Ben ise Akdeniz’le ilişkimi, adalı olarak denizle bağımı bugün Mavi Beşerî Bilimler ışığında yeniden değerlendiriyorum.
Bora Ercan: Sınır mı insanı belirler, insan mı sınırı?
Nafia Akdeniz: Sınır, yalnızca coğrafi bir çizgi ya da siyasi bir belirleyici değil; aynı zamanda insanın doğayla, teknolojiyle ve kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin etik bir kavşağıdır bence. Neyin içinde kaldığımızı, neyi dışarıda bıraktığımızı, kimi ‘biz’ kabul edip kimi ‘öteki’ saydığımızı belirleyen bir söylem aygıtı. İnsanın bilgiyle, aidiyetle, bedenle, hatta zaman ve mekânla ilişkisini belirleyen çok katmanlı bir olgu. Artık sınır deri altından ekran içlerine, bedenin ötesinden dijital uzantılara doğru genişlemiş durumda. İnsanın yaşadığı gezegendeki var olma hâllerini anlamaya çalışırken kendimi post-hümanist ve trans-hümanist ideallerin kesişiminde buluyorum. İnsanı merkezden, mutlak özne konumundan çekip, doğayla kurduğu sömürü ilişkisini sorgulayan etik bir düşünce biçimi post-hümanizm. Dünya geri dönülmez bir değişime girdiğinden yaşam yeniden düşünülüyor, yeniden düşleniyor. Antroposen sonrası bu çağ, doğadaki diğer canlılara kıyasla insanın kendine atfettiği üstünlüğünü sorguluyor, doğayla olan ilişkimizin etik bir çerçevede yeniden şekillenmesi gerektiğini gösteriyor. Diğer yandan trans-hümanizm, insanın biyolojik sınırlarını teknolojiyle aşarak daha güçlü, daha zeki, daha uzun ömürlü bir varlığa dönüşmesini öneriyor. Teknolojik gelişmeleri insanın bilişsel ve fiziksel kapasitesini artırmak için bir araç olarak gördüğünden yapay zekâ, protez organlar, bilgisayarlarla bütünleşen uzuvlar ve hatta ölümsüzlük çalışmaları yapıp, Mars’ta yaşam düşlüyor.
Ben bu iki yaklaşımı karşı karşıya getirmek yerine, birbirlerini besleyebilecek etik potansiyelleriyle birlikte düşünmeyi tercih ediyorum. Çünkü insan hâlâ, zekâsı ve sezgileriyle, doğadaki konumunu ve teknolojik gelişimi yaşamla uyumlu bir yöne çekebilecek kapasiteye sahip. Yapay zekânın gelişimi elbette riskler barındırıyor çünkü zekânın sınırlarını bulanıklaştırıyor ve karar süreçlerindeki insan varlığını tehdit ediyor. Bu iyi mi kötü mü? Henüz bilmiyoruz. İnsanların aldığı kararların sonuçlarını yaşadığımız bir dünyadayız ve sonuçları ortada. Yine de bir robota kıyasla insanı özleyebileceğimizi düşünüyorum. Bu nedenle teknolojik gelişimlerin etik boyutlarını tartışarak, bu doğrultuda anlatılar oluşturarak, insanın doğayla, kendi türüyle ve gelecekle ilişkisini yeniden tanımlayarak, bu çatışma alanını bir uzlaşı alanına dönüştürebileceğimize inanıyorum. Hâlâ. Bu noktada, “sınır insanı mı belirler, insan mı sınırı?” sorusu bana ahlaki pusula ile ilgili geliyor; vicdani yönelimi belirliyor. Bence burada asıl mesele insanlığı zamanın ruhuna uygun şekilde yeniden anlamlandırabilmek. İnsan sınırı neden ve nasıl çeker ve bu sınırla ne yapar? Etik bir meseledir yani sınır. Üniversitelerde etik düşünceyi çalıştırabilecek beşerî bilimlerin — felsefe, sanat, edebiyat gibi bölümlerin — hızla kan kaybetmesi, can çekişmesi çok manidar değil mi? İnsanlık krizi yaşadığımız böyle bir çağda, Gılgamış’la tekrar tanışmamız gerekmez mi? Göbeklitepe ile yeniden yazılan insanlık tarihi, ‘ilkel’in bilgisi ve bilgeliği ile tanışmamız, kafamızdaki tüm sınırları nasıl da sorgulattı. Gılgamış ile Enkidu’nun karşılaşması kadar, Enkidu’nun Şamhat ile sevişmesi kadar büyük bir değişim, dönüşüm. Bugün insan ve sınırları Göbeklitepe ile Yapay Zekâ, geçmişle gelecek, ilkel ile posthüman arasında seğiriyor.
