İşte hayalciliğimizle iyi bir okur oluşumuzdan kaynaklanan hafızamızın, gerçeklerle düşünceleri iç içe geçirmeye eğilim gösterecek yanımızın ideal uyum anlarında kitabın derin anlamı belirecek gibi olur: “Ben sana dürüstlük göstereyim, sen de bana şefkat,” demiştir hemen girişte yazar; kitabın hakikilik sorununu baştan sona kurcalıyor oluşuna dikkatinin, sevgisinin ve edebiyat birikiminin, tutkusunun içinden bir yanıt vermesi bekleniyordur okurun.
İstanbul’u çıkar çıkmaz hemen edinip ilk okuduğumda şehri ne henüz görmüş ne de başka romanlardan, hatıratlardan sürekli kafamda taşıyacağım bütünlüklü ve sarsılmaz bir izlenimini oluşturmuştum. Sürekli büyümekte olan bir şehirden (Diyarbakır) başka daha büyük bir şehre (Ankara) üniversite okumak için gelen genç birinin kapılacağı gibi, yazarın kendi kişisel tarihiyle şehrin duygusunu iç içe geçirerek ve üstelik başka metinlerle yoğun bir ilişki içinde durmadan genişleterek anlattığı sayfalar, paragraflar, hatta satırlar öylesine etkilemişti ki beni, bahsettiğim iki şehrin de deneyimsiz ruhumda işte tam da öyle izler bıraktığını bir yanılsamadan çok daha ikna edici bir duyguyla anlamış, semtler, ücra mahalleler, gece karanlığı ve kitaplar içinde gezinen o kafası karışık ruhla kendiliğinden bir bağ kurabildiğimi görmekte zorlanmamıştım. Her gün gördüğüm ama çoğunlukla bir anlam veremeden bir an sonra alışkanlıkla unuttuğum şehir manzaraları, insanlar ve ilişkileri ben harıl harıl okumayı sürdürdükçe hemen yerli yerinde yepyeni bağlamlara oturuyor, gittikçe içimin açılmakta olduğunu fark etmemle de, yine her genç ve huzursuz kişinin ihtiyaç duyacağı sinizm, gurur ve mağrurluk duyguları renk ve doku değiştirerek bu kez belirgin bir keşfetme iyimserliğiyle birleşiyordu. Kitabı kapatır kapatmaz hemen karışacağımı hayal ettiğim sokaklara bir an önce çıkma isteğiyle, o sokakların benzerlerini bitip tükenmez bir anlatma hevesi ve detaylarına inerek tasvir eden, gözlerimi alamadığım sayfaları bir daha yeniden okuma dürtüsünün beni aynı anda esir aldığını, sonunda bazı kısımlarını ve daha sonra da kitabın tümünü bir daha –sanki durmadan yeniden– okuduğumu, bir müzik gibi adeta ezberime geçirdiğimi hatırlıyorum.
Yazarın da kitabın bir yerinde değineceği, şehrin en derindeki merkezi kendi ruhumuzdan başkası değilse, anlamlandırılmak için bekleyen, gizli saklı kalmış bir ikinci dünyanın varlığıyla birleşecek işaretlerle dolu bir âleme giriş yapıyorduk. Bu kişisel ruhun kırılganlığına, çocukça hayalleri ve takıntılarına, olgunlaştıkça şehri de büyük, güvenli bir sığınak gibi görme eğilimine kendi başımıza içten bir dikkat ve dürüstlükle yaklaşabildiğimizde, ancak o zaman, bu ikinci dünya koşulsuzca açacaktı kapılarını.
İstanbul, yazarın bir müze-ev gibi anlattığı aile çevresinden, tıkış tıkış mobilyalar, eski eşyalar ve kitaplar ve ansiklopedilerden ibaret yarı karanlık bir dünyadan bir diğerine, ailece gidilen gezintilere, anneyle, babayla çıkılmış sokaklara geçilirken ilkin bir fotoğraf durgunluğunda ve çoğunlukla da siyah-beyaz bir şehirdi. Yıkılan bir imparatorluğun kalbinde derme çatma da olsa kurulan ve çocukluğunda yazarın birer birer ve geç kalmış bir medeniyet çabasının bir parçasıymış gibi üstünkörü unutuluşa terk edildiklerini hâlâ seyredebileceği konaklarıyla, yangın yerleriyle, bunların yerine bir çırpıda dikilen apartmanlarıyla hayret vericiydi belki, ama asıl kalıcı duygular da tam da böyle sarsıcı görüntülerden çıkıyordu. Elbirliğiyle ve büyük bir modernleşme hamlesiyle girişilmiş, en sonunda şehrin çehresine bir talan ifadesi de ekleyecek böyle değişiklikler, şehri keşfe çıkmış sıradan bir göz için o kadar belirgindi ki, seyreden kişi bir çocuk bile olsa yangınlar, her şeyi birdenbire örtecek yoğun kar ya da birbirlerine benzemeleriyle zaten en başından silikleşmeye mahkûm olmuş yeni yapılar o siyah-beyaz durgunluğa bir felaket havasıyla bir güzergâh, sonu belirsiz bir değişim seyri de katabiliyordu. Antoine Melling’in yüz yıldan uzun bir süre önce hep yatay bir şehir olarak gördüğü ve detaylarıyla öyle resmettiği İstanbul, tasvir edilen bağları, Boğaz kıyılarına dizilmiş yalıları ya da bu manzaralara hayatiyet veren sakinleriyle şimdi tarihe karışmakla kalmamış; her şeyin kopmazcasına doğal bağlarla birbirine bağlı ve bitişikmiş gibi olağan bir düş kurduran yanlarını tepeden, zorlamayla inen daha buyurgan ve asık suratlı görünümleriyle hiç merak uyandırmayan (ve artık resme de benzemeyen) başka bir dünyaya bırakarak İstanbullular için açıkça bir duygu değişimine de yol açmışlardı: Şehre, bu saf ressamın hep bir “merkezden yoksunmuş” izlenimi veren ve ağır ağır kaybolan dünyasının içinden, artık belgelerde kalmış bir kayıp duygusuyla bakmanın, bunu yaparken de içimizde derin bir inanç taşıyabilmemizin, belki bir tek bu çabanın kendiliğinden bir merkez fikri uyandırıyor olmasının bir adı da, başka birçok yansımasıyla birlikte, “hüzün”dür Orhan Pamuk’a göre.
Bu belirleyici duygu, hüzün, bir salgın gibi şehri ve insanlarını sarmıştır ve çoğunlukla da yaşamlarımıza dair algımıza, farkında olsak ya da sınırlarına vardıramasak da, bir kimlik veriyordur. Tıpkı düşüncelerimizin ve tavırlarımızın tam bilincinde olabilmemiz için içimizden bir ikinci, bir üçüncü sesin, bakışın bize bir yön vermesinin gerekeceği gibi, İstanbullular da bunu belli belirsiz sezerler aslında; ama şehrin kendisinin içinden çıkan bilgiyi derinden tecrübe edebilmeleri için de biraz kenardan bakabilmeleri gerekir. Hayatın tam içine karışmakla şehrin duygusunun tam kalbinde olmak birbirinden farklı şeylerdir çünkü: Baudelaire’in verdiği anlamıyla bir şehir aylağı olabilmeyi de kapsayan ve bir yüz yıl önce şehri kendi sakinlerinden de farksız bir dolaysızlıkla keşfe çıkabilmiş Batılı gezginleri, onları dikkatle okuyup, özümseyip, kimi anlaşılır sebeplerle eleştirmiş yerli yazar-şairleri ve tüm bunları uzaktan bir ilgiyle takip eden herhangi bir edebiyat tutkununu hemen düşündürecek bu gerçeğe göre, yaşamlarımızın, şehrimizin biz yaklaştıkça uzaklaşan, kolaylıkla tam ve değişmez biçimde yerli yerine oturtamayacağımız derin ve gizemli bir mantığı vardır ve bunu en iyi şehrin melankolisini (Gautier, ondan esinle Yahya Kemal, Tanpınar), türlü tuhaflıklarını (Reşat Ekrem Koçu) ve bunları dengeleyen daha gündelik, daha mizahi yanlarını (Ahmet Rasim) saptamaya çalışanlar anlar. Yine de Romantiklerin kullandığı olumlu anlamıyla melankoliden, der Pamuk, İstanbul’un imgesiyle ve günün herhangi bir ânında sunduğu görüntüleriyle uyandırdığı hüzün duygusunu ayırmamız gerekir: Biz şehri açıkça bir cemaat duygusuyla belirleyen manzaraların ve yaşam biçimlerinin bir parçası olmaya çalışırken kapıldığımız en genel duygudur hüzün, ama melankoli –biraz da saklayamayacağımız biçimde– son derece Batılı ve bundan da önce bireysel bir ruh halidir.
