Özgürlüğe Dair Şeyler
20 Mart 2019 Öykü

Özgürlüğe Dair Şeyler


Twitter'da Paylaş
0

Azadi ilk ne zaman kendini bıraktı ruhuma bilmiyorum. Ama keşke hep kalsa, çekip gitmese. Cıvıl cıvıl sesi. Bazen alaycı, bazen öfkeli, bazen bir çocuğun neşesi kadar masum ve sevecen. Onu dinlemek benim için  aşk halinde olmak gibi. Hayır, hayır! Gibi’si fazla. Kendi kabuğuna hapsolmuş, bir karşılığı olmayan kendinde aşk değil; kabuğundan çıkıp karşılığını bulmuş ama sudaki aksine hayranlıkla bakan Narcisos’a dönüşmüş kendi için aşk hiç değil; bir yola düşmüş, yürüdükçe anlam bulan, anlam buldukça yeni yollara düşen aşk halinde...
Bir meşe ağacının altında oturuyorduk. “Ya o duvarları ne yapacağız?” diye sordum. “Aşacağız,” dedi. “Aşar mıyız dersin?” dedim.  “Aşarız,” dedi. “Peki, o duvarların ardında başka duvarlar varsa?” diye üsteledim. “Onları da aşarız, başka başkalarını da…” dedi güleç yüzüyle. İçimde bir kurt vardı işte. Huzur vermiyordu. “Ya içimizdeki duvarlar, onlara ne dersin?” diye üsteledim. Ağız dolusu bir kahkaha attı. Doğrusu bozulmadım diyemem. “Onları aşmadan, dışımızdakileri aşarız mı sandın?” dedi. “Aşamayız değil mi?” dedim, sesim titreyerek. “Mümkünü yok…” dedi. Kendinden emin. 
Sonra dağların doruklarını aşıp giden güneşe bakıp çok sevdiği bir şiiri okur gibi şöyle dedi: 
“Haydi deniz gözlüm, yürüyelim seninle dağlarımıza. Dağlar neden özgürlüktür içimizde, biliyor musun dağlım? Neden özgürlüğümüz dağlardadır? Muhammed neden bir dağda bir mağarada inzivadadır? Nietzsche’nin Zerdüşt’ü neden dağlara çekilir? Neden, yüzyıllar boyu boyunduruk altına girmeyen Dersim talan edildiğinde, bir aşiretin iki büyüğü ‘ma kilite koû kerd vindi’ derler? İnce Memed neden dağlarda ömür tüketir? Yörükler neden Çukurova’nın verimli topraklarında değil de dağlarda yaşarlar? Neden bir kadın silahını kuşanıp da dağları mesken edinir? Neden şair ille de ille ‘benim meskenim dağlardır, dağlar…’ diye bir hava tutturur?”
Kendinden geçmiş gibi konuşuyordu. Benimle mi konuşuyordu, karşımızda ‘bir uzun hava gibi dizilip giden’ dağlarla mı konuşuyordu? Anlamadım. Sonra bana dönüp, “Köleliğinin bilincinde olmayan bir köle efendisiyle ne mutludur!” dedi. Gülümsedim. Bir soruydum ben her daim ve işte bir soru daha zihnimden çıkıp dilimin ucuna gelmişti: “Köleliğinin bilince varan bir köle, köle olarak kalabilir mi?” 
Cevap vermedi. Aslında kendi üslübuyla cevap verdi: 
“Bir martı için özgürlük nedir, biliyor musun? Bence tam olarak bilemeyiz ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz herhalde: Denizin üzerinde gönlünce kanat çırpan bir martıyla kafese kapatılmış bir martı arasında çokça fark vardır. Biri tutsak, biri özgür. Elbette bu bir insanın anladığı anlamda özgürlük olmayabilir ama yine de bir martı için de bir farkı vardır, diyebilirim. Duvarımda denizin üzerinde kanat çırpan martıların fotoğrafı var. Her bakışımda yüreğim martı oluyor, denizle gök arasında dans ediyor, bir birinin koynuna, bir diğerinin koynuna giriyor.”
Bir filmde izlemiştim, ölümden birkaç dakika önce kuşlar havalanıyordu ve filmin eleştirisini okuduğumda o kuşların canı, yani ruhu simgelediğini öğrendim. Neden kuş, havalanıp giden kuş? Çünkü ruh bedenden çıkacaktır ve bir bakıma tıpkı Platon’daki gibi özgürleşecektir, ‘beden hapishanesinden’ kurtulacaktır. 
Uzun bir sessizlik oldu aramızda. Ben söylediklerini düşünüyordum. O, neyi? Bilemedim yine. 
Sonra ayağa kalkıp,  “Zincirlerimiz paslandı bile!” dedi.  Kendimden beklemediğim bir çeviklikle, “O halde onlardan kurtulmalıyız,” dedim.  “Bunu 1840’larda söylediler,” dedi. Oysa sevinmiştim, yeni bir şey söylediğimi sanarak. “Peki neden hâlâkurtulamadık onlardan?” diye sordum. Soruma soruyla yanıt verdi: “Bunu bizim yapmamız gerekmiyor muydu?”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR