Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Ağustos 2023

Edebiyat

Önce Oku Sonra Doku

Oğuz Demiralp

Paylaş

32

0


İyi eleştiri metni, üzerine yazıldığı kitabı okumaya ya da okudunuzsa ikide bir karıştırmaya gereksinme duyurmaksızın kendini okutan metindir.

Sorumuz: “Edebiyat metinleri nasıl okunur?” Bu soruyu görünce hemen aklıma Virgina Woolf’un denemesi geldi: ‘‘How Should One Read A Book?’’ (Bir Kitabı Nasıl Okumalı?) Açtım, baktım yeniden. İlk üç tümceyi alıntılamadan edemeyeceğim: “İlkin, başlığımın sonundaki soru iminin altını çizmek istiyorum. Soruyu kendim için yanıtlayabilsem bile, bu yanıt yalnızca bana uygulanabilecektir, size değil. Gerçekten, bir kişinin okuma hakkında başkasına verebileceği tek salık, salık almamak, kendi içgüdülerini izlemek, kendi aklını kullanmak, kendi sonuçlarına ulaşmaktır.” Okumak sözcüğünün iki anlamı var elbette. Birincisi düz anlamı. Eline bir kitabı alıp okuyorsun. Bitince kapatıp gidiyorsun. İkinci anlamı daha geniş. Kitap üzerine yazmayı, özellikle eleştiri eylemini imliyor. Önce okuyorsun, sonra okuduğunu inceleyip değerlendiriyorsun.

Anladığım kadarıyla, önümüzdeki soruda yer verilen “okunur” sözcüğü okumanın geniş anlamını taşıyor. Ancak, okumanın düz anlamına da değinmemizi engelleyen bir soru değil bu. Giderek: salt okumak, yani kitabı salt okumakla yetinmek, üzerinde düşünmemiz gereken temel bir eylem. Okur dediğimiz varlık üzerine düşünmek anlamına gelir bu. Yıllar, on yıllar önce ‘‘Okuryazmazlar Sorunsalı’’ diye bir şeyler yazmıştım. Eskiden yazdıklarıma açıp bakmayı sevmem. Orada neler yazmış olduğumu da anımsamıyorum. Ne ki, yıllar içinde gördüğüm şey, bir ülkede yazının, edebiyatın gelişmesinde okur düzeyinin önemli payı oluyor. Düzeyli, nitelikli okur kitlesinin geniş olması iyi yapıtların üretilmesini teşvik ediyor. Okuduğunun sanat düzeyine aldırmayan okur kitlesi genişse sıradan yapıtların öne çıkması kolaylaşıyor. Bazen nitelikli yapıtlara nefes alacak alan bile bırakmıyorlar. Tecimsel kaygıların ağır bastığı bir piyasa ortamında çok satılabilecek yapıtlara öncelik veriliyor. Nicelik niteliği bastırıyor.

Öyleyse nitelikli okur sayısının nasıl artırılabileceği sorusu bir ülkeden yazının, edebiyatın nitel gelişmesi açısından can alıcıdır. Virginia Woolf denemesini nitelikli okur görüngesinden yazmış. Woolf’un denemesini tartışacak değilim. Yalnızca ileri sürdüğü bir savı yüzde yüz katılarak anacağım. Woolf’a göre, okur elindeki yapıtın ya da metnin değerini ölçmek için onu türünün en iyileriyle karşılaştırmalı. Örneğin, romansa okuduğu, Daniel Defoe’yu, Jane Austen’ı ya da o çapta bir yazarı ölçü almalı. Bu önermeden çıkarabileceğimiz sonuç belli: İyi okur iyi yapıtları okuya okuya yetişir. O nasıl yapılır, edilir, burada ahkâm kesecek değilim ama bir ülkede birkaç on bin iyi okur olursa o ülke yazınının hali bir başka olur. Ülkemizde yazın eğitimi ilkokullarda başlıyor, onlarca yazın, filoloji fakültemiz bulunuyor ama nitelikli okur sayısını arzu ettiğimiz düzeye henüz çıkaramadığımız izlenimi içindeyim. Bu aşamada, yazımızın konusunu anımsatarak, iyi okurun nasıl okuması gerektiğini sorabilirsiniz. Bu soruyu, okuma eylemini geniş anlamıyla, yani eleştiri olarak ele aldığımızda yanıtlamaya çalışarabiliriz. Çünkü her iyi okur, eline kalemi almasa bile, potansiyel bir eleştirmendir.