Kitabın bu temel ve yadsınamayacak görüşüne böylece değindikten sonra, onu şehirle birlikte gelişen bir zihnin ve kişiliğin özellikleriyle okumamız gerektiğini de hatırlamalıyız: Daha erken yaşlarda şehrin içinde, bir başka evde, bir başka benzerinin bulunduğunu hayal etmekten ilk gençlik ve üniversite yıllarının sıkıcı derslerinden, arkadaş ortamlarından ve başarısız aşk ilişkilerinden kendini bir içgüdüyle kurtarıp şehrin bütün bu ruhsal yıkım süreçlerine panzehir olabilecek daha da yıkıntı uzak mahallelerine bırakma isteğine dek, güçlü bir aşk ve nefret ilişkisidir yazarınki. İstanbul’un değişip duran bu kararsız bilince iyi geldiği anlar (diyelim Boğaz’da gezintiye çıkmak ya da vapurları seyretmek) olabileceği gibi, hiçbir derdine çare olamayacağı zamanlar da vardır ve böyle durumlarda (bir de gönül ilişkileri de yolunda gitmiyorsa) şehrin kararlılıkla saptanan ve kabullenilen o kapsayıcı hali, hüznü, şimdi ancak bir sorun yumağı olup çıkıyordur. Flaubert’in seveceği tabirle “duygusal eğitimimize” gerçek karşılıklar sunmadıkça şehrin düşüncelerle, gençliğin sinizme batmış aklıyla mahkûm edilmekten başka bir imkânı kalmaz, ki Pamuk da gençlik yalnızlıklarının manzaralara ya da daha bir süre önce acımasızca bir zevk edindiği yıkıntıların geçici seyir tesellilerine kıyasla kalıcı olacağının derinden hissedildiği büyük umutsuzluk anlarında İstanbul’un birdenbire tam tersi bir etki uyandırdığını hiç saklamaz.
