, kimsesiz, kaybolmuş Zagreb’li kahramanımız Yugoslavya'nın çeşitli etnik kökenlerine sahip öğrencileri ile sınıfta buluşur. 

“İlk sınıfa girdiğinde onları bizimkiler yapan şeyin yüzlerinde görünmez bir tokat izi olduğunu anladım.”

Gelişimleri geriydi. İhtimal ki sürgünde yaşamak bir tür gerilemeydi, büyüyememekti (Vladan gibi çocukluk travmalarının esiriydiler). İlk olarak onlardan İngilizce kısa bir özgeçmiş yazmalarını istedi. Dillerini kullanırlarsa itiraf tarafına gömülebileceklerinden korktu.

Dil ezel ebet meselemiz, dil aidiyetimizin, kimliğimizin meselesi. Dil ortak travmaları hepsinin. Kitaptaki şu ayrıntı ile gözlerim açılıyor biraz daha. Bakınız: Savaşla beraber ayrımcı sözcükler oluşmuş. Büyük ölçüde Latin harflerini benimsemişler. Sırplar Kril alfabesine dönmeye başlamış. Hırvatlar Hırvatistan’ı daha Hırvat yapmak için Rusya’dan ödünç aldıkları bir iki tuhaf yapı ile İkinci Dünya Savaşı sırasında kullanılan daha da tuhaf birkaç sözcüğü dillerine sokuşturmuşlar. Yazarın ifadesi çok hoşuma gidiyor verdiği diğer ayrıntılarda elbette:

“Çığlık kıyamet yaşanan bir boşanmaya benziyordu. Dil silahtı ne de olsa damgalar, ihanet eder, ayırır ve birleştirirdi.” Ekmek sözcüğü ayrıydı. “Hırvatlar kruglarını, Sırplar hleblerini, Boşnaklar hljeblerini yerdi. Ölüm ise aynıydı; smrt.”

Bunun üstüne şunu fark ediyorum. Ne de olsa ekmek derdi sermaye ve kapital derdiydi, geldiği yere, siyasete göre değişebilirdi yönü, yapısı. Ama ölüm aynıydı. Ölünce herkes eşitlenirdi.

Kitabın ismi ilginç geldi mi size de? Hemen açıklayayım:

Çoğu göçmen bu yabancı ülkede geçinmek için tenis oynuyordu. Onların argosunda bu evlere temizliğe gitmekti. Çalışma izni olmadan yapabilecekleri en iyi iş ise “Bakanlık”ta idi. Lahey’de “Acı Bakanlığı” adında S/M porno kulübü vardı. Tenis oynamayanların çoğu da bu erotik shoplarda çalışan öğrencilerdi. Ve böyle yerlere de bu adı takmışlardı kendi aralarında.

Öğrencileri ona “yoldaş” diye sesleniyordu. Yoldaş, ellilerde ve altmışlı yılların başlarında Yugoslav çocukların öğretmenlerine hitap şekliydi. Ve yine kitaptan öğreniyorum ki vaktiyle ülkelerinde “Yugoslavistika” denilen Hırvat, Boşnak, Sırp, Karadağ ve Makedon edebiyatları okutulmaktaymış.

Bir gün Boşnak öğrenci Meliha: “Ülkeyi sığır etini parçalar gibi böldüler, hey millet dili siktir edin sadece konuşalım!” diye bağırır ve birden top yuvarlanmaya başlar… Herkes topu çevirmeye isteklidir.

Ağıt yakması için tutulan ağıtçılar misali acı veren bu hikâyeyi makine gibi başa sarmak, acıyı köreltme yöntemiydi... Bu arada yazarın psikolojiye, savunma mekanizmalarına, davranışçı yaklaşımlara hâkim olduğu fikrine kapılıyor, bilgisine hayran kalıyorum. Evet, davranışçı terapide “duyarsızlaştırma” tekniği vardır.