Artık geçebiliriz edebiyat metinlerinin eleştirel anlamda nasıl okunduğu konusuna. Elbette, Virginia Woolf’un yazdığı gibi, kimseye salık ya da ders verecek halimiz yok. Okumayı seviyoruz. Bazen kendimizi tutamayıp elimize kalemi alıyor, okuduğumuz metin üzerine bir şeyler karalıyoruz. Eleştiri, deneme kavramları üzerine de geçmişte az ukalalık etmedik! Dolayısıyla şimdi yapacağımız, öznel deneyimimizi kabaca ve kısaca paylaşmaktan öteye gidemeyecektir. Gene de konunun daha önce değinmediğimiz bir yönüyle başlayabiliriz. Bir metni okumaya koyulmadan önce o metinle ilgili olabilecek önyargılarımızdan arınabildiğimiz kadar arınmaya çalışmamız gerekir. Önyargılar, çoğunlukla, eğer metnin yazarını tanıyorsak ya da onun hakkında bilgi edinmiş durumdaysak ortaya çıkar. Sevdiğimiz bir yazarsa metni beğenmeye hazır bir havada okumaya başlarız. Sevmediğimiz bir yazarsa bunun tersi olur. Bir yazarı ilk kez okuyacaksak ama onun hakkında oradan buradan çeşitli bilgiler edinmiş, yorumlar okumuşsak bu birikim bizde belirli bir önyargı oluşturmuş olabilir. Hiç bilmediğimiz bir yazar ise yayınevi, kitabın kaç adet basıldığı, kitabın iç ve dış kapaklarındaki sunuş yazıları, bir metin söz konusu ise metnin yer verildiği yayına ilişkin düşüncelerimiz bizi etkileyebilir. Bu etki de okumamızı koşullandırabilir. Yapılması gereken, yazarını, nerede, nasıl yayımlandığını düşünmeden elimizdeki metne odaklanmaktır. Yazara, hele biraz tanındıktan sonra metinden daha çok önem vermeye yönelen bugünkü yazın ortamında kolay değildir bu. Aslında bir metni tam olarak değerlendirebilmek için yazarının kim olduğunu bilmeden okumak gerekir. Bu ülküsel başlangıç noktasında hiçbir zaman olamayacağımız kesindir.

Bununla birlikte, elimizdeki metni başlığından başlayarak okumaya koyulurken önyargılarımızdan arınabildiğimiz ölçüde sözünü ettiğimiz ülküsel başlangıç noktasına yakın oluruz. Önce metin! Okumak elimizdeki metinle sohbettir, hasbihaldir, söyleşmedir. Elbette, elimizdeki metin bizi açarsa, hoşumuza giderse öyledir. Sevmezsek okuduğumuz metni hemen bırakabiliriz. Okur özgürdür. Metni sonuna kadar götürme zorunluluğunu herhangi bir nedenle duyuyorsak o zaman okumak zorla ders çalışmaya benzer. Geçimini eleştiri, deneme, kitap tanıtma yazısı yazarak sağlayanlar, yayınevi çalışanları ne yazık ki zorla okuma cenderesine sık sık girerler. Ne diyelim? Tanrı sabır versin! Ancak bir metni sevsek de sevmesek de onun üzerine yazabiliriz. İşte bu yazıda asıl kastettiğimiz okuma eylemi: (d)okumak. Bu yazdığımıza eleştiri, eleştiri denemesi, eleştirel deneme, deneme gibi türsel yakıştırmalar yapabiliriz. Ya metin üzerine yazıyoruzdur ya da metin üzerinden, ya da üzerine ile üzerindeni karıştırarak. Burada aslolan bizim yazmamızdır. Zorla ya da ısmarlama yazmıyorsak, kendimiz isteyerek, kendimizi ifade etmeyi isteyerek kalemi elimize alırsak yazmanın zevkine doyum olmaz.

Bu yazdığımıza eleştiri, eleştiri denemesi, eleştirel deneme, deneme gibi türsel yakıştırmalar yapabiliriz. Ya metin üzerine yazıyoruzdur ya da metin üzerinden, ya da üzerine ile üzerindeni karıştırarak. Burada aslolan bizim yazmamızdır.