Distopik Black Mirror dizisinin ‘Common People / Sıradan İnsanlar’ bölümünü izlediğimde dehşete kapılmıştım; günlerce döndü dürdü aklımda. Etik yoksunu trans-hümanist gelişmelerle insana ne olabileceğinin çok sarsıcı bir örneği. Victoria Warmerdam’ın kısa filmi I am Not a Robot / Ben Robot Değilimi de öyle. Ahlaki sınır, bu örneklerden de görülebileceği gibi hayati bir sınır. Kalpteki süveydayı hatırlamak gerek; insanın henüz ışığa çıkmamış bilinmezliğindeki o iyi-kötü potansiyeli. Hayata başlarken çöpe atılan plasentamı düşünürüm bazen. Tıbbı atık olmak yerine, anne karnındaki sulardan çıkarılıp bir göle bırakıldığını düşlerim mesela, ay ışığı vuran göl suyundan yeniden doğumu. Süveydamı ışığa tutmak niyetine sorarım Enkidu’nun hatırını;
Enkidu ile sevişmekii
süveydamdan geçen ırmağın göllendiği göbekte
düşüyorum ağaç yatağımdan dijital mağaralara:
hayvan öldürmekle beton sulamak arası kapital
metal soğukluğunda savaşan yapay insan ideal
dökülse de tüyleri gömlek altı deride ılık vahşet
Enkidu ağzında yarı pişmiş kan, parfümü çiçek
kutsal boğayla boğuşurken şehirli tufanzedeler
ağlardaki anlamı hesaplar algoritmik semiosfer
ayni gemide değiliz Mars düşünde karınlar tok
karıncadan yıldıza kemirecek kırıntı kimine yok
bacak arasından yükseliyor kızıl ay tam yarım
beni arayana plasenta göle düşen diğer yarım.
BE: Kıbrıs'taki sınır yerini şaşırmış bir tür sinir mi?
NA: Eşik yerlisi diye tarif ediyorum kendimi. Savaşın böldüğü bir adada, Kıbrıs’ta, siyasi bir sınır geçiyorum her gün. Kıbrıs’ın kuzeyini-güneyini sürekli birleştirmeye çalışıyorum. Adalı olarak bana dayatılan ulusal ve etnik kimliği, DNA haritamla aşıyorum mesela. yüzde 50’ye yakın İtalyan, yüzde 30’a yakın Yunan ve Arnavut geni taşıyorum ben. Türklüğüm sadece yüzde 1,2 ama anadilim Türkçe, kültürüm Akdeniz; adalıyım ben / tenimde güneş hükmü / tadımda deniz. Bedenimin, biyolojik gerçekliğimin taşıdığı geçmiş bu adanın tarihine içkin. Adadaki Venediklilerden kalmayım anlaşılan. Yüzlerce yıllık kolektif, çok kültürlü bir adalı belleği taşıyorum. Kimliklerin DNA bilgisi içerdiği bir dünya hayâl edin— birbirimizi öldürecek sebep bulmak o kadar da kolay olmazdı herhalde. Ulus inşasında sadece yeryüzünü değil, gökyüzünü ve suları da böldüğümüz siyasi söylemlerle anlatmamız isteniyor hikâyemizi. Ben ise Akdeniz’le ilişkimi, adalı olarak denizle bağımı bugün Mavi Beşerî Bilimler ışığında yeniden değerlendiriyorum. Kara merkezli yaklaşımları eleştiren, dolaysıyla ulus-devlet anlatılarını, sınır politikalarını sorgulayan, insanın suyla, iklimle, coğrafyayla kurduğu bağı kültürel ve bedensel katmanlarda yeniden ele alan bir düşünme biçimi bu. Genetik haritamdaki çoklukla birleşince yeni perspektifler sunuyor bana. Tıpkı Fransız kartograf ve sanatçı Sabine Réthoré’nin kartografik düzeni 90 derece çevirerek Avrupa’yı ve Afrika’yı yan yana getirdiği, Akdeniz’i ise karalar arasında bir sınır değil, merkezî bir ortak alan olarak konumladığı Méditerranée Sans Frontières / Sınır-sız Akdeniz haritasına olduğu gibi (Figür 1).iii Denizi merkeze alıp sınırları görünmez kılarak çok katmanlı bir aidiyet önermesi yapıyor Réthoré. Ben de onun gibi görüyorum Akdeniz’i; “... büyük mavi bir yüzey etrafında dönen hareketli bir yer olarak. Bizi bölen sınırları değil, bizi birbirimize bağlayan binlerce yolu çizdim,”iv diyor.

