Kaan Kara’nın Pele’nin Öldüğü Yaz’da işlenen alt ve orta sınıf mensubu insan tipleri öykülerdeki mekân seçimlerini etkiliyor, günümüzde değişen mimarinin dışladığı toplumsal dokuyu koruyan mahalle kavramını yeniden canlandırıyor.
Kaan Kara’nın bütün öykülerinde ilk göze çarpan şey, derin bir gözlem gücü ve yalın dil varlığıdır. Gözlemlerin kurguya yansıması ince ayrıntılar, bireysel ve toplumsal meselelerin kişiler üzerinden ele alınışı aracılığıyla olur. Bu öykülerde çok az kurmaca metinde denk geldiğimiz hayvanların ana karakter olması durumu okura geniş bir bakış açısı sunar. Bazen futbolun, bazen delilerin, bazen de öpülmek istenen güzel boyunların kurguya harç olarak katıldığı akışlarda kimi kez karakterin yalın ayak yürümesi bile kurgunun yönünü çok farklı yönlere çeker. Gerçek yaşam kokusu sinen bu öykülerde güzel memelerin varlığı, cinsel çiğliğe karşılık gelmez; mahalle kültürünün, uzaktan sevmenin ya da saygı duymanın çizgilerini belirginleştirir. Annesizliğin toplumsal boyutları ya da babasızlığın erkek çocuklarda yarattığı boşluk yeri geldiğinde bir tokat gibi çarpar ve incitir. Ölen baba ya da anne geri gelmeyecektir ancak yaşam mahallede devam eden bir oyundur ve sürer. Düş ile gerçek arasında bağ kuran incinmelere hemen her zaman gülümseyişler eşlik eder.
“Yağmur Sıcağı”nda mekân, karakter ve söylem bütünlüğündeki uyumdan hareketle hikâyenin kurgu masasından çok yaşam döngüsünden alındığı hissi uyanıyor. Anlatıcının bir köpek olduğu bu öyküde evrenselle bağ kurma çabası dikkat çekici. Bireyin bencilliğini açık edip onu düzeltmeye çalışan şarkılar suflör görevi görüyor ve öyküyü daha derinlikli hale getiriyor. Öykünün sonunda adamın tahmini gerçekleşiyor ama köpeğin dileğinin sonucu hakkında okura açık kapı bırakılıyor. “Unutulmuş Hakikatler”de kaybolmamış çocukluk dönemi anlatılırken mahalleli çocukların futbol oynarken son düdüğünü çalanın maçın hakemi değil çöken karanlık olduğunu sanırım çoğu yetişkin bir yerlerden anımsar. Çocukların haylazlıklarını kötücüllüğe değil kazanma hazzının dayattığı kural dışılığa karşılık olarak düşünebiliriz. Futbol terimlerinin kullanıldığı öykü aktıkça ailenin verdiği huzur adı altında altında dillendirilmemiş iğnelemelerin olduğu anlaşılıyor ve bu iğneler ruha batmaya başlıyor. Annesizliğin bir çocuk tarafından nasıl algılandığını işleyen “Bir Nakavt Hikayesi”nde gelişen olaylar öykü kişilerinin yaşamlarına dair kesitler sunuyor, farklı akışlar ortak mekânlarda kesiştirilerek kişilerin birbiriyle ilişki yumağı kurması sağlanıyor. Ciddi sorunlar karşısında bile ironik bir tutum takınan “Bir Garip Sabah”ın başkahramanı, toplumun dayattığı evlilik kaygılarını araya karışan hayati ama gülünç olayla birlikte anlatıyor. Öykünün başı ve sonundaki benzerlik kurgulama tekniği açısından dikkate değer nitelikte. “Deliliğin Paradoksu”, kısa olmasına rağmen betimleme ve düşünceye dayanan içeriğiyle görmezden gelinmemesi gereken ama görmezden gelinen hallere dikkat çeken bir öykü. Yalın anlatımından hareketle okurun göz hapsine takılan sözcüklerin oluşturduğu alımlama yoğunluğu üzerinde durulması gereken zıtlıklar barındırıyor: Ne kadar çok, o kadar yok. Kırılan bir topuk neleri ele verir ki diye sorulduğunda yanıtı net olarak verebilecek bir içeriğe sahip olan “Yanlış Ölüm Teknikleri”, görünenle gerçeklik arasındaki yanılgıları anlatırken insanların birbirlerine dair etiketlemeler üzerinden nasıl tanımlandığına dair fikirler verebilecek özellikte. Kurgu içinde kurgu kurarken bir insan gerçekleri ne kadar çarpıtabilir, üstelik gerçeklikle altlı üstlü otururken? “Sahte Tevfik ve Sahici Yalnızlığı” öyküsü yazarların kurgulamaya sırlarını açık eder gibidir. Yazar ne düşünür ve şapkadan ne çıkarır? Başkasının hakkında hiçbir şey bilmediği kimliğini kendi yalanlarıyla yapboza çevirip bütünleştirmek yazarın işi değil miydi? “Acının Tarifi”nde haber akışıyla yön bulan bir aile için en önemli iletişim anına tanıklık ederiz. Burada gerçek yarattığı etkiyle bir başka gerçeği doğurur. Yaşananlar her ne kadar vurdulu kırdılı olsa da neredeyse bütün öykülerde var olan ironik yön burada da kurguyu güzelleştirmekte, tabi ki niteliğine yumruk yemeden! Yaramaz bir çocuğun öyküsü izlenimi uyandıran “Korna Sesi”nde muzipliğin ardına gizlenen iç yakan ayrıntılar var. Zira korna sesi çok uzaktan geliyor, çocuk kornanın bulunduğu yere ulaşamayacağını yediği tokatla bir kez daha öğreniyor. Ve çocuk, daha büyüktür çocukluğundan.