Yazarın yirmi iki yaşına dek sürdürüp şehrin görüntülerinden ağır ağır bir ruhsal manzara çıkardığı bu yoğun otobiyografi esinli kitap, ilk okumamda beni ne kadar sarsmışsa, seneler sonra bir kez daha döndüğümde benzer duyguları bu kez farklı bir mercekten sürüyordu önüme: Bir şehri hissetmenin yoğun bilincinden hatıralarımızla onu yeniden yaratabileceğimiz gibi biraz oyuncu başka türlü bir bilince dönüşebilen bu yanı, kitaba hayal ürünü tuhaf bir parıltı da kattığı için söylüyorum bunu. Hatırlamanın ısrarcı ve çağrışımsal yönünün –Pamuk’un da birkaç vesileyle vurgulayacağı– elli yaşındaki olgun yazarın edebiyat ve yazı bilinciyle yan yana gelmesiyle, iç içe geçmesiyle oluşan bu yeni evrende, ilk gençliğini süren (ve kitabın özellikle seslendiğini düşündüğüm) okura yoğun, nüansları çok çeşitli bir duygu vaadi varken, arkasında bir hayat ve en azından kitabın temas kurduğu diğer yazarlar ve kitapları tanımış olmanın birikimi bulunan biraz daha “olgun” okur için artık düşünceyle de, eleştiriyle de yaklaşabileceği daha başka bir dünya vardır. Kitaba neredeyse bir his ve düşünce ansiklopedisi havası veren ve incelediği şehir gezginlerinin, edebiyatçılarının bahis konusu edilen metinleriyle epey tartışmacı bir görünüm alan sayfalara, pasajlara bu nedenle kişisel izlenimlerimizin bir çeşitlemesi olarak bakmamız da mümkün; onlarla ruh ve üslup birliğine varan bir diyalog çabası olarak görmemiz de: Yazarın başka bir vesileyle, bir cemaat olarak tecrübe edilen “hüzün” duygusunu bireysel “melankoli” duygusundan ayırt etmemiz gerektiğini (artık çocukluktan ve “buğulu pencerelere bakarken duyulan” içe dönük bir dönemden de geçilmişken) İstanbul’un insan manzaraları üzerinden örneklerle detaylandırdığı son derece parlak birkaç sayfayı mesela, Reşat Ekrem Koçu’nun unutulmaya yüz tutmuş tuhaf İstanbul ansiklopedisinin ayrıntıcı merakıyla okuyabilecek olmamız, bana kalırsa bu hatıra kitabının gizli büyüsüdür aynı zamanda. Bir noktadan sonra hayallerimizi gördüklerimizden ayırt edemeyişimiz gibi, şehri baştanbaşa kuşatan yazarın baş döndürücü dünyasını ve üslubunu da mercek altına aldığı yazarların dünyasıyla, yaklaşımları ve şehre dair takıntılarıyla hiç sorun duymadan, hatta kimi kez farkına bile varmadan karıştırmamız an meselesidir. Kitap onlardan bahsetmez sadece, bir de kendi düşünsel ikliminin birer parçası yapar.
Tüm bu sebeplerden ve yazarın dikkatli yaklaşımından ötürü, şehir monografilerinde (özellikle de yaratıcı kurmaca yazarı olmayanların kaleminden çıkmışsa) çoğunlukla karşılaşılabilen görünür savunmacı ve sahiplenmeci tavra da mesafelidir Orhan Pamuk. Birdenbire inen akşamüstlerini, sokaklarda amaçsızca gezinirken göz ucuyla seyretmekten ve hayal kurmaktan hoşlandığı ev içlerini, numaraları ve isimleriyle ezbere bildiği vapurların geçişini seyretmeyi sevdiğini söylerken bile, ucuz bir duygusallık değil, bunlara benzer sayısız şehir ayrıntısına aynı sevgiyle, kaybolan bir zamanı yeniden yakalamaya dayanan aynı parıltıcı hayal gücüyle eğiliyor olmanın sahici hüznünü okuruz. Kaldı ki, özellikle Ahmet Rasim ve diğer şehir mektupçularından, eski zaman gazete yazıları üzerinden şehre baktığı pasajlarda ya da derinleşmekte olan genç zihnine çare olamayan sokakları ikna ederek anlattığı sayfalarda şehrin kimse için hiçbir zaman mutlak, sarsılmaz (bu nedenle de hemen şekerlendirilebilecek) bir anlamının bulunmadığını, bu işaretler ve izlenimler toplamına kutsal değil, her an değişebilecek bir yermiş gibi yaklaşmamız gerektiğini hep sezdirir (her ne kadar Melling’in betimlediği yatay ve bayındır İstanbul zaman içinde ürkütücü bir topografik alt üst oluşla anlaşılır bir hüzne yol açıyorsa da).