Figür 1: Sabine Réthoré’nin “Sınır-sız Akdeniz” haritası.
Hem kavramsal hem günlük siyasi yaşam pratiği olarak yol ve sınır arasındaki gerilim dokunuyor Kıbrıs’ın ve Kıbrıslı’nın sinir uçlarına. 2003 yılında açılan geçiş kapıları ile yaşadığım ilk tecrübeyi hiç unutmuyorum. Lefkoşa-Güzelyurt yolu sık kullandığım bir yoldu. Kapılar açıldıktan sonra, Lefkoşa sınır kapısından geçip babamın kasabası Baf’a giderken bu yolun, yıllardır kullandığım yola paralel olduğunu fiziksel olarak da deneyimleyince ne kadar öfkelenmiştim! Sanki kolumun biri kuzeydeki yol, diğeri güneydeki paralel yoldu ve ben doğduğumdan beri tam göğsümden ikiye bölünmüştüm. Fantom ağrısı gibi hep sızlayan güney koluma protezdi bu tecrübe. Bizi bölen sınırları kaldırıp, birleştiren yolları yürümediğimiz sürece hep ağrıyacağız. Kıbrıs Cumhuriyeti siyasi söyleminde ‘sınır’ yok; olan yalnızca yol engelidir, barikattır; οδόφραγμα / ‘odofrágma’ kullanılır Rumca resmi söylemlerde, σύνορο / ‘sinoro’ değil. Tecrübelerimizi nasıl kavramsallaştırdığımız çok önemli çünkü hayat hikâyelerimizi kavramlarla, kelimelerle anlatıyoruz. Kurduğumuz anlatı günü ve geleceği belirliyor, geçmişi anlamlandırıyor, bakış açısı kuruyor. Dünyadan bakalım Kıbrıs’a; ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ yok, Kıbrıs Cumhuriyeti var. Réthoré’nın haritasından bakalım Kıbrıs’a; bölen sınırlar yok, birleştiren yollar var. Ayıran yol engellerini aşarken, Kıbrıslılar bir ülkeden başka bir ülkeye değil, aynı adanın verili bir kimliğinden diğerine, tartışmalı bellek katmanlarına, mekânlarına, zamanlarına geçiyor. Amerikalı antropolog Michael Herzfeld’un kavramsallaştırmasıyla kültürel mahremiyetlerv devreye giriyor bu geçişlerde. Türk oluyoruz Rum oluyoruz; Türkçü oluyoruz, Rumcu oluyoruz. Ara bölge bir eşik. En çok orada Kıbrıslı ve Kıbrısçı olabiliyoruz gibi hissediyor çoğu Kıbrıslı. Bu kadar küçük bir adada hareket ederken, bulunduğumuz yerin politik düzenine göre anlamları değişen kimlik kartlarımız var. Bir adım önce Avrupa’da, bir adım sonra yok-yerdeyiz mesela. Sınır, tabii ki, sinir.
BE: Kıbrıs sorununun kilit noktalarından Maraş üzerine akademik bir çalışman var. Bu çok değerli. Kıbrıs sorunu üzerine uzun yıllara dayanan siyasi yaklaşımlara karşı akademik çalışmaların zayıflığından söz edilebilir mi?
