Onurhan Ersoy ile ilk öykü kitabı Geri Dön Her Şey Berbat Edildi odağında yapmış olduğum söyleşi tezatlıklar üzerine şekillendi. İnsanın duygularındaki iniş çıkışların davranışlarındaki iz düşümü olarak ortaya çıkan tezatlıkları tam da modern insanın yapı taşı değil de, nedir? Öyküler boyunca karakterlerin kendini bulması, arayışı, olaylar içerisinde bazen ne yapacağını bilememesi modern insanın bahsedilmek istenen tezatlıklarını ortaya çıkarması açısından önemli.
Onurhan Ersoy ile ilk kitabı Geri Dön Her Şey Berbat Edildi odağında gerçekleştirdiğim söyleşi için buyurun lütfen.
Aynur Kulak: “Tezat, hayatının bir parçası olduğu için öykü yazmaya başladı.” Epona yazarlarıyla ilgili, -özellikle genç, çağdaş yazarları ile ilgili- böyle ilgi çekici bilgiler verdiği için ben de buradan başlamak istedim. Edebiyat ile ilişkini bu tezatlık üzerinden ele alırsak nasıl tarif edersin?
Onurhan Ersoy: Roman, öykü ya da kurmaca dediğimiz modern türler belirli çelişkiler üzerine kurulur. Anlatmaya değer her hikâye bir çelişki, çatışkı taşır. Büyük hikâyelerin başlangıcına dair o meşhur söz, ya şehre bir yabancı gelir ya da bir adam yolculuğa çıkar da bunu kasteder. Zaten bu yüzden her insanın anlâtacak hikayeleri vardır, çünkü hayatlarımız çelişkilere dolu. Biraz daha içeri bakarsak, zaten insan çelişkilerle dolu.
AK: Geri Dön Her Şey Berbat Edildi. 11 öyküden oluşan bir ilk kitap. Kitabın oluşum öyküsü nedir? 11 öykü nasıl bir araya geldi, daha önce dergilerde yayınlanan öyküler mi mesela yoksa ilk defa bu kitapla birlikte mi okuduk öykülerini?
OE: Öykülerin bir kısmı dergilerde yayımlanmıştı. Daha önce yayımlanmamış öyküler de var kitapta. Dergilerde yayımlanmış olmasına ve şahsen beğenmeme rağmen kitaba almadığım öyküler de var. Dosyaya giremeyen öyküleri, diğerlerine çok benzemelerinden dolayı eledim. Tematik bağ elbette önemli ama sürekli aynı şeyi anlatan bir yazar olmak istemiyorum. En azından aynı şekilde.
AK: Öykülerde kişinin kendini bulması, arayışı, olaylar içerisinde bazen ne yapacağını bilememesi mevzu bahis. Mesela "Gitmedim Ama İçinden Geçtim", mesela "Komünist Manifestonun Yazarı Piyale Murat", mesela "Aşkın Radyo Aktivitesi". Fakat bunun tam karşısında masalsı dönemlerin mevzu bahis olduğu kitabın ilk öyküsü "Yatağın Altındaki Ölü Kediler", "Deniz Üstü Köpürür" öykülerinde mesela daha ne olduğu bilinen, daha hâkim bir yapı var. İlk önce öykülerin bu yapılarıyla ilgili konuşmak isterim.
OE: Bence bu doğru bir tespit. Ne yapacağını bilemeyen karakterler meselesi. "Yatağın Altındaki Ölü Kediler" ve "Deniz Üstü Köpürür" öykülerinde ise karakterler daha kendinden emin hareket ediyor gibiler. Bunun, benden uzak dünyalarda yaşamaları ve benden uzak zihinlere, hareket kabiliyetlerine sahip olmalarıyla alakası olabilir. Şu da var, o öykülerde de belirli karakterler -ana karakter diyebilir miyiz onlara bilmiyorum- haricinde diğerleri de aynı dalgınlığa, ne yapacağını bilememe haline sahipler. Bahsettiğim belirli karakterlerden biri, "Yatağın Altındaki Ölü Kediler"in ilk bölümündeki Bıyıklı Ali kendisine bir şato inşa ettiriyor. Tabiatı gereği karizmatik ve kendinden emin olmalı. Olmadığı takdirde ortaya başka bir hikâye çıkar çünkü. Ve o başka hikâye, öykünün ikinci bölümüne uzanıyor. "Deniz Üstü Köpürür"de de tahta gemilerle okyanus geçen Kolomb var, o da kendinden emin görünmek zorunda. Gibi açıklamalar yapabiliriz.
AK: "Yatağın Altındaki Ölü Kediler". Dönemsel, masalsı bir öykü ile başlıyor kitap ve bir o kadar da karanlık öğeleri de olan bir öykü bu. Kitabın benzer öykülerle devam edeceğini düşündüm ama olmadı. Bu yüzden bu ilk öyküyü ayrıca konuşmak istedim. Mesela "Ham Mana Kaynakları" ve "Deniz Üstü Köpürür" öyküleri de anlatısı ve hissettirdikleri açısından ilk öykü ile benzerlikler gösteriyor ama "Yatağın Altındaki Ölü Kediler"in yarattığı hissiyatı, hikâye aktarılırkenki rahatsız etmeyen üst bakışını sevdim sanırım. Ne söylemek istersin?