Okuduğunuz, üzerin(d)e(n) yazacağınız metni beğenip beğenmediğinizi, nedenleriyle birlikte dile getirmek bence yararlıdır. Elinizdeki metne haksızlık etmemek, beğenmeseniz de emek harcanmış bir ürün olduğunu görmek yazın etiği açısından önemlidir. Roman ya da öykü ise, yapısı, kurgusu, biçemi, inandırıcılığı gibi; şiir ise imge dokusu, akışı, tutarlılığı gibi yönlerini neden beğenip beğenmediğinizi belirtmek özellikle yazdığınız şeye eleştiri denmesini istiyorsanız yerinde olur. Bütün bunları elbette yazınızın yapısına göre değişik yollardan yapabilirsiniz. Ancak eleştiri yazanın kendini yargıç sanmaması, yalnızca okur olarak düşüncelerini kâğıda döktüğünü, dolayısıyla haddini bilmesi de gereklidir. Yazın sanatında yargıçlık sökmez. Tek yargıç zamandır. Yazdıklarıyla herkesi korkutan eleştirmenler olmuştur ama bunların arasında yarına kalanların sayısı kaçtır? Herhalde yarına kalmış olanlar, yazdıklarıyla hem yazarlara hem de okurlara olumlu yönlendirmeler yapmış, bunu yaparken de güzel metinler üretmiş olanlardır. Eleştiri yargıçlık değil, okurun yazma hakkını kullanmasıdır. “Metnin ne anlama geldiğini, özelliklerini yazar sorarsınız, olur biter. Eleştiriye ne gerek var?” diyebilirsiniz. Ancak her metin bittikten sonra yazarından kopup kendi hayatını yaşamaya başlar. Siz kendi metni üzerine doğru dürüst eleştiri yapabilen kaç yazar biliyorsunuz? Ders verir gibi yazdığımı düşünmeyin. Aslında yapmaya çalıştığım şeyi dile getiriyorum. İyiden iyiye eleştiri kavramına yöneldik, ayrımındayım. Ana amacımız da bu değil mi? Eleştiri deyince bir sürü kuram, okul olduğunu biliyorsunuz, biliyorum. Yorumsamacı, yakın okumacı, yapısalcı, Marxçı, ruh çözümlemeci, izlekçi (tematikçi), alımlamacı...

Bunların hepsinin yararlı olduğunu, birbirine üstün olmadıklarını düşünüyorum. Özellikle profesyonel eleştirmenlerin bütün bu okulları tanıması gerekli. Bu arada aklıma takılan bir soru: Acaba bizim yazın okullarımızda eleştiri kürsüsü ya da en azından eleştiri tarihi ya da kuramları gibi dersler var mıdır? Varsa, kutlarım kurucularını, eyleyicilerini. Eleştiri eyleminin en teknik basit tanımı bir metni inceleyip, irdeleyip değerlendirmektir. Ben eleştiri eylemini, Tanpınar’dan öğrendiğim bir deyişle, metni kat kat açmak olarak görüyorum. Zaten bir kez belirli bir metni anlama, anlamlandırma çabasına ciddi olarak giriştiniz mi o bize çoğu kez yavaş yavaş, bazen de hızla açılır. Metnin çeşitli öğeleri arasındaki ilişkileri görürsünüz. Önce metin! dedik. Metni önce kendi içinde incelemek gerekir. Metni hiçbir dış etmene değinmeden anladığınızı, değerlendirdiğinizi düşünürseniz mesele yok. Ne var ki, çoğu kez metin sizi dışarıya gönderir. Metnin kültürel arka düzlemini, tarihsel dönemi, yazın tarihi içindeki yerini araştırmanız gerekir. Giderek, ruh çözümleyici bir okuma yapmıyor olsanız bile yazarın yaşamöyküsünü bilmeniz gerekebilir. Örneğin, Juan Rulfo’nun dünyasını anlamak için bu zorunludur. Bu yüzden iyi yaşamöyküsü çalışmalarına eleştirinin kardeşi derler. Yeri gelmişken, özellikle değinmek istediğim bir konuyu açayım.

Biliyoruz, otuz kırk yıldır bir metinlerarası ilişki kavramı moda oldu. Metinler arasında ilişkilerin kaçınılmaz olduğunu, yapıtların birbirinden etkilendiğini, giderek birbirinden doğabildiğini yazın tarihi gösteriyor. Bu kendiliğinden, doğallıkla yürüyen bir süreçtir. Ancak bu kavramın iyice bilinir olmasıyla birlikte yazın dünyası yeni bir sorunla uğraşmaya başladı. Birçok yazar bu kavramın arkasına saklanarak başka yazarlardan yaptıkları (ç)alıntıları meşrulaştırmaya çalışıyor. Yeni bir şey yaratmıyorlar. Çirkin, yersiz, kaynak metnin sulandırılmasına yol açan uyarlamalar yapıyorlar. Birtakım uyduruk eleştirmenler de çıkıp bu tür kılgılara, “Vay be! Falan filandan nasıl yararlanmış. Böylece şark geleneklerini sürdürmüş” gibisinden ahmakça beğeniler düzüyorlar. Giderek, yazar başka, özellikle eski metinlerden ne kadar çok çalıntı yapmışsa o kadar makbul oluyor. Böylece yazarıyla, eleştirmeniyle, kurmaca ve şiir yazımının özü olan yaratıcılık kavramıyla alay ediyorlar. Metinlerarası ilişkileri pek seven yazarlardan, hiç değilse yapıtlarının sonuna bir kaynakça koyarak, neyi nerden aldıklarını açıklamalarını bir okur olarak bekliyorum.

Elbette, edebiyat hafiyeliği yaparak bu tür yazarların, yapıtların peşine düşebilirsiniz. Kim bilir? Belki günün birinde bir eleştirmenimiz kalkar, kim kimden neyi nasıl almış, onun ansiklopedisini yapar. Şaka değil! Öyle bir çalışma yazınımıza önemli bir hizmet oluşturur. Ancak, böyle bir çalışma okura yazını daha çok mu sevdirir yoksa okuru yazından mı soğutur, bilemem! Yazından soğumak! Ağzımdan çıkan bu laf korkuttu beni. Fransızcanın küçük burjuva dehası Michel Houellebecq artık yazının hiçbir işe yaramadığını, bilimin yanında bir hiç olduğunu söyler. İşlevselci bir bakışla Michel’e hak verebilirsiniz. Ne var ki, yazın dilin özüdür. Bir insan topluluğunun ruh tarihinin kayda geçmesidir. Yazın, bir dilin, o dili konuşan topluluğun belleğidir. Yazın yapıtında yalnızca bir yazarın dünyasını değil, o dünyada toplumunun, döneminin, ait olduğu kültürün neliğini görürsünüz. İşte eleştirinin yazına katkısı buradadır. Metni kat kat açarak, yazarın şahsi masalını, o masalın içinden geldiği dünyayı bulgularsınız. İyi eleştiri metni yalnızca yapıtı açıklamakla kalmaz. O yapıtın içinden çıktığı kültürel bağlama uzanır. Bir yazın metninin anlattığı, şiirleştirdiği gerçeklikler, gerçekler ne denli kötü olursa olsun, yazın metni onları estetik bir varlığa, bir güzelliğe çevirerek aşar. Onun için yazın, bir umutsuzluk ifadesi olarak yapıldığı zaman bile insanın güzele, iyiye olan özleminin, kendini aşarak o olumlu düzeye ulaşma güdüsünün ürünüdür. Eleştiri de bu temel insancı devinimin bir parçasıdır. Okuduğu metni uzatır, geliştirir. Yazından yoksun olmak, yazını gereksememek: korkunç! Nesnel eleştiri olmaz. Elbette, yapıtın yapısı, konusu, dilbilimsel özellikleri, giderek biçemine ilişkin nesnel saptamalar yapılır. Ancak iş yapıtı anlamlandırmaya gelince okurun algılaması öne çıkar.

Okurdan okura, dönemden döneme değişen bir yorumlama etkinliğidir eleştiri. Yapıtın anlam alanı ne denli genişse yorumlar da o denli çeşitlidir. Büyük yapıtların ayırıcı özelliği anlam alanlarının genişliğindedir. Hemen her dönemde birilerine bir şeyler verebilmelerindedir. Eleştirmen okuduğu yapıtın özsuyundan beslenerek kendi yapıtını yapar. Eleştirmenin yorumlama gücü olmalıdır. Bir satır yazabilmek için bin satır okumuş olmalıdır.Yapıtta gördüğü anlam alanının sınırlarına kadar giderek bulguladığı izlekleri, kurucu imgeleri tam bir zihin özgürlüğü içinde yorumlayabilmelidir. Unutmayalım: Ayrıntılar da önemlidir. Bazen yazarın dünyasının ya da yapıtın gizi birkaç ayrıntıda olabilir. İyi eleştiri metni, üzerine yazıldığı kitabı okumaya ya da okudunuzsa ikide bir karıştırmaya gereksinme duyurmaksızın kendini okutan metindir. Kendi başına ayakta duran metindir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çocuklar ve HayvanlarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

4 Şubat 2025

Herkes Vedalaşmak İster

Bu romanda ruhlar ve insanlar, anlam arayışı içinde geçmişleriyle hesaplaşıyor. İlk kaybımı yaşadıktan sonra, yasla nasıl başa çıkacağımı bilemez bir halde hem kendi sınırlarımı hem de yakınlarımı fazlasıyla zorladım. Bu süreç birkaç ay değil, birkaç yıl sürdü. Ta ki profesyon..

Devamı..

Ufak Bir Kasaba, Küçük Bir Kız: Lema

Caner Almaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024