NA: Siyasetle akademi arasındaki sorun, akademik çalışmaların zayıflığından değil; siyasetçilerin bu çalışmalara kulak tıkamasından kaynaklanıyor. Bırakın akademik bulgulara dayalı politika geliştirmeyi, bilgi üretim süreçlerini siyası çıkarlara endekslemeye varacak kadar akademinin işleyişine müdahalede bulunan siyasi yapıların egemen olduğu üniversiteler bile var. Yine dönüyoruz etik ve özerklik meselesine. Bugün Harvard Üniversitesi bile Trump’ın siyasi müdahalelerine karşı direnmeye çalışıyor. Ama Trump geçecek, Harvard kalacak. Köklülük ve kurumsallık, bu bağlamda, etik ve demokratik yapıyı koruyabilmek için belirleyici unsurlar. Kıbrıs gibi, sürekli siyasi muğlaklıklarla çalkalanan küçük bir adada akademi de sürekli çalkalanıyor. Böyle durumlarda ahlaki pusuladan şaşmamak akademisyenlere düşüyor. Ben de toplum için akademi savunucusu olarak çalışmalarımı bu bilinçle sürdürüyorum. Maraş anlatılarına odaklanan etnografik çalışmam, zorla yerinden edilen Maraşlıların yer bağlılığını irdeleyen çok-disiplinli bir araştırma. Akademinin aynı zamanda ‘aktivist’ de olabileceğini örneklediğine inanıyorum çünkü bu araştırma, bana Kıbrıs’ın tarihsel sürecinde ‘düşman’ olarak dayatılan Kıbrıslırum toplumundan Maraşlı’ları dinleyebileceğim, seslerini duyurabileceğim, evinden, yerinden, yaşamından zorla koparılmanın insani boyutlarını gösterebileceğim bir alan açtı. Kıbrıs meselesi politik ve hukuki düzlemde tartışılmaya devam ederken, bu süreçte insanına neler olduğunun pek bir önemi yokmuş gibi davranan siyasi pratikler var bu adada, dünya genelinde olduğu gibi.
İnsanlarla çalışmaya, akademinin arzu edilen toplumsal değişimler için nasıl bir etken olabileceğini yaratıcı yöntemlerle irdelemeye devam ediyorum. Doktoramı tamamladıktan sonra, araştırmamın bulgularından esinle bir şiir dizisi yazdım. Avrupa Birliği destekli, “Toplumsal Değişim İçin Sanat” projesinin bir parçası olarak tamamladığım bu ses-yürüyüşü, Biz Hayalet Değiliz şiir serisi adıyla, Maraş içerisindeki belli kamusal alanlarda dijital bir yerleştirme olarak tasarlandı. Maraşlıların hafıza anlatıları doğrultusunda belirlediğim üç şiir istasyonunda, şiirler Echoes adlı bir uygulama aracılığıyla dinlenebiliyor (Figür 2). Maraş dışında da ise şiirler, işbirliği yaptığım Kıbrıs merkezli sanat kuruluşu D6:EU’nun web sayfasında yer alan videolardan izlenip dinlenebiliyor (Figür 3). 1974’ten bu yana askeri alan olarak insan yaşamına kapalı tutulan Kapalı Maraş’ın, 2020 yılında ‘hüzün turizmi’ adı altında iki sokağının ziyarete açılmasıyla daha da karmaşıklaştıran sürece bir karşı-söylem olarak yazdığım şiirler bunlar. Empati alanı açmasını, toplumlar arası diyaloğu teşvik etmesini ve böyle tartışmalı bir şehrin barışa hizmet edebilecek süreçlerden geçerek yeniden hayata döndürülmesinde etkin bir rol oynamasını umuyorum.