“Artık ülke yok, unutmak istemediğimiz şeyleri kurtaralım. Hatırladığımız önem verdiğimiz her şeyi.” der ve “Yugonostalji müzesi” kurma fikri gelir aklına… 

Şimdi her biri kendi müzelerinin küratörüdürler. Geçmişe erişimimiz yoksa onunla barışmamız da olmayacak diye düşünüp, oyunu başlatmış topu da ortaya bırakmıştır. Yakınları ölmüş öğrencileri ona elinin altından kayıp gidenleri, kaybedilenleri hatırlatıyordu. Onlar da kendisi gibiydi. Eski Yugoslavyalı ve dehşet dolu geçmişlere sahip. Birden her biri “Yugonostalji” çalışmaya başlar hararetle, özlemle. 

“Nostalji, pusu yaklaşımını benimseyen acımasız, sinsi bir saldırgandır. En beklenmedik anda saldırır, doğrudan sinir sistemini etkiler. Nostalji her zaman maske takar, kaderin ne garip cilvesi ki bizler onun tesadüfi kurbanlarıyız.”

Yugoslavya yok olmuştu, ona Yugo diyorlardı kendi aralarında, dersten sonra da çoğunlukla “Acı Bakanlığı” tarafındaki kafelerde devam ediyorlardı. Böylece geçmişi canlandırmayı başardılar. Ancak başka bir ülkede, aidiyetsiz hissettikleri bir yerde böylesi bir var oluşun tehlikeli tuzağını göz ardı ettiler. Öyle ya belleği canlandırmak da sansürlemek kadar geçmişle oynamak sayılırdı. Psikiyatr Adolf Meyer’in sevdiğim bir öğüdü vardır genç psikiyatrlara; “kaşıntı yoksa kaşıma. İçsel hazırlık yoksa deşmemek gerekirdi. Sonuçta bu kazı çalışmasının altında kalanlar olmuş. Nasıl mı? Bir kısmı dayanamayıp, ülkesine dönme kararı vermiş daha da kötüsü bazıları intihar etmişler. Onların kayıtları hiç aklıma gelmemişti aşağıdaki cümleyi okuyana kadar:

 “Savaşın ardından intihar salgını baş gösterdi; sessiz, huzurlu mütevazı intiharlar. Savaş kurbanlarıydı ama savaşta ölenler istatistiğine girmiyordu.”

İnsan geçmişten, gördüklerinden, kaybettiklerinden, o acıdan nasıl kurtulurdu ki? Tanja sadece yaralarını sarmak istemişti: “Onlara geçmişin acısız bölgesini sunmuş onları korumaya çalışmıştım. Kendi fay hatlarımızı bulmalıydık.”

Yazarın dili müthiş lezzetliydi, bazı cümleleri üstüme bomba düşmüş gibi bir etki yarattı ve özellikle savaş sonrası yaşananlar ile yüzleşmek çok zorladı beni. Düşünmeyi hiç akıl etmediğim gerçeklerle karşılaştım. Mülteciliği yeniden düşündüm ve sempatiye kayan sağlıksız bir empati kurdum. Kendi korkularımdı kuşkusuz. Hani cenazede biraz da kendi ölümümüze ağlarız ya; insani zayıflıklarımız.

Sevdalinka ve İncir Kuşları:

“Bir insan acı duyarsa canlıdır. Bir başkasının acısını duyarsa insandır.” Tolstoy

Çok çok önce okuduğum kitaplardı. Aslında bir anlamda enfes bir çeşni olan etnik farklılıklar koca bir savaş yaratmış, altında da pek çok canlı kalmıştı. Her etnik gruptan halkın yaralarından ve gözünden bakarak tamamlamak istedim Yugoslavya haritasını. O nedenle de bu yazıya kısaca da olsa alacağım.