“Serap” öyküsü, okuyucunun aklına şu soruyu getirebilir: Bir şizofrenin kendine yarattığı dünya yeterince ikna edici midir? Küçük kasabalara sıkışan ama eylemleri büyük kentleri ilgilendiren insanların öyküsüdür “Takımdan Ayrı Düz Koşu”. Kandırılan, uslanmayan, umutları boş vaatlerle boşaltılan bireylerin öyküsü. Ve Tamer’in yalın ayakları onu daha yalın bir yaşama götürür: Tükenmişlik… “Yalın Ayaklı Adam” üçüncü kez yalın ayak vurgusu yapılan öykü. İlk öyküdeki köpek midir bilinmez ama burada da öykü kişilerinden biri köpektir ve bu köpek felsefeye düşkündür. “Köpekler felsefe yapabilir mi?” sorusunun yanıtı belki de “Köpekler de düşünmüyor mu?” sorusudur. “Safiye”nin öyküsü insanın öyküsüdür. Kokusu, sıcaklığı, özlemi ve öykünün en sonunda açığa çıkan sırrıyla Safiye; insanı, insana sevdirendir. Sahi, kedi ne kadar daha az insandır şayet hisler canlıysa? Ziver kafasında olamayacak olanları düşünürken belki de yaşamında yaprak bile kıpırdatacak kadar irade sahip olmadığı düşüncesi doğuyor okurun zihninde ama yine de “Neyse” diyor, aynı adlı öyküdeki gibi. Ve “susmanın sınırında” buluşup çok yakıcı şeyler söyleyen katil ve delinin diyalogu, normali kimin belirlediği sorusunu sordurtmadan edemiyor. Kitaba adını veren “Pele’nin Öldüğü Yaz” öyküsü Çukurova motifleri taşıyor. Seyhan, sıcak, ırgatlık, ilişkiler öyle işlenmiş ki Yaşar Kemal’in sayfalarca betimlediği coğrafyalar anımsanabilir. Pele’nin ten rengini beyaza çeviren delinin naifliği, hayvan dilini bile çözümleyecek ululuğa erişiyor. Delilik ve akıllığın sınırları belirginleşiyor, normalin sorgusu başlıyor “Neyse”de olduğu gibi: Akıllı kim, deli? Zira delilerin hislerinin güçlü olduğunu öykünün başka bir kişisi de tasdik ediyor. Toplumun, delidir ne yapsa yeridir anlayışı sanki bu öyküde yerini deliliğin ermişliğine evriliyor tabi ki kimin ne anlayacağı kendisini bağlar mesajını taşıyarak. “Benden Başka Herkes”, insanın acıyla yüklü olduğunu hatırlatıyor. Ve birinin ötekinin acısını fark etmesiyle ateş düşen evlerin sayısı çoğalıyor. Ancak hayat devam ediyor, gökyüzüne bakılınca yarının neye gebe olduğu saklı duruyor.
Kaan Kara’nın Pele’nin Öldüğü Yaz’da işlenen alt ve orta sınıf mensubu insan tipleri öykülerdeki mekân seçimlerini etkiliyor, günümüzde değişen mimarinin dışladığı toplumsal dokuyu koruyan mahalle kavramını yeniden canlandırıyor. Haylaz çocuklar, bıçkın ağabeyler ve kandırılan amcalar okuru tanıdık gelebiliyor. Yaşından büyük kadınlara âşık olan toy erkeklerin platonik halleri sona erer mi ermez mi bilinmez ama öykülerdeki delilerin ettiği laflar, sözü felsefeye getirebiliyor ve deliliğin hastalık mı ermişlik mi olduğu tartışmasını başlatabilecek güce erişiyor. Delileri akıl hastanesinde mi yoksa yaşamın merkezinde mi tutmalı? Yer yer hayvanların da ben anlatıcı olarak kullanıldığı öykülerde, yazar belki de insan merkezli yaşamın artık sonlanması gerektiğine vurgu yapıyor olabilir. Her ne kadar okuyucunun kendi bağlamıyla ilintili yorumlarıyla ilişkili olsa da kesin olan şudur ki Kara’nın öyküleri yaşamın içinde…