Figür 2: Biz Hayalet Değiliz – Şiir istasyonları. Harita: Jason Winn

Figür 3: ‘Biz Hayalet Değiliz’ şiir videoları – QR kod
Adanın siyasi gündeminde politika belirleyicileri, akademiye olduğu gibi sanata da kulaklarını tıkarken; ben, kamusal alan hafızası üzerine yazdığım bu şiirlerin tartışmalı şehirler hakkındaki algıyı nasıl etkilediğini araştırmaya koyuldum bile. Deneyim öncesi ve sonrası açık uçlu anketler aracılığıyla uyguladığım bu araştırmanın, akademik, sanatsal toplumsal ve politik dinamikler açısından değerlendirilmesini ve iyileştirici tartışmalar açmasını diliyorum. Henüz tamamlanmadığı için kesin bulgular paylaşamasam da şimdiye kadar topladığım verilerin ilk izlenimleri çok olumlu. Adadaki bölünmüşlüğü tetikleyen unsurlar ve insani yaklaşımların eksikliği konusunda önemli bir farkındalık yarattığı açıkça görülüyor. Hemen bir örnek vereyim. Şiir serisinin son istasyonundaki Kıbrıs’a Has Bir Bakış şiiri, Kıbrıslının nasıl sürekli sınırlar üzerinden kendini eğerek, bükerek ileriyi, yasaklananı görmeye çalıştığını, bunu yaparken de nasıl askeri ve siyasi otoriterler tarafından engellendiğini anlatıyor. Şiir uzun, ama bir kesit paylaşayım:
Singer dükkânı köşesinden çapraz bir bakış
ve girdi yasak bölgeye zihnim
Kıbrıs’a has bir uzanışla üzerinden her türlü sınırın
paslı varil, dikenli tel, kara delik ve çıkmaz sokakların
görebilmek için uzun zamandır arzulanan eve dönüşle
yeniden yerleşimi birleştirecek olası köprüleri
oraya gidemezsin
umut toplayıcıları korur karşılıklı önemseme kalıntılarını
kayıp, adaletsizlik ve açık yaralar için karşılıklı anlayışı
‘güveniyoruz kültüre’,vi ortak Kıbrıs hissine,
üzerinden bakıyoruz ortak geleceğe
paslı varil, dikenli tel, kara delik, ve çıkmaz sokakların
oraya gidebilir miyiz ? —
Hâlâ sürmekte olan, etnografik şiirin tartışmalı mekân algısı üzerindeki etkilerini irdelediğim bu araştırmada, katılımcıların deneyim sonrası açık uçlu ankette şimdiye kadar yazdıkları, şiirin sınırları yeniden düşünmeye davet etme potansiyeline işaret ediyor. Bunu belki de en iyi bir katılımcının kendi sözleri anlatıyor:
... Kapalı Maraş’taki Biz Hayalet Değiliz şiir yürüyüşünden birkaç gün sonraydı. Lefkoşa’daki Lokmacı barikatından geçiyordum... Her yeni ve daha önce fark etmediğim bölünmeye dair bir uyarı, bir işaret gördüğümde fotoğraf çekmeye ve o an hissettiklerim üzerine düşünmeye karar verdim. Ne yazık ki aynen Kıbrıs’a Has Bir Bakış şiirinde olduğu gibi asker bana ne yapamayacağımı söyledi... bu fotoğraflardan birini çekerken, varlığını fark etmediğim bir asker bağırarak ‘fotoğraf çekmek yasak!’ dedi... Bu proje benim üzerimde büyük ve kalıcı bir iz bıraktı; hayatım boyunca maruz kaldığım sınır işaretlerini algılayış biçimimi değiştirdi... bana çevremde olup bitenlere karşı daha farkında ve eleştirel bir bakış kazandırdığı için çok minnettarım. Gerçekten inanıyorum ki Maraş’ı ziyaret eden herkes bu şiirlerle birlikte ziyaret etmeli. Bu fark yaratabilir. Sanatın, başkalarının hisleriyle bağ kurma deneyimi ve tarihsel bağlam aracılığıyla statükoya karşı bir direniş biçimi olarak taşıdığı potansiyel çok etkileyici ve dönüştürücü…
Bir bireyin gündelik yaşamı esnasında, daha önce dikkat etmediği sınır işaretlerini fark etmeye başlaması, bu işaretlerin duygusal etkilerini kayda alma kararı alması ve şiirle birlikte bu alana farklı bir gözle bakması, sanatın bireysel olduğu kadar toplumsal ve kamusal bir dönüşüm aracı olabileceğini gösteriyor. Akademi de sanat da işini yapıyor yani.
BE: Modern Kıbrıs şiiri üzerinden düşünürsek şairlerin barışın öncüsü olduğunu söyleyebilir miyiz?