Birinci, İkinci Dünya Savaşları ve Yugoslavya’nın dağılması sırasında Boşnakların kaderine hep daha çok acı ve zulüm düşmüş her birinde de büyük bedeller ödemişler. İki kitap da savaşı ve özellikle de 1992 Savaşı’nı; Sırplar ve Hırvatlar tarafından soykırıma tabi tutulan ama yine de yok edilemeyen Boşnak halkının acılarını ve direnişini anlatıyordu. Her iki kitap bize vahşetin, kıyımın, zulmün ve onurlu direnişin göbeğinden sesleniyordu. Birlikte kardeşçe yaşarken, kız alınıp kız verilmiş, bir olmuşken, onca yaşanmışlık varken insanların nasıl zalimleşebildiğini gösteriyordu.

Açlık, sefalet, acı bunlar değil sadece... İnsanın insanlıktan bu derece çıkması; insan olan insanın tahayyül edemeyeceği bambaşka bir patolojiden bahsediyordu.

“Hareket eden her şeyi vurun” emrini takiben bomba sesleriyle yaşamanın dayanılmaz ağırlığı altında; kadın, erkek, bebek, çocuk, yaşlı hatta börtü böcek ayırmayan yok ediciliğe maruz kalmışlardır. Şehre giriş çıkışın günlerce kesildiği, gıdanın tükendiği, temiz su şebekelerinin yok edildiği, yakacak odun ve kömürün bitmesiyle; nice sevdiklerinin gözleri önünde bakımsızlıktan, açlıktan, soğuktan öldüğünü görmüş, tecavüzlerin en zalim olanını yaşamışlardır. Tüm dünya sessizce izlemiş, BM yardım yerine, 30 yıl öncesine ait konserveleri ve pirinç paketlerini yollamıştı.                                                                                                                                                                              Toprağın kana doyup, kustuğu, sistematik bir soykırıma maruz kalarak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak tarihin kirli sayfalarında yerlerini almışlardır. Oysa onların aşk şarkıları, Sevdalinkaları vardı, bir de zambakları değil mi? 1395 gün kuşatma altında kalsalar bile onları koruyan inançları, direnme güçleri, vatan sevgisi ve zambak çiçekleri vardı. Zambak çiçeği Bosna’nın tüm tarihi boyunca saflığın, doğruluğun, manevi gücün simgesi olarak görülmüştür. Bu anlamlarıyla sembolik olan zambak motifi onların hem bayraklarında hem de mezar taşlarında yerini almıştır. Savaşta ölenler için dikilen anıt bile zambak motifinde ve şeklindedir.8 Kendi topraklarında birer zambak motifi olan tüm kayıp Bosnalılar ve masum insanlara rahmet dileyerek, haydi güzel, direngen ve umutlu şeylerden konuşalım şimdi. Şarkılar söyleyelim yeniden çiçekler açalım ve savaşı lanetleyelim, haydi!

Kaynakça:

1- Kaplanın Karısı / Tea Obreht

2- Vatanım Yugoslavya / Goran Voynoviç

3- Acı Bakanlığı / Dubravka Ugresic

4- İncir Kuşları / Sina Akyüz

5- Sevdalinka / Ayşe Kulin

6- Drina Köprüsü / Ivo Andric

7- Yugoslavya Neden Parçalandı? Balkan Dramının Perde Arkası Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger

8- Bosna’da Açan Bir Nefestir Zambak Çiçeği / Zeynep Işıl Hamzıç / Boşnak Haber

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hikâye Nasıl Anlatılır?Mark Twain
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gizem Arman

1 Temmuz 2026

Bir Robot ve Bazı İnsanlık Hâlleri: Ma..

İnsanı robottan ayıran şey nedir?İnsanın en şaşırtıcı özelliklerinden biri alışmak belki de. Yeni bir şehre, yeni insanlara, değişen koşullara, hatta ilk karşılaştığında kuşkuyla yaklaştığı teknolojilere bile zamanla alışıyor insan. Başlangıçta gündelik d..

Devamı..

Terminus'ta Bir Yerde Başlamak

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024