OE: "Yatağın Altındaki Ölü Kediler"i yazmadan önce Osmanlı dönemi vampir mitlerine dair biraz kitap okudum, araştırma yaptım. Keza "Deniz Üstü Köpürür"ü de yazmadan evvel Kolomb’un seyir defterlerini okudum, notlar aldım. Bu iki öykünün ortak noktaları belli bir çalışma, araştırma sürecinden sonra yazılmaları. Bahsettiğin üst bakış da bundan kaynaklanıyor sanırım. Dönemsellik noktasındaysa şu var. İki öykü de bir şekilde günümüze bağlanıyor, aslında “masalsı” havayı kırmak için yaptığım bir şey bu. Evet, ilk öykünün ilk bölümü evvel zaman içinde diye başlıyor fakat ikinci bölümünde günümüze geliyoruz, vegan olmadığı için McDonald’s dondurması almayan karakterlerle karşılaşıyoruz. Yine Deniz Üstü Köpürür’de de olaylar Kolomb’un ilk seyahatlerini konu alsa da anlatıcı metanın fetiş karakterinden bahsedebiliyor.
AK: "Kaplanların Sigara İçtiği Zamanlarda" ve "Öteki Öte". Bu öyküler polisiye öğelerle hafiften bilim-kurgunun yanından geçerek yazılmış hissiyatı verdiler. Aslında tüm öykülerde yaratılmak istenen belli belirsiz bir gizem duygusu, olayların peşine düşme hali var. Bu öyküleri bu unsurlarla konuşsak öykülerin hissettirdiği polisiye yapılarla ilgili ne söylemek istersin?
OE: Polisiye, kurmacanın temel unsurlarından biri olan merakı ana odağına alan bir tür. Zaten bu yüzden bir polisiye kitabı övmek için sürükleyiciliğinden dem vurulur daima. Sürükleyici olması gerekir, aksi takdirde olayları yeteri kadar merak ettirememiştir. Bilim kurgu da hayal gücünün inanılmaz çılgınca şeylere sahne hazırlayabildiği bir tür. Bunları da seviyorum. Öykülerimde fantastik, bilim kurgu, polisiye unsurlar olması gerektiğini hissediyorum. Bir “tür” yazarı değilim ama tüm bu türlerden faydalanmak gerektiğini düşünüyorum.
AK: Öykülerdeki karakterleri konuşmak isterim. Şimdiki zamanda geçen öykülerde özellikle, şehrin içinde dolaşan, arayış içinde olan karakterler bu dünyaya ait değillermiş gibi sanki. Bazen şaşkınlar, bazen bir uykuyla uyanıklık dalgınlığında afyonları patlamamış halde dolaşıyorlar, şaşkın gibiler evet, ama şaşkın olduklarının farkında da değil gibiler... Kuşaklardan dem vurmak istemiyorum fakat, 21. yüzyılın birey olma peşinde olan insanlarının nasıl düşünmesi, yaşaması, bir düzen kurması, aşık olması gerektiğini bilmeme hali çok belirgin karakterlerde.
OE: Bu da doğru. Eh, kitaptaki öyküleri birbirine bağlayan o tematik bağ bu sanırım. Yirmi birinci yüzyıl bizlere yaşam değil sürüklenme sunuyor. Önceki yüzyılları bilmiyorum. Bu dünyaya ait olamama hali, bu dünyaya ait insanların en temel özelliği bana kalırsa. Nasıl düşüneceğimizi, nasıl düzen kuracağımızı, nasıl âşık olacağımızı keşfedecek vakte ve imkâna sahip değilsek hepsini dışarıdan birer bilgi olarak alırız. Bu da eğretiliği doğurur. Yine çelişkiye geldik bakın.
AK: Mizahi unsurları barındıran, absürt anlatıya da yaslanan bir yapısı var kitabın. Özellikle karakterlerin kendi düştükleri durumlara karşı olan dalgacı hali, kendini ciddiye almıyor görünüp arayışta olduğu şeylere acil ihtiyacı olduğu gerçeği yaratılan absürt anlatının doğmasına sebebiyet veriyor sanki, ne dersin? Mesela çok kızgın ama kızgınlığını gölgeleyecek şekilde mizaha başvuruluyor hemen ya da çok âşık ama bunu kabullenmek yerine çevresindeki her şeye karşı dalgacı bir hal takınıyor karakterler yine mizah üzerinden.
OE: Çelişkilerden çok sık bahsettiğimin farkındayım ama kurmacanın da mizahın da kökü bu, ne yapayım. Üstelik mizah, acıyı bastırmanın en kullanışlı yollarından biri. Dert, elem, keder, acı, sıkıntı, bunalım, travma vesaire kolay kolay anlatılabilir şeyler değildir. Üstü kapatılır, kapatılmaya çalışılır. Kurmacada da söz konusu acının tesirli olabilmesi adına gizlenmesi gerekir. Metni kotarmak için okurun gözüne sokulan acıyı, tadı kötü olduğu için yemeğe boca edilen pul bibere benzetiyorum.
AK: “Yalnızdı. Mutsuzdu. Sıkılıyordu. Her şey olması gerektiği gibi.” Bu sözlerle bitiyor kitap ve Geri Dön Her Şey Berbat Edildi isimli bir öykü yok kitabın içinde. Yazılanın aksine her şey olması gerektiği gibi değil sanki, yoksa kitabın ismi neden "Geri Dön Her Şey Berbat Edildi" olsun.
OE: Yalnızlık, mutsuzluk ve sıkılganlık ideal bir ortamı tanımlamaz. Her şey, ancak bu berbatlıkta olması gerektiği gibi olabiliyor. Kitabın ismi de Walter Benjamin’in aksine her şeyin affedildiği değil, berbat edildiği yere yapılan bir dönüş çağrısı. Burada hiçbir şey affedilemiyor. Her şey berbat edildi. Yalnızlık ve mutsuzluk var. Sıkılacağız. Yine de geri dön. Böylelikle her şey olması gerektiği gibi olur.
Gibi.