NA: Evet, modern Kıbrıs şiiri hem içeriğiyle hem de varoluş biçimiyle bir barış çağrısıdır. İki toplumun da şairleri, savaşın, acının ve kaybın tanıklığıyla, bölünmeye karşı direnişin şiirlerini yazıyor. Bu şiirler Türkçe, Yunanca ve İngilizce yazılıyor; çoğu zaman etnik ayrımın ve resmî anlatıların ötesine geçerek, ortak bir insanlık hâlini dile getiriyor. Özellikle 1974 savaşı sonrası yazılan şiirler, sınırın, yasın, travmanın, zorunlu göçün ve bitmeyen bekleyişin Kıbrıs için ne anlama geldiğini anlatıyor – anlatabiliyor. Bu şiirlerde barış sadece bir politik çözüm olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir onarım biçimi olarak okunabiliyor. Şiirin dolaşımı, ortak acıya dair tanıklığı mümkün kılıyor; empatiyi, karşılıklı duygudaşlığı ve hafıza paylaşımını sağlıyor. Böylece modern Kıbrıs şiiri, sınırları yalnızca fiziksel değil, duygusal ve düşünsel olarak da aşan bir barış diline dönüşüyor. Faklı lisanlarımızı aşıp birbirilerimizin şiirini çevirmeye çalışmak da bu barış dilinin kurucu unsurlarından biri. Kendi aramızda ve dünyayla barış dilinde konuşmaya gayret ediyoruz. Bu çabanın en iyi örneklerinden biri Tamer Öncül ve Maria Siakalli’nin iki dilde hazırladığı ‘Kıbrıs Barış Şiirleri’ antolojisidir (Figür 4). Benim de şiirlerimin bulunduğu bu antoloji Kıbrıs’ın etnik ayırım yapamayacağınız insan hikâyesi. Birkaç örnek vereyim antolojideki kısacık şiirlerimden:
Kıbrıs bahçesi:
soğanı ganimet
nergis çiçeği
/
çocuk aç –
paslı tencerede göç
gömeç kaynatır
/
saksıya diker
evinden edilenler
ağaçlarını

BE: Adı hep sorunla ve gerçekleşmemiş barış planlarıyla anılan Kıbrıs aynı zamanda mitolojik bir ada. Afroditi'in lakaplarından biri de Kıbrıslı. Hem senin hem Gürgenç'in, Fatma'nın, Jenan'ın, Neşe'nin şiirlerinde erotizm başat bir rolde. Erotizmi şiirlerinizde Türkiye'deki şiire göre daha özgürce kullandığınızı düşünüyorum, yanılıyor muyum?
NA: Erotizm yaşamsal bir enerji. Kıbrıslı şairler için Akdenizlilikle, adalılıkla iç içe geçmiş bir duyumsama biçimi. İncir, üzüm, limon, nergis, yasemin, zeytinyağı sürekli hayatımızda olunca; denize, güneşe, kuma maruz kalınca, hiç bitmeyen yazlar tenimizde ve tadımızda iz bırakınca, bu hâlin şiirimize sızması da kaçınılmaz oluyor. Bizler için erotizm sadece tensel bir çağrışım değil, aynı zamanda bir isyan ve özgürlük alanı. Zaten Afrodit’in torunları değil miyiz? Aşkı, arzuyu, samimiyeti, teması, dokunuşu şiirle dile getirmek, bize adanın mitolojik ve kültürel belleğinden kalan bir miras. Şiire bırakayım bu konuda hemen sözü:
kayarken bir bulut kopardım gökten
bir incir ağaçtan şiir uzaktan
kuşların düşler
benimle gelen denize verdim şiiri
ufuk aldı bulutu incir benim
kuş düşlerim kayarken
öpülür kanat yerlerim
göğümden göğsüne effata!
bal geliyor incirdenvii
[ii] Bu şiir daha önce Maria Siakalli’nin hazırladığı iki toplumlu “μαζί / biz” şiir koleksiyonunda Türkçe ve Yunanca olarak yayımlanmıştır.
[v] Herzfeld, M. (1997). Cultural Intimacy: Social Poetics in the Nation-State. New York: Routledge.
[vi] 2019 yılında Kıbrıslıtürk lider Mustafa Akıncı ve Kıbrıslırum lider Nicos Anastasiades sanat eserlerinin takası için bir anlaşmaya vardılar. İki-toplumlu Kültür Teknik Komitesi tarafından yürütülen bu anlaşmanın bir parçası olarak Kıbrıs Türk toplumu Kıbrıslırum sanatçıların tablolarını iade ederken, Kıbrıs Rum toplumu da arşivlerindeki Kıbrıslıtürk sanatçıların görsel-işitsel kayıtlarını iade etti. İade edilen tablolar arasında Maraş Sanat Galerisi’ne ait olanlar da vardı.
[vii] bu şiirin tümü daha önce Kıbrıs merkezli edebiyat dergisi Duvardaki Delik’in 7. sayısında yayımlanmıştır.