Yazarın romanlarını tanıyanlar için, titiz ayrıntı merakının, şehrin yarı karanlık, yalnız, yıkıntı ve keder dolu mahallelerinin Kara Kitap’ı; Flaubert’in Doğu seyahati esnasında yazmayı düşlediği “uygar bir Batılı ile barbar bir Doğulu” arasında yer değiştirmeyle sonlanacak roman tasarısından şöyle bir bahsedilmesinin (arkasına sayfalarca anlatılan bu seyahatin iklimini de alan bir yolla) açıkça Beyaz Kale’yi; Osmanlı ve sonrası bütün bir Cumhuriyet dönemini esas alsa ve bu biçimde güncel siyasi gündeme pek değinmese de (İstanbul, yazarın resmi bırakıp romancı olmaya karar verdiği 1974 senesinde biter) bitip tükenmez bir heves konusu olarak ülkenin kaçınılmazca bağlı olduğu Doğu-Batı meselelerine değinmesiyle Kar’ı; ve çocuklukta, ilk gençlikte kalmış, kalabalık aile sahneleriyle dolu siyah-beyaz bir İstanbul’u anlatmasıyla ise belki Cevdet Bey ve Oğulları’nı; şehrin yıkıntılarından beslenen koleksiyoncu, şeyimsi müze merakının henüz yazılmamış Masumiyet Müzesi’ni yanılsamacı bir yolla haber verdiğini, zengin, çağrışımsal bir anakronizmle bu romanları kitabın ruhuna, duygusuna nakşettiğini görmek zor değil: Tıpkı İstanbul’u karış karış gezen Batılı şaşkın ve kayıt tutan gezginler ve yerli hüzünlü yazar-şairlerin hep şehre ve kendilerine dönen kişisel dünyaları gibi, bu hatıra kitabı da yazarının değişip duran his ve düşünce evrenini bir de bu şekilde detaylandırır, meraklı, hayallerini ve okumalarını olgulardan, bu durumda şehrin manzaralarından ayırt etmeye pek heves etmeyen sadık okura yeni bir düzlem daha sunar. Solgun kış akşamüstlerinin, yarı açık pencerelerden seçilen ev içlerinin turuncumsu ışığı bana hangi romanın hangi sahnesini hatırlatıyor, diye bir çırpıda bulamasa bile dert etmez de bu dikkatli okur, okudukça sahiden de o kış akşamının bir parçası gibi hissederek belki kafasının karışıklığını daha çok hayal kurmakla çözer. İşte hayalciliğimizle iyi bir okur oluşumuzdan kaynaklanan hafızamızın, gerçeklerle düşünceleri iç içe geçirmeye eğilim gösterecek yanımızın ideal uyum anlarında kitabın derin anlamı belirecek gibi olur: “Ben sana dürüstlük göstereyim, sen de bana şefkat,” demiştir hemen girişte yazar; kitabın hakikilik sorununu baştan sona kurcalıyor oluşuna dikkatinin, sevgisinin ve edebiyat birikiminin, tutkusunun içinden bir yanıt vermesi bekleniyordur okurun.
Kitabın bir yerinde, hasta olmalarını bilmelerine rağmen takip edildikleri hissinden kurtulamayan kederli paranoyaklardan bahseder Pamuk; okudukça dikkatimizden hep kayıyormuş gibi görünen ve biz şehir görüntüleri arasından peşinde yürüdükçe her an karşı karşıya gelmeye yüz tutacağımız kitabın asıl anlamı, merkezi ve iddiası, en sonunda sorunsuzca belireceği için değil, bir anafor gibi dönen kelimeler ve işaretler içinden yolumuzu durmadan karşımıza çıkaracağı için belki, yazının başında söz konusu ettiğim deneyimimi genellemek isterim: Kitapların birer ikinci hayat olduklarına inanabilmişseniz, ilk okuyuşunuzda da son okuyuşunuzda da size hep eşlik edeceklerini; ilacını alan bir hasta gibi derinlerine gömüldükçe ise sizi asla bırakmayacaklarını bilirsiniz çünkü.






